Sosyal adaletsizlikten muzdarib bütün dünya için yegâne çare İslâm’dır!

Gerçekten beşerin izdırabını dindirmeye kâfil yani onu temin ve garanti etmeye muktedir yegâne sistem İslâm’dır! Kadir Mısıroğlu yazdı.

Sosyal adaletsizlikten muzdarib bütün dünya için yegâne çare İslâm’dır!

Bugün bütün beşeriyeti muzdarib kılan mes’elelerin başında “sosyal adaletsizlik” gelmektedir. İnsanlar arasındaki fırsat eşitsizlikleri, fıtri veya sosyal şartlardan doğmuş olan çeşitli zaâfları telâfi ile himâyeye muhtaç olanlara gerekli desteğin sağlanması ve bu suretle fertler arasında vukuu bulan muhtemel kin, nefret kıskançlık ve çatışmaların bertaraf edilmesi emrinde (işinde) karşılaşılan güçlükler, dünyaya hâkim olan sistemlerin eseridir.

Kapitalist dünya, insanların ihtiraslarını tahrik istikametinde kendi inanç ve sisteminden doğan kusurları gidermek için akıl yoluyla bazı tedbirler ittihaz etmiş ise de bunların sadra şifa olmadığı vâki ve mütemadi şikâyetlerle sabit bulunmaktadır. Üstelik kendi haricindeki insanlara karşı onların tabii kaynaklarını istismar etmek ve en mâsumâne hayat ve hürriyet isteklerine kulak tıkamak suretiyle ortaya koydukları egoist tavır -meseleye dünya ölçüsünde bakıldığında- bu tablonun vahâmetini daha da artırmaktadır.

Kapitalizme bir aksüâmel olarak ortaya çıkmış olan komünist ve hatta sosyalist âlemin idarecileri de inanç ve ahiret korkusu temelinden mahrum bulundukları için “sosyal adalet’’i gerçekleştirmek hususunda sırf kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm bir takım prensiplere ulaşmaktan öteye geçememiş ve ünlü bir marksist yazar Milovan Cilas’ın ‘’Yeni Sınıf’’ eserinde delilleriyle izah ve isbat etmiş olduğu gibi şimdiye kadar bir benzeri görülmemiş derecede ‘’imtiyazlı bir yeni sınıf’’ ortaya çıkarmak felâketine sürüklenmekten kurtulamamıştır. Bu ‘’yeni sınıf’’ komünist partilerin her kademedeki idarecilerden teşekkül eden bürokratlardır.

Üçüncü dünya denilen bloksuz ülkeler topluluğu ise bu iki şerli sistemden bazan birinin bazan diğerinin ağına düşmekten kurtulamamakta, bu iki kutup arasındaki rekabetin anaforunda çaresiz ve âciz çerçöp gibi dönüp durmaktadır.

20. asır biterken görünen odur ki bütün insanlık âlemi sulh ve selâmet namına bir huzurlu hayat vasati tesis edememenin ızdırabı içinde kıvranmakta, bu ızdırap ile bütün sistemlere, şüphe ile bakmakta ve yeni bir görüşün henüz neşvünemâ halindeki arayışlarına sahne olmaktadır. Bu arayış İslâm’da noktalanacaktır! Çünkü insan fitratının (yaradılışının) icab ve ihtiyaçlarına onun kadar tatminkâr cevap verebilen başka hiçbir sistem mevcut değildir. Beşer hakkında ulaşılması imkânsız ilm-i ilâhiyenin selâhiyat ve ihâtâsına istinad eden İslâmî kâidelerle kıyâsı kâbil hükümler ihtiva eden bir başka sistem vaaz edebilecek otorite muhaldir. Beşer aklı hallettiği her muammanın içinden bir yenisinin zuhur ettiğini görmekle mebhut olmaya doğru gitmektedir!

Avrupa gazetelerinde yayınlanan istatistiklerde, 21. asırda her dört kişiden birinin mutlaka Müslüman olacağı yolundaki beyanlar bu hakikatin sezilmeye başlandığını göstermektedir.

Gerçekten beşerin izdırabını dindirmeye kâfil yani onu temin ve garanti etmeye muktedir yegâne sistem İslâm’dır! Çünkü:

Ferd ve cemiyetin menfaatlarını telif bakımından İslâm kadar hukuki, siyasi, iktisadi ve bilcümle içtimai hadiselerde kılı kırk yarmış başka bir sistem mevcut değildir. Cemiyetin kaderini alâkar eden her husustan herkesi birinci derecede ve münhasıran mes’ulmuş gibi muhatap almaktadır. Amme menfaatinin korunmasında her ferdi “mesulsünüz”, diyerek mes’uliyeti şümullendirmiştir. “Nasılsanız öyle idare olunursunuz” demek suretiyle de şikayetlerin önce nefislerimize tevcihi temin edilmiştir. İslâm düşüncesi her gün beş kere tekrarlanan namazın cemaatle kılınanını ferden kılanına üstün tutmuş bu tün dua âyetlerini ‘’biz...biz’’ diye cemi (çoğul) sığasıyla beyan buyurmuştur.

Bir mahallede bir ferd açlıktan ölse, mahşerde o mahalle halkının her birinin o ferdin katili olarak hesap vereceğini bildirmiştir. Koyduğu her türlü içtimâi tesânud kaidesi ile cemiyetin ferdlerini birbirlerine sevgi ve saygı bağları ile perçinlemiştir. Zekât ve sadakaların en yakından başlamak sûretiyle gittikçe uzaklara doğru sümullendirilmesi bunun bir misalidir. Ayrıca, sadece kazançtan vergi alan kapitalist sistemin eksiğini telâfi etmek suretiyle zekâtı mevcut üzerinden emrederek iktisadi muvâzenesizlikleri önlemiş ve bu yüzden cemiyetin âhengini bozan husûmetleri bertaraf etmiştir. Buna mukâbil, komünizmin de birikmiş emek demek olan sermayeye karşı, emeği koruyacağım derken yine emeğe kıyması tehlikesini de emek ve sermaye arasında, sermayenin âtıl kalmasını önleyerek teşebbüs haline geçmesini mecbur kılan zekât müessesesi ile müthiş bir âhenk ve muvâzeneye ulaştırmıştır. Ticareti helâl, fâizi haram kılmıştır. Ticaret, emeğin sarfını ve gerçekleşmesini mümkün kılan sermayenin, teşebbüs hâline geçmesiyle vuku bulacağına göre emeğe yardımcı ve koruyucu demektir. “İnsana çalıştığından başka bir şey yoktur”, meâlindeki ilâhî beyanla emeği tahsin eylemiştir.

Cemiyet âilelerden teşekkül edeceğine göre ailenin kurulmasına sebep teşkil eden evlenme müessesesini dikkat ve ehemmiyetle telkin ve tanzim etmiştir. Velhasıl her mes’elede ferd kadar umumun menfaatini de nazarı dikkate alarak hükümlerini ona göre koymuştur. Bu keyfiyeti birinci planda hesaba katan bazı kimseler İslâm sosyalizmi diye dâhiyâne(!) bir görüş ortaya koymaktadırlar. Halbuki İslâm hiçbir sisteme bir sıfat teşkil edecek tâbi ideoloji (mefkure) değildir. O nazarî ve âmelî bütün hakikat ve güzelliklerin eksiksiz bir çelengidir. Bu çelenge aid bazı çiçekler diğer sistemlerde de bulunursa bunlara bakarak İslâm’ı onlara yamamağa kalkışmak büyük ve muazzam ‘’İslâm Dünya Görüşü’’ nü hakkıyla kavrıyamamış bulunmaktadır. Öbür sistemlerde İslâm’a yakın birkaç nokta mevcud ise bu, onların ancak bu hakikatler miktarınca gerçeklik taşıdığını gösterir. Yoksa bu benzerlikten hareketle onları İslâm ile te’life kalkışmak İslâm’ın orjinalitesini ihlâl eder.

Meselâ; İslâm’ın menettiği fâizi komünist iktisadi görüş de tanımamıştır. Demokrasinin bazı umdeleri İslâm’ın bazı prensiplerine uygundur. Fakat bu hususlar onları hak kılmaz. Çünkü, meselâ; demokrasi bazı umdeleri itibariyle İslâm’a yaklaşırken hakikate miyar olarak ekseriyeti kabûl etmekle ondan pek çok uzaklaşmaktadır. Çünkü İslâm nazarında hakkı çoğunluğun reyi değil, Rabb’ın iradesi tâyin eder. Bazan bir kişinin iddia ettiği şey, milyonlara karşı gerçek olabilir. O halde halk ekseriyetinin yanılmıyacağı yolundaki müteârife mutlak bir gerçeğin değil, ancak idârî bir mecburiye tin ifadesidir.

İşte birçok sistemler hukuk, iktisat ve siyâset sahalarında veya felsefi doktrinler bazı umdelerinde ona muayyen bir nispette yaklaşırlarsa hiçbir zaman onun insanı madde ve mead itibariyle ihata edip saadet ve selametini iki cihan ufku içinde gerçekleştiren muhteşem fikri yapısıyla boy ölçüşemezler. Bu yüzden bugünkü muzdarib insanlığın gelecekteki yegâne sistem ve mefkuresi sadece İslâm olacaktır! Aksi halde beşere felah yoktur!...

Kadir Mısıroğlu

Kaynak: Sebil Dergisi, sayı: 9/10

Yayın Tarihi: 07 Nisan 2021 Çarşamba 11:30
banner25
YORUM EKLE

banner26