Türk dilinin müdafaası

Prof. Dr. Osman Turan: “Milletlerin maddi-mânevi bir takım baskı ve zulümlere uğradığına tarih şahitlik eder. Lâkin böyle bir dil katliamı hadisesine ilk defa Türk milleti maruz kalmıştır. Hâlbuki işaret ettiğimiz zulümlerde ekseriya istilacı kavimlerin eseri olmuştur.”

Türk dilinin müdafaası

Bugün Prof. Dr. Osman Turan’ın vefatının 41. yıl dönümü. Kendisinin -tarihin yanı sıra- hassasiyetle üzerinde durduğu konulardan biri de Türkçemizin uğradığı kıyımdı. Bu konu üzerine kaleme aldığı ve 7 Mayıs 1976 tarihli Sebil gazetesinde yayımlanan bir yazısını iktibas ediyoruz.

*

Avrupa medeniyetleri tesiriyle husule gelen Tanzimat, Türk dilinin gelişmesi bakımından yeni bir devrin başlangıcıdır. Fakat Tanzimat’tan sonra Garp illerinin Türkçe’nin inkişafındaki tesiri kelime iktibasları şeklinde değil, yeni mefhumlar kazanmak ve düşünme kudretini zenginleştirmek suretiyle tecelli eder. Tanzimat’la başlayan yazı ve edebiyat dili, daima aynı derecede verimli bir şekilde gelişmekle beraber, bilhassa Meşrutiyet’ten beri ve son tahribata kadar, ileri bir kültür dili vasfını kazanmıştır. Bu cihed o derecede belirlidir ki: Şarkiyatçılar bile Avrupa medeniyetini ifade bakımından Türkçe’nin büyük bir medeniyet dili olan Arapçadan dahi ileri bir seviyeye eriştiğini beyan ederler.

Yazı dilimizin bu tabi ve uğurlu gelişmesine rağmen birçok medeni milletlerin yaptığı gibi yine de ilmi bir yardım ve müdahalesine ihtiyaç vardır. Zira yeni medeniyetin birçok ilmi mefhum ıstılahları, henüz Türkçeye mal olmamış bir Arapça terkiplerle ifade edilmekteydi. İşte bu ihtiyacı karşılamak ve Türkçe’nin kendi kaynaklarına göre kolaylıkla gelişmesini sağlamak maksadıyla ilmi metodlara, dilin kendi kaidelerine ve tabii imkânlarına uygun olarak, bir takım yeni kelimeler üretmek icab ediyordu. Bu ölçüyü aşmamak ve dilimizin, kültürümüzün ve manevi hayatımızın birer parçası haline gelen kelimelere karşı maraz bir savaş açmamak şartıyla ıstılah sistemimizin ilmi tetkike tabi tutulması zaruridir. Fakat mesele bu ölçü ve zihniyetle değil, maalesef ilim ve mantıkla ihtizaz eden bir anlayışsızlıkla ele alınmış ve böylece hiçbir milletin tarihinin de emsali bulunmayan bir dil faciası meydana gelmiştir.

Milletlerin maddi-manevi bir takım baskı ve zulümlere uğradığına tarih şahitlik eder. Lakin böyle bir dil katliamı hadisesine ilk defa Türk milleti maruz kalmıştır. Hâlbuki işaret ettiğimiz zulümlerde ekseriya istilacı kavimlerin eseri olmuştur. Bu sebeple bizim dil felaketi ancak Bolşeviklerin Asya Türklüğüne karşı giriştikleri imha teşebbüsleriyle karşılaştırabilir. Gerçekten Orta Asya Türk halklarını müşterek bir yazı dilinden mahrum bırakmak parçalamak için Rusların ihdas ettikleri kabile dil ve alfabeleri de bu mahiyettedir. Şu farkla ki bir tarafta yabancı bir milletin emelleri, diğer tarafta bir milletin kendi evlatları bahis mevzuudur.

Türk dili, hiçbir kaide ve nizam tanımayan, ilim ve idrake saygı göstermeyen bir zorlama gayretiyle öyle ifsat edilmiş, öyle bir kısırlaşma ve iptidaileşme yoluna saptırılmıştır ki; bu durum düzelmedikçe Türkiye’de ciddi bir ilmi ve kültürel inkişaflara ümit var olmak beyhudedir. Zira bununla yalnız nesiller arası bir uçurum meydana getirilmekle kültür inkisarımız sarsılmamış, aynı zamanda gençlerin de sağlam bir kültür çerçevesi içerisinde anlaşmalarına engel çıkarılmıştır.

Türkiye’nin bu suretle kötürümleşmesini diktatörlükle izah eden İngiliz Türkologu H. C. 1947 de neşrettiği bir makalesinde bu gülünç hareketin, fikir hürriyeti gelince, İngilizler kadar kuvvetli bir mizaha sahip olan, Türklerin sadece istihzası karşısında sönmeye mahkûm olacağını söyler. Gerçekten dil kurumunun ciddiyetsiz faaliyetleri ve garip kelimeleri dolayısıyla yapılan mühim neşriyat yanında çok komik fıkralar, eğlendirici harika türler meydana çıktı ve bir nükte edebiyatı doğdu. Buna rağmen, Hony’e ait kehanetin gerçekleşmemiş ve henüz aklıselimin zafer kazanmamış bulunması ve dil tahribatı ve maneviyatı buhranının ne derece şiddetli olduğunu ve aynı aydın zümrenin istenilen seviyeden ne kadar uzak kaldığını ispat etmektedir.

Uydurmacıları halka inmek iddiaları samimi olmadığı gibi aynı zamanda da çok sakat bir düşüncedir. Çünkü mücadele edilen kelimeler büyük bir nispetle halkın malı olmuş diğer taraftan uydurma kelimeler, yalnız halka değil, bunları mekteplerde zorla öğrenen yeni nesille de yabancı kalmıştır. Yeni nesil Türkçe ve bununla da ilgili olarak kültür bakımından kifayetsizliği herkesçe mahrum olduğu gibi bu husus sık sık gazetelerde de şikâyet mevzusudur. Daha dikkate şayan olan hadise şudur ki; daha ağır feryatlar, kendini bu dil bataklığından kurtarabilmiş olan yeni nesle mensup ciddi neferlerden yükselmektedir.

Hâlbuki yazı ve edebiyat dilinin halkın seviyesine düşürmek bizzat milli kültürü yıkmaktan başka bir netice vermez. Esasen medeniyet ve milletlerin ideali münevveri halkın değil, mümkün mertebe halkın münevverin seviyesine yaklaştırmaktır.

Türkçeyi fakirleştirme mücadelesinin kötü neticeleri bundan ibaret değildir. Türkçe bir kelime atılıp yerine uydurmacası konulurken feda edilen kelime üzerinde asırların biriktirdiği mana ve inceliklerde barbarca yok edilmiş; o kelimelerden üremiş birçok kelime ve mefhumlarda öldürülmüştür. Türkçenin kısırlaştırılmasında yalnız uydurmacalar değil öz Türkçe kelimelerde cepheye sevk edilmiştir. Mesela iptidai bir insan için cidal, mücahede, cihad, mücadele, harp ve muharebe arasında fark yoktur ve hepsi umumi olarak savaş kelimesiyle karşılanır. Keza ilim ve kültüre sahip bi kafa için tadil, tebdil, tağyir, tahvil, kalb, tebeddül, tebâdül, tağayyur, tahavvül, istihâle, inkılap mefhumlarını sadece değiştirme ve değişme kelimeleriyle ifade etmek imkânsızdır. İşte Dil Kurumu bu iptidai zihniyetle anlaşılmaz bir kasıtla güzel Türkçemizi kısır fakir ve geri bir dil haline sokmak isteyen uğursuz bir mücadelenin yuvası olmuştur.

Fakat Türkçemizin ifsadı için vuku bulan tahribatı bizzat uydurma kelimelerin mahiyeti belirtmektedir. Uydurma kelimelerin kökleri ve ekleri meçhul kaldığı gibi hangi ekin hangi cins köklere ait olacağı da, asla düşünemezsiniz, cehalet ve prensipsizlik her yerde hüküm sürmüştür. Bundan başka bir kelime bozuntularının bir kısmı da aşağılık duygusuyla Fransızcaya benzetmek gayretiyle meydana gelmiştir. Böyle Türkçe aslı, nasli manası belli olamayan bir sürü kelimenin istilasına uğramıştır. Ki; bunlara Serseri Kelimeler ’den başka bir isim verilemez. Başka yazılarımızda tafsilatıyla izahat verdiğimiz bu hususa dair burada sadece sahiplerine benzeyen bu yeni kelimelerden yüzde doksanının Türkçeyle hiçbir münasebetinin hiçbir münasebeti bulunmadığını ifadeyle iktifa edeceğiz.

Türk dilini bu akıbete sürükleyenler arasında, bunu milli bir hareket sanarak, samimi fakat ilim ve kültür bakımından kifayetsiz olanlarla muhtelif amillerin tesirleriyle bu hataya düşün ve yaptıkları kötülüğü anlayan zümreler de mevcuttur. Burada yalnız aşağılık duygusu, menfaat ve politikanın kurbanı olanla solcuların rolüne dokunmakla iktifa edelim. Uydurmacıların hatalarını kavradıklarını veya bilerek bu yola saptıklarını şüphesiz bir şekilde meydana çıkaran pek çok delil mevcuttur. Yapılan neşriyata ileri sürdüğümüz ilmi fikir ve tenkitlere hatta dilcilerden mürekkep bir hakem heyetinin kurulması teklifini karşı kaçamak cevaplarla umumi efkârı tağşişe çalışanları günahkâr psikolojisinin belirtisinden başka bir şey değildir. Tehlikeyi müdrik Türk münevverleri için bir matem olan onların mahut “dil bayramı!” terk edilip nihayet geçen senelerde havayı müsait görerek tekrar bu günü kutlamaya başlamalarının sebebi budur.

Prof. Dr. Osman Turan, “Türk dilinin müdafaası”,  Sebil, 7 Mayıs 1976

Güncelleme Tarihi: 17 Ocak 2019, 09:48
banner12
YORUM EKLE

banner19