Varlık; Rabb’ül âleminin vasıtasız tecellisi iledir

İlim ve fennin, kitap ve kütüphaneleriyle gözyaşı, acı ve ızdırap kelimeleriyle kapadığı ölümün hakîkatını ancak Peygamber’in tuttuğu meşâle altında, îmân yolculuğuna çıkmış insanlar anlayabilir, başarabilir... Dr. Münir Üstün yazdı.

Varlık; Rabb’ül âleminin vasıtasız tecellisi iledir

Her şey mütenavip olarak yok ve tekrar var oluyor. Elektrik ampulü saniyede 50 defa yanıp halde, biz onun devamlı yandığını zannediyoruz. Zamana mukayyet olamayan, bir anda yok ve var oluyor. “Kün!...’’ işte budur. Zaman ve mekân dışıdır. Onun için idrak hududumuza sokamıyoruz. 

Mahşer, kıyâmet, ahiret kelimelerinin ifâde ettiği mana Allah’ın mutlak hükümlerinde birinin ifâde etmektedir. Mahşer: Toplanılacak yer… Kıyamet: Ölülerin dirilmesi… Âhiret: Öbür dünya, insanların öldükten sonra vasıl olacağı âlem… Kur’an göre insanın hayatı ölümle nihâyet bulmaz. Ölüm, başka bir âlemin kapısını açar insanoğluna…

Dünya hayatı bir gaye değildir. O, ruhun maddi teşekülât içinde vukû bulan tekamül merhalelerinden birini ikmâl etmek için bir vasıtadır. Varlıkların tekâmülleri için Dünya’ya gelmeleri lazımdır. Nisbî ve izafi her şeyin oluşundaki noksanlık, bir zarûrettir. Beyaz renk dediğimiz zaman bir şeyin eksikliğini ifade etmiş oluruz… Bu eksiklik de onun beyazdan başka renklerden mahrumiyetidir. Her sıfat bir kusurun ifadesidir. Her şey kendilerine nisbet ve izâfe edilenden başka şeylerin eksikliği ile mâlûldur... İzâfiyet ve nispet ancak HÂLİK hakkında bahis mevzuu olamaz.

Mezar, topraktan bir yerdir ki arkasında cennetlerin huzuru vardır. Toprakta Hayy tecelli ettikten sonra, insan şeklinde dünyaya geldik. Hayy çekilince, ceset edeben, eski yerine çekilir. Mezarda, umumi olarak, kimyevi bir tahlil başlar. Hayy’ın değiştirdiği toprakta tekrar topraklaşmak gâyesindedir.

Cesedin, toprağa tevdi edilmeden evvel, birtakım sıkı merâsime tabi tutulmasında büyük hikmetler gizlidir. Burada, zaman, mekân, hazırlık, mânevi hizmet mefhumları birdenbire ayaklanır. Bir ferdin ölümü; Kıymet-i Sûğra. Nesillerin kâmilen ölmesi: Kıyamet-i Vustâ. Haşr-u-neşr günü; Kıyamet-i Kübra isimlerini aldığı gibi karar günü, hesap günü, telafi günü, cem’i günü, huruç günü, tevâfün günü, din günü isimleri de verilmektedir. Bugünün meydana gelişi, Rabbül âleminin vasitasız tecellisiyle olacaktır...

İnsanoğlu ölümü akıl ve ilmiyle izâha kalktığı günden beri vardığı netice, ‘’yokluk’’ (Adem) kelimelerinin izah çerçevesi içinde kalmıştır. Bundan dolayı insanoğlu, ilmi ile, fenni ile, hırsları ile, kitap ve âlimleri ile, bütün akademik bilgi müesseseleri ile ölüm hakkında acı, hıçkırık, gözyaşı ve ıstıraptan başka bir teselli ve izah âbidesi kuramamıştır.

Ölümü, kalbin adalesindeki bir bozuklukla, kan devranının inkıtai ile, beyinden bir damarın kopması ile ve tansiyonun yüksek ve düşüklüğü ile, kanser, verem, daha birçok binlerce isim alan hastalıklarla izâha ve teselli bulmaya savaşmıştır. Bizimle konuşan sıhhati yerinde, gülen, işiyle ve gücüyle meşgul bir insanın bir anda yok oluşunu, kâtillerin, zâlimlerin, cânilerin, faziletli alim ve insanların sonunda ne olduğunu ve ne olacağını bütün dünya âlim ve ilim müesseselerine sorsak alacağımız cevap: Ancak ‘’Bilmiyorum’’ dur. Bu kelime ölüm kadar karanlıktır. Bu karanlıkların aydınlanmasını isteyen insan, bunu ancak îman kürsüsünden dinleyip öğrenebilir. Îmân insanı hâlika bağlayan kaçınılmayan mânevi bir bağdır ki zerrelerden atomlara, atomlardan moleküllere, moleküllerden yıldızlara, yıldızlardan nebatlara, nebatlardan hayvanlara kadar büyük bir silsile teşkil eder...

Kitâbullah’ta:

“Gökler, yeryüzü ve bütün mevcūdat hâlikini tesbih eder. Hiçbir şey yoktur ki onun hamd ve senâsıyla hareket ve tesbihte bulunmuş olmasın.’’ Çimen, ağaç her şey secde etmektedir. Görmez misiniz göktekiler, yerdekiler, günes, ay, bütün encam, dağlar, nebat ve hayvanlar hepsi secde ve tesbihtedirler. Binlerce kuşlar sabahları Allah’ı tesbih ederler. Bütün bu mahlûkat yaratıldıklarından beri canlı ve cansız her yerde Allah’â karşı niyâz ve tesbihlerini bilerek devam ettirmektedirler. Allah da onların yaptıklarını bilmektedir. Lâkin siz onları görmüyor ve tesbihlerini işitip anlayamıyorsunuz” buyrulmaktadır.

Bütün kâinât bir hamdü senâ, niyâz ve tesbih mabedi halinde yaratıldığından beri gelip gitmektedir. İnsandan manaya bütün canlı ve cansız yaratılanlar istisnasız bunu bilir ve yapar. Ne yazıktır ki insanoğlu umûmî bir taat ve tesbih çemberine girmemiştir. Habil’i öldüren Kâbil gibi hırs ve madde gürûhuna uyanlar; hırslarını tatmin için yerleri kazdılar, dağları deldiler. Bugünkü fennin mübeşşirleri oldular. Hâbil’in gurupu ise kazâ ve kaderin çerçevesi içinde tevekkülde kaldılar. Bu küçük hikâyenin ifade ettiği mânâ altmış senelik bir dünya hayatına sığdırılmak istenilen fazilet, ahlâk, kanaat mefhumları ile hırs ve maddeye tapma arzusu ve şehvâniyet mefhumlarının mücadelesini ifade eder ki bu mücâdele de hakikatin nûrundan uzaklaşma sâikasının verdiği mantıkla, insanoğluna ahlâk, adâlet, fazilet ve doğruluk hasletlerini haykıran dinlerin, hırs ve nefsânî arzularının tatminine engel olduğu ileri sürülerek, netice itibarıyla beşeriyetin, yekdiğerini boğazlamak için her an hazır bir halde birbirlerine hırs ve düşmanlıkla bakmasını usûle getirmiş ve bugünkü dünya, bu kisve altında, düşünen kafa için bir üzüntü silsilesi haline gelmiştir.

Halbuki ölüm bir yokluk ve varlık bataklığı değildir. Pırıl pırıl açacak bir sabahın, son karanlığıdır. Hayatın beşikle mezar arası kısa bir mesafeden ibaret olduğunu sanan dar bir kafaya, mezar dağlarının arkasından sökecek bir ölmezlik sabahının tülleneceğini anlatmak, çok zor ve korkunç bir iştir.

İlim ve fennin, kitap ve kütüphaneleriyle gözyaşı, acı ve ızdırap kelimeleriyle kapadığı ölümün hakîkatını ancak Peygamber’in tuttuğu meşâle altında, îmân yolculuğuna çıkmış insanlar anlayabilir, başarabilir...

Yaşamak hırsı içinde bulunan insanoğlunun, dünyada iken sarıldığı lezzet ve zevkin bir anda, yokluk diye inandığı ölüme sürüklenmesi kadar hicran olamaz. İmânsız, karanlık bir âkîbete dünyadan giderken çivilenmiş hırsı ile ruhu, birbirinden gıcırtı ile sökülür gibi ayrılır.

Diğer taraftan îmânlı bir insan, ölüm kelimesini hecelerken, tatlı bir vuslat içindedir. Bütün ömrünü sevgilisinden kalma bir mendil gibi dünya hayatına sallayarak, ölümle sarmaş dolaş olarak, ebediyete gözlerini yumar gider…

Semânın insana korku veren engin derinliklerinde parıldayan yıldızlara astronot gönderen bugünkü ilim ve fen biyolojik bakımdan hayatı, canlılığı şöyle tarif ediyor. Hayatın ilk canlı atomu olarak hücreyi kabul eder. Cansız moleküllerin suda eriyerek, bilinmeyen bir kudretle iyonize olmasından ilk hücre meydana gelmiştir... Canlı uzviyet kimyasının varlığı, fenni, ilmî bu sır, Kur’an-ı Kerim’in Embiyâ Sûresi’nin başlangıç olarak bildirdiği şu âyetin aynı ve izâhidır:

   ‘’Vecealnâ minelmâi küllü şey’in hayy.’’

Burada çok ince bir mânâ ve hakîkat gizlidir... Maalesef şimdiye kadar yukarıda anlattığımız küçük hikâyenin verdiği zihniyet içinde bu Âyet-i Kerime’nin büyüklüğü garp âlimlerinin yüzüne onların ilim kelimeleri ile izâh ederek savrulmamıştır... Kâinat’taki maddeler, evvelce mevcûd olmayıp sonradan husûle gelmiştir. Evvelce mevcûd olmayan madde sonradan yaratılıyor demektir. Maddenin evvelce mevcûd olmayıp sonradan husûle geldiği kabul edildiğine nazaran: Yani cansız moleküller suda eriyor. Sonra iyonize oluyor. Ve ilk canlı molekül hücre olarak teşekkül ediyor. O halde bunun bir yaratıcısı mevcûd olacağı kendiliğinden ortaya çıkıyor... Madde mevcûd olunca, zaman ve mekân mefhumları ortaya bizuhur çıkıyor, canlı da zaman ve mekân ile mukayyet oluyor demektir. Bu canlı hücrenin hayatı için evvelce hazırlanmış şartların mevcûdiyeti de lâzımdır.

Dr. Münir Üstün

Kaynak: Sebil Dergisi

Yayın Tarihi: 02 Nisan 2021 Cuma 12:00 Güncelleme Tarihi: 02 Nisan 2021, 13:13
banner25
YORUM EKLE

banner26