Ütopya değil gerçek hayallerin insanı

Sibel Eraslan, Hasan Nail Canat'ı ne güzel anlattı. O konuşmasını kendisinden rica ettik.

Ütopya değil gerçek hayallerin insanı

Sibel Eraslan’ın, anma programına katılanlardan büyük alkış alan “Canat: Sanatta Yerlilik ve Milli Duruş” başlıklı konuşması değerli sanatçının eserleri ve sanat anlayışı üzerine etraflı bir analiz niteliğindeydi. İşte, Eraslan’ın o konuşması:

“Yaz…

Yaz işleri…

Okullar tatile girmiş, karneler alınmış. Sokakların boyu ilk sıcakların altında yavaş yavaş uzamaya başlamış. Hayatın iki zıt kavisi gibi duran küçük çocuklarla ihtiyarların buluşma vaktidir gelen. Tüm güz ve kış boyunca, insanları yaşlarına ve çalışma alanlarına göre intizamlı cetvellerle ayıran toplumsal iş bölümünün kendini yavaşlatıp sivilleştirdiği ve insanlar arasındaki mekanik işlerliğin kısmen de olsa aşıldığı günlerdir yaz günleri… Yıl boyu yaşlı ve emekli erkeklere mekân olan cami, tatil günlerinde kollarını yeni ve genç müdavimlerine açacaktır. Şadırvan gölgeliklerinde, çardak altlarında, tabutların son yolculuğuna çıkmadan önce konuldukları musalla taşlarının tepelerinde, kabir taşlarının arasında bir kelebeğin peşinde, davetkâr tespih askılıklarının başında, ağaç rahlelerin üzerinde bir çocuk baskını gibidir camilerde yaz… Hasan Nail Canat

Yaz, Kuran Kursu’dur. Yaz, Mızraklı İlmihal gibi açar yapraklarını çocuklara. İlk dersin, kadim ezberi gibi durur sualler ve cevapları:

Rabbin kim? Allah
Dinin ne? İslam
Kitabın ne? Kuran-ı Kerim
Peygamberin kim? Hz. Muhammet (sav)
Kimin zürriyetindensin? Hz. Âdem’in
Kimin milletindensin? Hz. İbrahim’in…

Bu çocuk ezberiyle kurulur bizde ruhun mekânı. Bu çocuk ezberinin içinden bakar hayata ve amele bizim gözlerimiz. Bizim gözlerimiz, hayatın Müslümanca yaşanacak bir sanat olduğunu, ilk tezgâh olarak bu çocuk ezberinin içinden inşa eder… Dolayısıyla Canat’ın Sanatta Milli Duruşu dediğimiz şeyin, ruhu kadar anatomisi de bizim dilimizde: İslam’dır.

İbrahimî Duruş ve İslami Oluş

Kimliğini ta çocukken; ‘Kimin kulusun, kimin zürriyetindensin ve kimin milletindensin?’ terkibiyle kurmuş bir kişinin, ‘milli duruş’ derken ırkçılığı ya da kavmiyetçiliği değil, tüm tarihi müktesebatıyla birlikte İbrahimî duruşu ve İslami oluşu işaret ettiğinden hareketle başlamak Hasan Nail Canat sanatını konuşmaya… Canat’a dair sanat algısını keşfetmek için önemli bir başlangıçtır diye düşünüyorum.

Onun yazılı edebiyata, hassaten çocuk ve gençlik edebiyatına armağan ettiği eserlerini, İslam Milletinin mensubu bir sanatkârın kalem işçiliği olarak okuduysam ve bunu, onun çok sevdiği ve ömrünü verdiği çocuklar dünyasından başlattıysam, bundandır… O, karı ve kışı anlatırken bile, kalbi yaz günlerinin başlangıcında atan mütecessis bakışlarıyla bir çocuktur. Safiyeti ve iyiliği koşturan bir çocuk…

İkinci izlenimimse Canat sanatının ‘yerli duruşu’yla ilgilidir.

Kırımlı Murat DestanıOndaki yerlilik emaresi, elbette konum itibariyle coğrafyayı ve coğrafyanın katmanlar üstü intikal ettirdiği medeniyet algısını işaret ettiği kadar, içe kapalı bir statükoyu takip eden bir coğrafyacılığın eşliğinde yürümez. Anadolu’ya ve mahsusen İstanbul’a yaptığı vurguların yanı sıra, anlatı envanteri Afganistan’dan Kırım’a kadar genişleyen, Filistin ve Bosna’ya uğrayan, günümüz İslam toplumlarının kanayan kalbi, atan nabzı ile paralel dokunmuş bir örgüye benzer.

Mesela; Kırımlı Murat Destanı’nın giriş cümlesi şöyledir: ‘Kırım’ın kaderi bu; güneş her akşam hüzünle terk eder Kırım’ı. Her sabah acı bir günün üstüne doğar.’ Bu cümleden Kırım’ı çıkartıp yerine herhangi kanayan başka bir İslam başkentini veya kasabasını da pekâlâ koyabilirsiniz. Sanki bir tragedyanın girişi kadar kehanet barındıran bu giriş cümlesi, aslında Canat’taki millet kavramını çözümleyebilmek için de iyi bir ölçüttür. O, İstanbul ve hassaten Üsküdar hatta belki Salacak, yine muhtemelen Salacak’taki rıhtımın denize dökülmüş kayalarının üzerinden Kırım’ı gören bir kalple yazmaya başladığında rasat edecektir sanatındaki milli duruşunu…

Canat’ın tarzındaki ve hayata bakış açısındaki yerlilik, zamansal bir vakumla İstanbul’u Kırım’a bağlayacaktır.

Yaralanmış Kimlik, Kaybedilmiş Hafıza

Keza Nur Dağındaki Çocuk adlı kitabında Afganistan’ın karlı dağlarının başında yaralı bir çocuğun hikâyesinden ziyade yaralı bir bilinçtir konuşan. Canat’ın neredeyse tüm kitaplarında geçen kaybolmuşluk hicranı, yolunu yitirmiş ve ailesinden kopmuş çocuk temasıyla tekrar tekrar işlenen ana duygu, yaralanmış kimlik, kaybedilmiş hafızaya dairdir.

Yaralı Serçe adlı kitabı da Nur Dağındaki Çocuk ile iç içe geçmiş hikâyeler gibidir. Herat ve Obik kentlerinin, nerdeyse Anadolu kentlerinden birisiymişçesine anlatılması rastlantı değil, İslam hinterlandına ilişkin ‘biz’ vurgusuyla alâkalıdır.

Yazar, bu hâliyle hem vatansız hem de vatanlıdır. Ülkesi işgal ve zulüm altındaki çocukların diliyle kurduğu hemen her cümle, vatansızlık ve mağlubiyet hisleriyle kanarken, hikâyelerdeki maceraların tümü umuda, kahramanlığa, küçük ama samimi ve sahici deneyimlerle uzaktaki nihai galibiyete ve geniş, sınır ötesi bir vatana tekabül eder.

Bununla birlikte ütopyacı değildir Canat. Olmayan ve hayali bir sınırsızlık değildir işaret ettiği. Tam aksine bir zamanlar adalet ve saadetin hüküm sürdüğü günlerden esinlenerek bakar geleceğe. Ama bu yaralı bir bakıştır. Yarasını çocukların umudu ve hayalleri üzerinden toparladığı, paramparça bir hatıralar silsilesinden çıkarır. Kırık hatıraları, nostaljik bir kolaj mahiyetinde bitiştirmez, dolayısıyla ajitatif bir dili yoktur. Tam tersine hatıradan hafıza inşa etmek üzere kolların sıvamış bir tarih bilinciyle yazar. Bu bağlamda gerçekçi ve toplumcudur.

Çocuk: Toplumun Nüvesi

Diğer eserlerinde de atıf yaptığı gibi Yasemen adlı kitabında, toplumcu bakışını titizlikle aile kavramı üzerine kurar. Eserlerinden çoğu kez tekrar eden ailesinden koparılmış çocuk fikrini, aynı zamanda asli kimliğinden, geleneğinden ve medeniyet havzasından hoyratça kopartılarak Batılı ve modern dünyanın vesayetine mahkûm edilmiş toplum fikriyle birlikte okumak gerekir. Çocuk, Canat’ta toplumun nüvesi, prototipi mesabesindedir.

Ailecidir Canat. Bir çocuk için fıtri anlamda en koruyucu ve yetiştirici zeminin aile olacağı vurgusunu tüm kitaplarında hissedebilirsiniz. Hatta kuşak çatışmasının geçtiği Gül Yarası gibi romanlarında bile, sonuçta türlü maceralardan sonra birbirini yeniden keşfeden, birbirine kavuşan aile bireyleri de rastlantısal değildir. Canat, bölünmeyi, atomizasyonu, egoizmi ve kopuşu değil, birliği beraberliği ve dayanışmayı vurgular yazdıklarıyla…

Bir Küçük Osmancık VardıBugünün genç yazarlarının çok da farkında olmadığı ama toplumu ayakta tutan, yerli toplumsallığımızın belkemiği olan, dinî vasiyetimiz hükmündeki komşuluk kavramı da Canat’ın kitaplarının ana temalarındandır. Gül Yarası’nda, Bir Küçük Osmancık Vardı’da, Yasemen’de, Yiğit Mustafa’da hikâyelerin kurulu olduğu zemin mahalledir ve anlatım profili komşular ekseninde cereyan eder.

Mahalle kavramının yok olmaya yüz tuttuğu, toplu konutlar, uydu kentler ve yeni steril yaşam alanları ile tâbi tutulduğumuz mutenalaştırma politikalarına karşı ciddi bir mimari eleştiri de bulabilirsiniz Canat edebiyatında. Camisi, şadırvanı, ezan sesi, doğumevi, okulu, bekçisi, karakolu, kahvehanesi, esnafı, delisi, velisi, sarhoşu ve hacısıyla capcanlı bir mahalleyi ve onun capcanlı insanlarını anlatır Canat… Bu mahallede kötüler kadar iyiler de vardır ve iyiliğin bereketi, onun edebiyatına ‘iyimserlik’ olarak yansır. Canat edebiyatı iyimser bir edebiyattır.

Hasan Nail’in hikâyeciliğine dair diğer kavramsallaştırmayı, nasihat ve ibret bahsiyle de bütünleştirmek gerekir. Kıssa edebiyatına has hikmetli hayat bilgisi veya yaşamın hakikati diyebileceğimiz öğreti, yazar tarafından okuyucunun keşfetmesine bırakılmayacak kadar hassas bir mevzudur ve bu yüzden ucu açık bir şekilde yapılmaz, tam tersine etkin ve dolgun bir sesle nasihat ve ibret vurgusu hâkimdir.

Derdi olan bir sanatkâr

Canat’ın edebiyatındaki yerli duruş, onu yazıdan çok söze yakın bir yerde kıvama getirir. Öykü değil, hikâyedir yazdıkları, kendine has tahkiyesini anlatı dili üzerinden kurar. Olaycıdır. Meddahın, Karagöz’le Hacivat’ın, masalların, radyo piyeslerinin, siyah beyaz filmlerin, Yeşilçam melodramlarının izini sürebileceğiniz, şahitlik esasına dayalı, nakil görgüsünü sürdüren bir anlatı dilidir bu… Canlıdır. Hakikidir. Sizin de başınızdan geçmiş olabilecek kadar duru, ikna edicidir. Canat’ın tiyatrocu kimliğini hiç bilmeden okumuş olsanız bile, onun yazılı edebiyatı için aslen sözlü edebiyattır diyebilecek kadar…

Canat bir derdi olan yazardır. Ama bu dert, egosuyla ilgili değildir. Kendi iç bunaltılarının, dar açı/yakın mercek bakışıyla yarı tanrı kompleksine tutulmuş Batı öykünmelerine uzaktır. O, toplumun, milletinin yani ümmetin derdiyle dertlenen bir kültür emekçisidir.

Hasan Nail Canat, bin bir sıkıntı ve sansürle geçirdiği sanat hayatında bir Moliere’di veya uzun burunlu Cyrano de Bergerac’tı diyebilirim pekâlâ. Ama bu bile, onun ömrünü adadığı kimlik davasını yaralayabileceği için ona çağımızın Karagöz’üydü demek daha doğru olacaktır.

Bir hayal perdesi gibi üzerinden konup geçtiğimiz hayatı, nasihat, ibret ve hicivleriyle renklendiren bir Ebru Ustasıydı Canat… Kendisine rahmet duaları niyaz ederken, ailesine ve talebelerine sabır, gayret ve esenlik temennilerimi sunarım…”

Sibel Eraslan

İbrahim Şamil Köroğlu ç-alıntıladı

Yayın Tarihi: 08 Kasım 2011 Salı 03:48 Güncelleme Tarihi: 21 Aralık 2020, 16:12
YORUM EKLE

banner19

banner36