Şefik Can, Tâhirü’l-Mevlevî'yi anlatıyor

Sezai Küçük tarafından kendisiyle ile yapılan söyleşilerden oluşan "Mevlânâ ile Bir Ömür Şefik Can ile Mevlânâ, Mesnevî ve Mevlevîlik Üzerine" kitapta Şefik Can, Tâhirü’l-Mevlevî'ye dair hatıralarını anlatıyor. "Büyük velî Tâhirü’l-Mevlevî" adını taşıyan bölümü alıntılıyoruz.

Şefik Can, Tâhirü’l-Mevlevî'yi anlatıyor

Büyük velî Tâhirü’l-Mevlevî 

Efendim, Tâhirü’l-Mevlevî’nin Aksaray’da bulunan evine epey gittiniz geldiniz. Evinde sohbetler yapar mıydı? Bu soruyu, bir Osmanlı mütefekkirinin, Osmanlı sohbet kültürünü önemsediğini düşünerek soruyoruz. Tâhirü’l-Mevlevî’nin (varsa) yapmış olduğu sohbetleri, bu sohbetlere gelen insanlardan ve özelliklerinden bahseder misiniz?

Evet, Tâhirü’l-Mevlevî Hazretlerinin Aksaray’da Taşkasap’ta bulunan mütevazı evi bir mahfel gibiydi, herkes oraya gelirdi. Tanınmış üniversite hocaları, profesörler, şairler ve edipler gelirlerdi. Hatta Mısır’dan gelen bir prensesi de orada gördüm.

Mesela, bir gün bir papaz geldi oraya, Terzibaşıyan adında bir papaz. Kayseri’de doğmuş bir Ermeni. Vatikan’da okumuş, İngilizce, Fransızca, Latince, Arapça, Farsça, Türkçe ve İtalyanca biliyor. Çok değerli bir adam. Hayatını Fuzûlî’ye hasretmiş. Fuzûlî’ye ait bazı şiirleri Tâhirü’l-Mevlevî’ye sordu bu Ermeni papazı Terzibaşıyan. Tâhirü’l-Mevlevî rahmetli de anlattı onları, sonra gitti. O gittikten sonra Tâhirü’l-Mevlevî Hazretleri dedi ki; “Bu Terzibaşıyan, hayatını Fuzûlî’ye hasretmiş, onun için çok tuhafıma gidiyor” dedi. Burada konu kapandı. Aradan seneler geçti. Benim Beyazıt’ta kitap aldığım bir Ermeni, Nişanyan diye bir kitapçı vardı. Beyazıt’ta bir kahve vardı, o kahveden Şehzadebaşı’na doğru giderken dükkânlar vardı. O dükkânların birisi bu Ermeni Nişanyan’ın kitapçı dükkânıydı. Ben de ondan kitap alırdım, çok ahbaptık, bazen parayı veremezdim, “Sonra getir” derdi bu Ermeni. Kitap âşıkı bir adam. Bir gün aklıma geldi Terzibaşıyan’ı sordum, Ermeni olduğu için tanır diye. Dedim ki; “Terzibaşıyan diye bir Ermeni papazının Fuzûlî hakkında eser yazdığını daha evvel Tâhirü’l-Mevlevî Hazretlerinden duymuştum. O eseri yazdı mı?” dedim. Şöyle bir güldü; “Evet, yazdı” dedi. Rafı gösterdi, “Yukarıda duruyor” dedi. Şaşırdım, “Ne olur Nişanyan Efendi, şu kitapları indir de göreyim” dedim. Merdiveni kurdu, oradan beş cilt kitap indirdi. Bu kitaplar ciltsiz, şöyle uzun ebatta fakat kalınlıkları öyle pek kalın değil, beş cilt. Ama daktilo sayfası gibi iri harflerle basılmış. Elime aldım, karıştırdım, içerisinde Farsça, Hâfız’ın, Mevlânâ’nın, Sa’dî’nin şiirlerinin asılları, altında Ermenice tercümeleri, birçok yerlerde Fuzûlî’nin dîvânının eski harflerle baskısı, onun altında Ermenice tercümeleri var, şaşırdım, dahası, beş cilt. Rica ettim, “Ne olur şunun önsözünden bana bir parça oku, tercüme et, Ermenice” dedim. Adam hatırımı kırmadı. Açtı kitabın en başını. Orada Cenâb-ı Hakk’a bir niyazda bulunuyor, diyor ki Terzibaşıyan;

“Allah’ım, Senin huzuruna çıktığım zaman; Ey kulum Terzibaşıyan! Sen dünyada ne işler yaptın? diye sorduğunda, Sana ben diyeceğim ki: Allah’ım! Ben bütün dünya şairlerini, tasavvufî şiirler yazan dünya şairlerini gözden geçirdim. İngilizlerin Shakespeare’ini okudum. Milton’un Kaybolmuş Cennet’ini okudum, başka milletlerin kitaplarını okudum. Tolstoy’un kitaplarının Fransızca tercümelerini okudum, Fuzûlî’yi, Mevlânâ’yı, Hâfız’ı okudum. Nihayet Fuzûlî’yi kendime çok uygun, ruhuma eş büyük bir şair olarak buldum, hayatımı buna tahsis ettim. Ben hayatımın tam otuz senesini bu kitaba hasrettim. Sana diyeceğim ki Allah’ım; benim dünyada hazırladığım eser budur. Bu kitapla Senin huzuruna çıkacağım.”

Bu kısmı okuyunca, yeter dedim. Hakîkaten bu kitaptan gönül isterdi ki bizimkiler haberdar olsunlar. Türkçeye tercüme etsinler, bu kitaptan herkes yararlansın. Neden? Çünkü bir Ermeni papazı Fuzûlî hakkında bütün dünya şairlerini mukayese ederek beş ciltlik kitap yazdığı halde üniversite profesörleri Fuzûlî hakkında gayet cılız eserler yazmıştır. Bunlar çekememezlikten köşede kalmışlardır. Ermenice bilen bir kimseye söyleyeceksin ki onu tercüme etsin. Bu kitabı kendi gözümle gördüm, beş cilt ve harika bir kitap. Evet, işte Tâhirü’l-Mevlevî’ye gelen Terzibaşıyan’ın ortaya koyduğu beş ciltlik eser.

İkinci Cihan Savaş’ı sıralarında Hitler’in orduları, bütün Balkanlar’ı zaptedip Girit’i bile almışlar, biz de korku içinde yaşıyoruz, belki Alman uçakları bizi de bombalar diye. Emir vermişlerdi; geceleri lambaları karartır, perdeleri indirirdik, battaniyeler asıyorduk, aydınlık görünmesin şehir. Böyle korkulu geceler geçirdiğimiz bir gecede Tâhirü’l-Mevlevî’nin evine gitmiştim. Orada üç-dört arkadaşı, onu sevenler toplanmıştı. Demiryollarında müfettiş olan bir dostu, ismini hatırlayamıyorum, Tâhirü’l-Mevlevî Hazretlerine; “Ne olacak bizim bu halimiz?” dedi. “İran, Rus ve İngiliz askerleri tarafından işgal edildi. Sonra Suriye Fransızların elinde, Irak’ı İngilizler işgal etmiş, Hitler’in orduları ilerliyor, bu durumda bizim halimiz ne olacak?” diye endişeli bir laf etti. O zaman Tâhirü’l-Mevlevî Hazretleri ona döndü ve “Aziz dostum, bu Türk Milleti, İslamiyet uğruna asırlarca çok şehid verdi, milyonlarca insan şehid oldu. Onların yüzü suyu hürmetine inşallah bizim memleketimiz harp musibetinin dışında kalacaktır” dedi ve gerçekten de öyle oldu. Her taraf yandı tutuştu, bize dokunamadılar.

Tâhirü’l-Mevlevî’nin vefatıyla ilgili bir hatıranız vardı. Vefatı sonrasında yaşanan gelişmeler ve vasiyeti ile ilgili bizlere neler anlatmak istersiniz?

Tâhirü’l-Mevlevî merhum bir aralık prostattan ameliyat oldu, Gureba Hastanesi’nde yattı. O devrin tanınmış operatörlerinden Ali Şükrü Bey, onu prostattan ameliyat etmişti. Bendeniz, hastanede yattığı müddetçe her hafta ziyaret ediyordum kendilerini. Bir gün, koğuş halinde bir yerde yatıyordu, çok neşeli buldum kendisini. “Bu gece, Hazret-i Mevlânâ rüyama girdi ve benim yakında hastaneden çıkacağımı müjdeledi” dedi. Hakîkaten birkaç zaman sonra hastaneden çıktı. Bendeniz onu evinde ziyaret ettim, kendisi çok neşeli, ameliyattan sonra ona bir boru takmışlar, yatağının altında da bir şişe var. Affedersiniz idrar oraya akıyor, “Felek beni nargileye döndürdü” diye şaka yapardı. Rahmetli, bütün ızdıraplarını, acılarını neşeyle karşılayan bir zattı. Aradan zaman geçti vefat etti, 1951 senesinde. Bendeniz çok perişan oldum, cenazesine iştirak ettim. Koca Mustafapaşa’da kıldık namazını, daha sonra Yenikapı Mevlevîhânesi’ne getirdik. Caddeden girince sol tarafta Merkez Efendi Mezarlığı vardır. Orada şeyhi, Esad Dede, Selanikli Esad Dede yatar. Yahudi dönmesi ama defalarca hacca gitmiş, çok mütedeyyin. O da Tâhirü’l-Mevlevî gibi beş vakit namazını kılan Mevlevîlerden, öyle çok mütedeyyin bir zatmış. Bendeniz onu görmedim fakat onun türbesinin biraz ilerisinde Tâhirü’l-Mevlevî’nin annesi yatıyordu. Şeyhinin biraz ilerisinde, onu Tâhirü’l-Mevlevî ile beraber ziyarete giderdik. Şeyhine de Fatihalar okurduk, annesine de Fatihalar okurduk. Şimdi Tâhirü’l-Mevlevî vasiyet etmişti; “Benim cenazemi şeyhimin kabrinin yanına gelince omuzdan indirin aşağıdan sürükleyerek götürün, ona saygısızlık olmasın” diye. Şimdi mezarlığın köşe başına geldik, indirdiler cenazeyi. Cenazenin başında bulunan İmam Efendi itiraz etti; “Bir Müslüman’ın cenazesi yerde sürüklenemez, Hıristiyanların âdetidir” falan diye, isyan etti, bağırdı, olmaz dedi. Hacı Muzaffer Efendi rahmetli, celallendi; “Hocaefendi, Tâhirü’l-Mevlevî’nin vasiyetidir bu. Şeyhine saygısızlık olmasın diye omuzdan inecek, sürüklenecek” dedi. Omuzdan indirdiler, sürükleyerek götürdüler. Annesinin koynuna defnettiler. Annesinin mermerden yusyuvarlak sütun halinde baştaşı vardı. Onun üzerinde “Tâhirü’l-Mevlevî’nin annesi burada yatıyor” diye yazıyordu. Annesinin koynuna sırladık onu. Kendisine mezar istemiyordu. Öyle kaldı.

Efendim, Tâhirü’l-Mevlevî’nin vefatı sizlerde ne gibi bir hissiyat oluşturdu?

Tabii ki çok üzdü beni, perişan etti ama tecellî bu, elden ne gelir. Onun yokluğuna alışmaya çalıştığım günlerde, bir gün, bir emekli albay arkadaşımla otobüsle mezarlığın önünden geçip Eyüp’e doğru gidiyorduk. Ona bu hikâyeyi anlattım. Suat Bey de onu tanıyordu ve şeyhine karşı gösterdiği saygı beni çok etkilemişti, onu anlattım kendisine. Eyüp’te bir askerî ortaokul vardı, Bahariye’de. O fizik dersi veriyordu, ben de Türkçe dersi veriyordum. Derslerimizi verdik. O günkü işlerimizle meşgulüz, evimize geldik. Başka şeyler düşündük. Ben orada Suat Bey’e Tâhirü’l-Mevlevî’nin hikâyesini anlattım ama daha meşgul olmadım onunla. Fakat o gece, Tâhirü’l-Mevlevî, benim rüyama girdi. Şöyle ki; kendimi Bâbıâli’den yukarıda Hürriyet Gazetesi’nin önünde buluyorum. Bütün cadde insan dolu, iğne atsan yere düşmez. Öyle bir kalabalık. Ben o kalabalığın arasından Beyazıt’a doğru giden yola giriyorum. Solda Pierre Loti Caddesi vardır, onun tam başında Maarif’in eski bir binası vardı. İki katlı, oraya giriyorum ben. Yine her taraf dolu. Birinci kata çıktım merdivenlerden. Merdivenler bile dolu. Yukarıya çıktım bir salon, orası da dolu. İki kanatlı bir kapı var orada üstü camlı konaklarda bulunan cinsten. “Burada, burada” diyorlar bana. “Gir orada. Büyük velî içeride içeride...” diyorlar. Ben de heyecanlandım. Büyük velîyi göreyim diye, iki camekânlı kapıyı ittim içeriye girdim. İçeride bir oda, geniş mi geniş, kimseler yok. Bir de baktım dip tarafta Tâhirü’l-Mevlevî Hazretleri entarisiyle oturuyor. Beni görünce ayağa kalktı. Gülerek bana doğru geldi. Ben de ona doğru koştum, odanın ortasında onunla kucaklaştık. Ben heyecanla uyandım. Rüyada onu görüşüm benim içime öyle bir tatlılık, öyle bir hoş eda bıraktı ki onu tarif edemeyeceğim.

Merhum büyük bir şairdi biliyorsunuz. Kocaman bir yazma dîvânı vardı, kitapları arasında Dâru’ş-Şafaka Kütüphanesi’ne kondu. Aynı zamanda Tâhirü’l-Mevlevî çok nüktedan ve zeki bir zattı. Hemen aklıma gelen şu meşhur nükteyi anlatayım müsaade ederseniz.

1935 senesinde onun maiyetinde Kuleli’de staj gördüğüm zamanlarda, okulun öğretmenleriyle birlikte öğle vakitleri bazen okulun önündeki çınar ağacının altında oturur, yemek yer kahve içerdik. Kuleli’nin Sadık Bey isminde bir doktoru vardı. Yine bir gün yemekten sonra bahçede oturuyorduk, Tâhirü’l-Mevlevî’nin yanına geldi orada birçok öğretmen de vardı, bendeniz de Tâhirü’l-Mevlevî’nin yanı başında oturuyordum. Nef’î’nin şu ünlü hicvini okudu:

Tâhir Efendi bana kelb demiş
İltifatı bu sözde zâhirdir,
Mâlikî mezhebim benim zira
İtikâdımca kelb tâhirdir.

Tabii ki merhum Tâhirü’l-Mevlevî durumu hemen anladı ve dedi ki; “Vallahi Sadık Bey, köpeğin ‘tâhir’ olup olmadığı hususunda ihtilaf vardır. Ama ‘sadık’ olduğunda kimsenin şüphesi yoktur.” O zaman herkes bu hazırcevaplığından dolayı şaşırdılar büsbütün kahkahaları bastılar, doktor da mahcup oldu yaptığı şakadan.

Tâhirü’l-Mevlevî hakîkaten çok eşsiz bir insandı. Kibar, bilgili, şair, beş vakit namazında, sonra hacca da gitmişti. Hemşiresiyle beraber oturuyordu. Hemşiresi Gülistan Hanım da öyle tahmin ediyorum ki saraylıydı. Saraylı olduğu için -belki de Çerkes’ti, kendisinden bir şey duymadım fakat- kibarlığın, insanlığın örneğiydi her ikisi de.

Tâhirü’l-Mevlevî evini de Dâru’ş-Şafaka’ya vakfetmişti, kitaplarını vakfettiği gibi. Hazret’in vefatından sonra hemşiresi Gülistan Hanım’ın karşısına bir avukat çıkmış, kitapları Dâru’ş-Şafaka’ya vermişler ama birçoklarını sahaflarda satılırken gördüm. Kitaplarının üstünde onun bir Mevlevî sikkesiyle mührü bulunurdu. Farsça bir iki kitabını da sahaflardan ben aldım. İşte kıymet bilmeyen yerlerde bu şekilde gidiyor. Çoluğu çocuğu yoktu, evlenmemişti. Onun için hemşiresi vardı, başka kimsesi yoktu.

Efendim, bir gün Tâhirü’l-Mevlevî merhum Esad Muhlis Paşa’dan bahsediyordu. Bize sordu “Kimdir bu Esad Muhlis Paşa?” diye. “Efendim, Esad Muhlis Paşa şairdir” dedik. Bu Ayaşlı, Abdülhamid devrinin tanınmış paşalarından aynı zamanda şair bir adam. Fakat nev-i şahsına münhasır, yani kimseye benzemeyen bir adam hakîkaten. Çok enteresan taraflarını anlattı. Şiirleri arasında şöyle bir beyit var:

Laf-ı da’vâ-yı enâniyyet ne lazım âdeme,
Herkesin âlemde bin mâfevki bin mâdunu var.

Ne kadar güzel, yani kimseye benlik davası etmek yakışmaz. Ben şuyum, ben buyum, ben şu mevkideyim. Şöyle zenginim yahut şöyle tanınmış bir adamım demek, benlik dava etmek, yakışmaz. Çünkü herkesin dünyada bin tane mâfevki var, üstünde bulunan insanlar var, bin tane de aşağısında bulunan insanlar var. Kişi kendini üstün görmemelidir. Hakîkaten bu söz, çok güzel bir düstur. Eski Fransız generallerinden birisi yükselmiş, büyük bir mevkiye gelmiş. Onun da iki oğlu varmış, bunlar da en tanınmış kumandanlar olmuşlar. Evinde de bir gardırobu varmış, zaman zaman o yüksek mevkideki oğullarını çağırır o gardırobu açar içinde eski, kullanılmış hamurlu bir önlüğü onlara gösterip dermiş ki; “Sakın ha, kendinizi bir şey zannetmeyin, benim babam şu gömleği giyen bir fırıncıydı, ben bir fırıncının oğluyum”. Şimdi laf-ı da’vâ-yı enâniyyet... Bazısı yüksek mevkide bulunmuştur, bazısının soyu tanınmıştır.

Tâhirü’l-Mevlevî’nin anlattığına göre; bu Esad Muhlis Paşa, tıraş olduğu zaman bunun bir kâhyası varmış. Kâhya ayna tutarmış berber de paşanın sakalını kesermiş yani düzeltirmiş, sakallı adam. Berbere hitap etmiyor. “Kâhya söyle berbere sakalımın şu tarafını kessin”. Çünkü bir paşanın ona hitap etmesi, küçüklük onun nazarında, bakın şimdi benlik davası... Hani sen, Laf-ı da’vâ-yı enâniyyet ne lazım âdeme / Herkesin âlemde bin mâfevk-i bin ma’dûnu var, diyordun, yaşasana!

Esad Muhlis Paşa Erzurum’a vali tayin edilmiş. Efendim, Erzurum beyleri onu karşılamışlar, şehirde ikramlar, izzetler... Tanınmış beylerden bir tanesi de bunu evinde misafir ediyor. On beş gün o misafir olduğu evde ev sahibini çağırıp da “Çok teşekkür ederim, bana ikramlar da bulundunuz” demiyor. Ev sahibi kuşkulanıyor “Acaba ben, Paşa’ya karşı bir suç mu işledim ki hiç benim hatırımı sormuyor?” diye. Durumu kâhyaya iletiyor. Kâhya da “Peki Paşa’ya sorayım” diyor. Kâhya, Esad Muhlis Paşa’ya ev sahibinin tereddütlerini iletince, Paşa; “Yahu demiş, ben ilk gece geldiğim zaman ona çizmelerimi çıkarttırdım, daha ne istiyor?” Anlayabildiniz mi? Şimdi biz bunları çekiştirmek için söylemiyoruz. İnsan karakterinin ne kadar değişik olduğunu anlatmak için arz ediyoruz.

Tâhirü’l-Mevlevî’nin söylediklerini aynen size aktarıyorum. Esad Muhlis Paşa bir aralık Edirne’de vali. O zamanlar valiler şimdiki gibi otomobillerde gezmezler, faytonlara binerlermiş. Bir gün bu, bir yere gidecek, tam arabaya bindiği sırada atlardan birisi afedersiniz tabii ihtiyacını yapıyor. “Vay diyor, arabacıya neden bu hayvanlara daha evvel tabi ihtiyacını yaptırmadın da benim huzuruma getirdin de huzurumda yaptı. Bu adamı ve hayvanları Edirne’nin Dimitoku’na sürün” diyor. Böyle garip adam, bu Esad Muhlis Paşa. Şimdi bu benlik davası ama kendisi temiz, dürüst iyi vazifeler yapıyor. Hırsız değil, bir benlik davası. Yine bir gün Bakırköy’de istasyonda giderken karşıdan tren geliyor. Atının üstünde yavaş yavaş ilerliyor, tren karşıdan geliyor. Seğirtmek yakışmaz yani koşmak vezirliğe, paşalığa yakışmaz diye aheste aheste atının üzerinde gidiyor. Neredeyse ezilecek yani. İşte benliğine yenik insanlar böyle oluyor.

Tâhirü’l-Mevlevî ile ilgili kırık dökük hafızamda kalanlar bunlar.

Güncelleme Tarihi: 20 Haziran 2020, 00:51
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26