banner17

Türkiye'de Televizyonculuk ve Kanal 7 Tecrübesi

2015 Mayıs'ında Dünyabizim Buluşmaları'nda konu ''Türkiye'de Televizyon ve Televizyon Bağımlılığı'' idi. Erhan Erken'in yönettiği söyleşide Ayşe Böhürler, İsrafil Kuralay ve Özcan Ünlü konuşmacı olarak yer almışlardı. Sözkonusu panelde Ayşe Böhürler’in kendi Kanal 7 tecrübesinden hareketle Türkiye’de ve dünyada televizyonculuk üzerine söylediklerini alıntılıyoruz.

Türkiye'de Televizyonculuk ve Kanal 7 Tecrübesi

26 Mayıs 2015 Salı günü Bahçelievler Necip Fazıl Kültür Merkezi'nde gerçekleşen Mayıs-2015 Dünyabizim Buluşmaları etkinliğinin konusu “Türkiye'de Televizyon ve Televizyon Bağımlılığı" idi.

Erhan Erken'in yönettiği söyleşide Ayşe Böhürler, İsrafil Kuralay ve Özcan Ünlü konuşmacı olarak yer almışlardı.

Sözkonusu panelde Ayşe Böhürler’in kendi Kanal 7 tecrübesinden hareketle Türkiye’de ve dünyada televizyonculuk üzerine söylediklerini alıntılıyoruz.

***

Türkiye'ye televizyonun girmesi 60'ın sonlarına doğru oldu. Televizyon alınan evler arasındaydı bizim evimiz de ve o zaman TRT'nin olduğu tek kanallı televizyon çağlarında, Uzay Yolu gibi dizileri izliyorduk. Aslında televizyonlu bir evde yetişen ilk nesil bizim neslimiz. Tabi sonraki dönemlerimizde, eğitim hayatımızda elbette hayatımızın bir yerinde hep bir televizyon vardı. O dönem televizyonda çok çeşitlilik bulmak mümkün değildi. Ya Amerikan yapımları ya da TRT'nin kendi özgün Amerikan formatlarına uyguladığı yapımlar vardı. Biz biraz da bu düşüncelerin etkisinde kalarak kendimizde bir medya algısı oluşturduk.

Ancak ‘80 sonrası, darbe sonrası dönem, 1990'larda Türkiye'de televizyonculuğun çok çeşitlenmesi, özel televizyonların devreye girmesi, teknolojinin çok hızlı değişimesi vesaire derken aslında özel kanallarla birlikte Türkiye kendini başka bir televizyonculuk anlayışı içinde buldu. Bu, devletin kontrolünün olmadığı, özel ticari kurumların kendi ticari hedeflerini ön planda tuttukları bir yayıncılıktı. İlk açılan Star televizyonudur. 90'lı yılların başı ve aslında birçok gazeteci, mesela Günaydın gazetesi kapanınca oradaki Asil Nadir'in ekibi Star'a geçmişti. Gazetelerden geçen ekiplerle o televizyonlar oluşmuştu. Güzel kızlar, işte çok şık eğlence programları, vs. O dönem özel televizyonculuğun devlet televizyonculuğuna karşı oluşturduğu fark, eğlencelik yayınların daha fazla olmasıydı.

Dünyabizim Buluşmaları'nda Ayşe Böhürler'in ilgili konuşmasının kaydı

Televizyonun mutfağına girmek başka bir şey

Bu dönemde biraz farklı bir medya platformu olarak Kanal 7 televizyonu 1994 yılında kurulmuştu. Muhafazakâr kesimin, o zamanki deyimiyle İslamcıların (çünkü o zaman İslamcı kelimesi daha çok bir suçlama şeklinde kullanılıyordu) açtığı bir kanal olarak, Milli Görüş’ten gelen bir kanal olarak 94'te açılmıştı. Ben de ‘92 yılında İzlenim dergisinde çalışmaya başlamıştım ve bir şekilde aile, kadın vesaire meseleleriyle yakın ilgim bilindiği için buraya çağırıldım ama Gazetecilik okudum zaten üniversitede de. Gazetecilik okumamda etkili olan şeylerden birisi de bir Amerikan dizisidir, onu da bu arada söyleyeyim. Aslında eğitim kararımı verirken bir gazeteyi anlatan bir Amerikan dizisi etkili olmuştu. Toplumun bütün kirli ilişkilerini ortaya çıkaran bir gazete ortamını anlatan bir diziydi. Orada bir muhabirden etkilenerek gazeteciliği seçtiğimi belirtmek isterim. Çünkü oldukça yüksek de bir puanla girmiştim, o zaman gazetecilik çok tercih edilmiyordu, zaten bir tane gazetecilik okulu vardı tüm Türkiye'de.

Hem İzlenim dergisi hem de gazetecilik arka planı olunca ‘95 yılında Kanal 7'ye kadın, çocuk ve gençlik programları sorumlusu olarak geçtim. Tabii televizyonun mutfağına girmek başka bir şey. Gazetelerin ve dergilerin mutfağında bulunmuştum ama televizyon mutfağı başka bir şey ve size başka türlü düşünmeyi öğretiyor. Bu mutfakta çok şey öğrendiğimi söyleyebilirim. Aslında toplumu tanıma, anlama noktasında büyük bir tecrübe, deneyim ve birikim kazandırdı. Tabii bir muhafazakâr kanalda olmanın getirdiği güvenceler de vardı. Ama diğer taraftan bu kanal reyting sistemine yani izlenmeye, seyircinin beğenisine kendisini sunmaya başladığı anda bu sefer o kanalın mutfağı da ister istemez ona uyumlu olarak değişmeye başlamıştı.

Kanal 7 biraz daha liberal ve özgürlükçü yayın yapan bir muhafazakâr kanaldı

Bütün bu süreçleri; aslında Türkiye'nin de o Özallı yıllarındaki değişimini, liberal ekonomiyi, adaptasyon sürecini, çok kültürlü, çok sesli bir yapının, medyanın çok sesli ve özel sektörler tarafından finanse edilen ve yönetilen yapısının nasıl etki ve sonuçlar doğurduğunu da bu sürecin içinde hep beraber yakından gördük. Şimdi tabi çok fazla şey konuşuluyor ama mesela o dönemler sansürün çok yoğun olduğu dönemlerdi. Türk Silahlı Kuvvetleri hakkında, iktidar hakkında ve bazı şeyler hakkında konuşmak çok da mümkün değildi. Medya savaşlarının çok güçlü olduğu dönemlerdi ve uydu ve frekans sistemi devletin elinde olduğu için, çok hızlı kapatılıyordu. Başörtülü yayıncılar, yapımcılar olarak bizler o dönemde daha çok hep mutfağın arkasında kaldık. Ön plana çıktığımız ve başörtülüleri ön plana çıkardığımız programların da çoğu yapımcısı bendim zaten. O program süreçlerinde de hep bir dengeyi gözettik. Bizim için kontrollü ve dengeli bir yayıncılık yapmak bir tür refleks haline de gelmişti o yılların içinde.

Erhan Erken: Bir nevi otokontrol vardı sürekli.

Ayşe Böhürler: Mutlaka. Ben mesela bir dönem İskele Sancak programlarının yapımcılığını yaptım, Ahmet Hakan'ın sunduğu dönemlerde. Sırrı Sakık yeni çıkmıştı o zaman hapisten. Sırrı Sakık'ı televizyonda konuk ettik. Sabaha kadar televizyonun yayın yönetmeni Mustafa Çelik ve Zekeriya Bey telefonla "Şimdi şunu dedi, bir şey mi oldu, bunu mu dedi?" diye aradılar. Yani sabaha kadar hepimiz endişeli bir gece geçirdik. Çünkü programın içinde kullanılması yasak o kadar çok kelime vardı ki; Kürt meselesine ilişkin bir sürü şey söylemek mümkün değildi, orduya ilişkin bir sürü şey söylemek mümkün değildi.

Biz biraz daha liberal ve özgürlükçü yayın yapan bir muhafazakâr kanaldık. O dönemki tecrübemizin, Türkiye'de İslamcı kesimle farklı kesimler arasında köprü kurmakta etkili olduğunu da söylemeden geçemeyeceğim. Muhafazakâr bir kanal olarak en sosyalistinden, en Marksistinden en İslamcısına kadar herkesi bütün programlara çıkartma gibi bir özgürlük ve özgünlük ortaya koyuyorduk. Bugün yurtdışında kaçak olan Pınar Selek de bizim programlarımıza çıkabiliyordu, Alev Alatlı da çıkabiliyordu veya Mustafa Çalık da, Toktamış Ateş de çıkabiliyordu. Aslında toplumun bütün muhalif sesleri bizim o programlarımızda kendine yer buluyordu. Bu özgürlükçü ortamın tarafları birbirine yaklaştırmaktaki etkisini göz ardı etmemek lazım. O dönem devletin o dönemki ideolojik duruşuna karşı olduğu için işsiz kalan gazeteciler de bizim televizyonda iş bulabiliyordu, onların yapımcısı bizler oluyorduk. Şimdi muhalif saydığımız bir sürü insana Kanal 7 kapılarını açıyordu. Çünkü işsiz kalmıştı birçoğu. Ama kontrollü bir cesaret olduğunun altını çizmek isterim.

Ciddi ve önemli konulara ilgi duymamayı bir koruma refleksi olarak geliştirmiş bir toplum

Tabii 2006- 2007 gibi Kanal 7'nin reyting ve reklam sistemine geçmesiyle birlikte, program formatı da değişmeye başladı. Çünkü "İzleyici Türkiye'de ne izler?" sorusuna bir programcı olarak cevap vermeye kalktığınızda elbette belgesel izlemez, tartışma programlarını kavga olduğu zaman izler, içeriği dolu bir tartışma programını asla izlemez, haber programını da... Mesela reyting ölçümlerine baktığımızda o günün bülteni içinde en çok izlenen programın sarı kanarya üzerine bir haber olduğunu görmek insanın biraz moralini bozuyor, Türkiye profili hakkında ümidini kırıyor. Yani ciddi ve önemli konulara ilgi duymamayı bir koruma refleksi olarak geliştirmiş bir toplum olduğunu da düşünebiliriz Türk toplumunun. Belki çok uzun bir baskı döneminden geçmiş olmak bu hale getirmiştir toplumu, bilemiyorum.

Erhan Erken: Fakat sorularda genelde şeydir ama farkında mısınız? Mesela "Ne seyrediyorsunuz?" İnsanlar belgesel, haber seyrediyorum, der ama acaba hakikaten onu mu seyrediyorlar veya olması gerekeni mi söylüyorlar diye merak ediyorum.

Ayşe Böhürler: Olması gerekeni söylüyorlar, aslında seyredilmiyor. İşin realitesi bu. Konuşan programlar seyretmek istemiyorlar, kavga eden şeyler izlemek istiyorlar ama ağırlıklı olarak Türkiye'de televizyonun misyonu eğlence, eğlence içerikli programlar üretmek. Aslında dünyada da çok farklı değil. Televizyonun tarihine baktığımızda 1900'lü yılların başından itibaren bu böyle. Hatta bizim burada izlediğimiz formatların da büyük bir kısmı Batıda üretilmiş formatlar. Yani biz Batının ürettiği formatları alarak, onun içini doldurarak bir şey yapıyoruz. Yani bu teknolojiye uygun içeriği üreten de yine Batı, bu teknolojide en çok ne izlenir? Şimdi mesela en çok izlenen programlar, Acun dahil, Batı formatlıdır.

Televizyonun reklam endeksli bir hale gelmesiyle birlikte başka türlü bir anlayış yerleşti. Çünkü bir dönem müzisyen çıkartmak yasaktı, şarkıcı yasaktı, biz daha içeriği dolu işler yapıyorduk, çünkü ona doğru zihnimiz yönleniyordu. 2006 itibariyle televizyonda benim yapabileceğim çok da fazla bir şey kalmamıştı açıkçası ama o zamana kadar haftada ortalama on yedi saatin üzerinde canlı yayın yapıp yönettim, belgeseller yaptım. Mesela Garaudy belgeselinin yapımcısı benim, yönetmeni Fazıl Coşkun'du. İran üzerine yaptım, Avrupalı Türk parlamenterler üzerine yaptım veya günübirlik, daha hızlı tüketilen sabah kadın kuşaklarını yaptım; hatta bunların bir dönem tamamının sorumluluğu bendeydi. İşte çocuk programları, akşam tartışma programları, dini programlar vs. pek çoğunun yapımcılığını yaptım. 2006’dan beri de bağımsız yapımcı olarak çalışıyorum.

Format üretemediğimiz sürece etkili bir televizyonculuk yapamayız

Tabii bu sürecin içinde yaptığım belgeseller ve farklı ülkelerle, televizyoncularla yer yer işbirliği yapmam vesilesiyle dünyadaki yayıncılığı da görme şansım oldu. Biz televizyonculuğu çok daha alt düzeyde yapıyoruz. Bir fikri, bir mesajı en doğru anlatabileceğimiz formatları üretemediğimiz sürece (çünkü bu programları üreten Batı televizyonları) yaptığımız televizyonculuk aslında çok da fazla etkili bir televizyonculuk olmuyor.

Şunu söyleyip bitirmek istiyorum: Bugün teknolojiyle birlikte konvansiyonel medyanın konumlanışı da değişti. En son yapılan araştırmalarda, Facebook bu araştırmayı yapan şirketlerden birisi, gençler artık televizyon seyretmiyor, kırk yaş üstü televizyon seyrediyor, yani dünya ortalamasına baktığımızda söylüyorum, televizyon seyretme oranları giderek düşüyor ancak internet üzerinden televizyonu izleyenlerin sayısı artıyor. Fakat bütün bunlara ulaşmak için de elindeki telefonda bir kişinin dayanabildiği süre üç saniye. Yani artık normalde bütün linklerin tıklanması, linke baktın, tıkladın, sekiz saniye sürüyor. Facebook diyor ki, artık yeni medya tüketicisi bunu çok uzun buluyor, üç saniye sonra fikrini değiştiriyor, o linke bakmaktan vazgeçiyor. Yani bütün bu linklerin görülme süresinin üç saniyeye inmesi lazım ve bundan dolayı mesela artık biliyorsunuz ilk şey açık geliyor, linkler daha farklı bir formatta geliyor teknolojiyle. Teknoloji insanların düşünce biçimlerini olduğu kadar içeriğe ilişkin de şekil veriyor. İşin bir bu tarafı var.

Bir diğer tarafı da tabii Batı kültürü ve formatlarının üzerimizdeki tahakkümü büyük, bu tahakkümü değiştirmek de çok kolay değil. Çünkü o teknolojinin üreticisi biz değiliz. O tahakküm bir şekilde bizi yönlendiriyor. Bugün bütün televizyonlar, sahibi kim olursa olsun bütün televizyonlar, Avrupalı, Amerikalı yapımcıların, yani format şirketlerinin (televizyoncular yok artık, format şirketleri var), ürettiği formatları almak durumunda hissediyorlar kendilerini. Çünkü o garantili bir şey, o formatları aldığında toplum izliyor, halk izliyor. Bunu Guatemala'da da izletiyor, Kore'de de izletiyor, Türkiye'de de izletiyor. Mesela bugün bizim Türk dizilerinin formatı Kore formatıdır. Bu format şirketleri ne yapıyor? Psikologlar, edebiyatçılar, sosyologlar ve bunun gibi insanlardan oluşan bir ekibi koordine ederek bu formatları üretiyorlar. Toplum ne izliyor, toplum neyi merak ediyor, hangi mesaj toplumda nasıl etki yaratıyor, bunu ortaya koyuyorlar. Burada da temel nokta şu ki basit, anlaşılır ve kolay olanın izlettirildiği toplumların geldiği noktada biz de onlara derin ve içerikli şeyler anlatmaya çalışıyoruz. 

Alıntılayan: Mehmet Erken

Güncelleme Tarihi: 11 Mart 2017, 10:44
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20