banner17

Şayegan Ekber Ahmed neyi göremiyor?

Cihan Aktaş'ın Müslüman Dünyanın yeni sofistleri ile ilgili önemli bir yazısını Mahremiyetin Tükenişi kitabından ç-alıntılıyoruz.

Şayegan Ekber Ahmed neyi göremiyor?

Süpermarketler, çağdaş harikalar diyarı diye de tanımlanıyorlar. Ancak bu harikalar diyarında hakikat, illüzyonlarla örtülmüştür. Dolu çantalarla eve vardığınızda, gerekli şeylerin çoğunun alınmamış olduğu ortaya çıkıyor. Alınmamış değil, alınamamış.

Bir çok şey süpermarketteyken gerekli görünmüşken, evde, bunca süslü paketin ne kadar gerekli olduğu önemli değildir. Çünkü süpermarket sunduğu zengin görüntüyle, insanlarda uygar insan kimliğiyle birlikte oluşturduğu pratik olma ve vakit kazanma hissiyle, modern kentlerin uğranılmadan edilemeyen bir alanı durumundadır.

Postmodern yazın, süpermarket yazınıdır. Süpermarket yazarları ise bir bakıma yeni sofistlerdir. Okunurken bu yazılar yalancı bir doygunluk sağlarlar. Bu yazılarda gerçek önemli değildir, dil oyunları öne çıkmaktadır. Süpermarket yanınızda yörenizdedir.

Süpermarket yazılarının yazarı için gerçekle uğraşmak yerine "her şey olur" deyip geçmek daha doğrudur. Böyle yazılar, okuduktan sonra insanda yalancı bir doygunluk oluşturursa da önemli sorulara cevap verilmiş olmaz. Belki bu yazılar soru işaretlerini yok etmek için kullanılıyor, "ilkesizlik ilkesi' ile, o da olur bu da. Her şey olur, başka oluşumlar postmodernler için mesele değil; ama, önemli olan hakikat arayışı da değil. Giddens'in "uygar ilgisizlik" dediği durumun (Modernliğin Sonuçları, sf. 76.), kendi hayatından (nefsinden) başkasına duyulan kayıtsızlıkla neticelenmesi an meselesidir. "Batı şekülarizmi" güzel hayat"ın anlamına dayanak oluşturan tanımların, esas olarak hedonizm, kendini tatmin ve tüketim olduğu kültürel bir dalgadır. İnsanlık, bundan daha farklı bir şey olmalı. Nefsine düşkün, hedonist, tüketime yönelik bir toplum, dünyaya ahlaki bir motif sunamaz." Bunu, Zbıgnıew Brzezınski söylüyor ve devam ediyor: "Ahlaki bilincimiz tüketicilik yüzünden, sanki süpermarket raflarında birbirleriyle rekabet halindeki mallar karşısındaymışız gibi bütün değerlere gösterdiğimiz eşit ölçüde kayıtsızlık yüzünden çürümüştür."

Süpermarket sembolünde ifadesini bulan modern yaşama tarzında ahlaki bilinç, ahiret bilincinin yitirilişine bağlı olarak yok oluyor. Ahlaktan çok sözediliyor ama, artık bir ahlaki bilinç kurmanın dayanakları müzeler, akademik incelemelerde ve edebi metinlerde çözülmeye terkedilmiştir.  Andre Mâlraux, "Bizim Batı medeniyetimiz, hayatın anlamı nedir sorusuna bilmiyorum cevabını veren tek medeniyettir" diye yazıyordu. Anlamın yitirilişinden değil de yokluğundan sözediliyorsa, dolayısıyla yeniden anlam üretilmesinin yolları kapalıysa, varılan kriz noktasında dil oyunları, kelimeler, süpermarket mutlulukları... yitirilen anlamın yerini tutacak bir cevap olmak üzere harekete geçerler. O anlarn yeniden inşa edilmeye çalışılır ama hangi temel üzerine?.. Anlam derinliği için kimsenin dil oyunlarını çözecek, söz labirentlerinde bir çıkış yolu bulacak hali kalmamıştır, Hayatın anlamını bilmeyen bir çıkış yolu bulmak için kime ne öğretebilir ki?.. Hiç bir muteber bilgi yetmez. Laboratuvarlarda elde edilen her bilgi, elde edildiği anda çoktan eskimiş ve tükenmiştir. Belki, anlam arayışı, hakiki ve ciddi bir kaygı olmaktan da çıkmıştır. Görüntüyle hakikat arasındaki mesafe, büyürken, anlam da kırılmaya uğramakta, dil oyunlarındaki iddia aynalı gökdelenlerle, elektronik babil kuleleriyle sonuçlanmaktadır. Bilgi zenginliğinin, bilginin kötüye kullanımıyla sonuçlanması, sıradan bir sonuç durumundadır.

Süpermarket yazıları

Süpermarket tarzı yazıda çok şey var ama tüketimin sınırı yok, açlığı vardır. Okunanlar ne kadar renkli olsa da, ihtiyaç duygusunu bir türlü yatıştırmıyor. Bilgi despotizminin bir türü. Çok bilgi var. İsimler, yerler,tarihler, tanımlar, kavramlar... Ama, yazıyı okuyana, kafasındaki soru için genellikle pek yararı olmuyor bunların. Veya, televizyon ekranında olduğu gibi,harika, olağanüstü, şahane, "şok" açıklamalar: Şok açıklama: Rüşveti peşin aldı, Gülüm Süt'ü sattı. Pek de önemi olmayan başka şeyler de çok önemli açıklamalar olarak satışa sunulur. Önemli olan satış değil mi? Süpermarket yazıları, Tolstoy'un yüzyılın başlarındaki şu tespitine çok uyuyor: "Şeytanın gücüne yenilen yazarların ürünleri..." (Sanat Nedir, sf. 21.Thomas Mann'ın sanatçı kahramanı Tonio Kröger, bu yazarların eserleri karşısındaki duygularını "bilme tiksintisi" diye nitelemişti. Ve yüzyılın sonunda "düşünüyorum o halde varım"ın yerini, "eğleniyorum, bununla belki de var olabilirim" ifadesi alıyor. Postmodern yazarlara ait metinlerde, bir çöküş çağında tutunacak tek şey olarak "güzellik" öne çıkarılıyor. Baudrillard, postmodernizmin, anlamın bulunmasının mümkün olmadığı bir dönem olduğunu söyler. Postmodernizm "boşluk ve acıya verilen bir yanıt" olarak algılanırken, yapılacak tek şey parçalarla oynamaktan ibaret kalmaktadır, ilerleme yok ama hareket vardır. Artakalanlarla yaşama girişimi veya mecburiyeti... Hayat bireyin benliğinde habire anlam kaybına uğramaktaysa, eğlenme ve tad alma çabası, ayakta kalmanın bir yolu olarak, siz ona "şimdi" istediğiniz gibi yakın olamasanız da, bir imkan görünümünde sürekli yanınızda yörenizdedir. “Daha zengin, daha derin, daha çağdaş bir iç dünyası arayanlar, ekran başına!”

Postmodern edebiyat, dil oyunları çeşitliliğine hoşgörüyü içerir. (Müşteri süpermarketin raflarına elini uzattığında, kendi ilgisine hitap edecek paketler bu tâbirimiz dil oyunları, anlamlara yönelik tuzaklar kurmayı kolaylaştırır. Mesela, “İslamiyet de iyi bir dindir” diye başladıktan sonra, karmaşık cümlelerin labirentine sığınarak, “dil oyunları” yaparak çarpıtmalar birbirini izler.

Dindarım, dinci değil!

TRT televizyonunda “kendini laikliği korumaya adadığını” vurgulayan yüksek makamlarda görevli bir şahsiyetin şu ifadelerinde olduğu gibi: “Dindarım dinci değilim, Müslümanım İslamcı değilim.” “İyi ki böyle kişiliklerimiz var” diyor programın sunucusu, önemli şahsiyeti gönderdikten sonra. Şu yıllarda eskiden dine pek de sıcak bakmadığı düşünülen pek çok şahsiyet, İslamiyet’in güzel bir din olduğunu vurgulayarak konuşmaya başlıyor. Ama “dindarlığın belli edilemeyeceğini”, “dindarlığın apayrı bir konu olduğunu” sözlerine eklemeyi ihmal etmiyor.

Son yıllarda Batılı okullarda okumuş bazı Müslüman kökenli aydınlar, postmodernizmin çıkarımlarından da yararlanarak postmodern bir İslam anlayışını gündeme getirmeye çalışıyorlar. Ancak bunu yaparken, satır aralarında modernist bir zihin yapısına sahip oldukları ortaya çıkıyor. Gerçek şu ki Müslüman kökenli aydınların postmodernizmi tutarlı ve inandırıcı olamıyor. Modernizmin bunca güdümündeyken, onu aşıp da nasıl postmodern bir bakış açısına sahip olabilirsin? Kaldı ki, bu aşmayı gerçekleştirmek bile çoğu zaman modernizmden kopuşu değil, onu tamamlamak ve güçlendirmek üzere yeniden harekete geçmeyi getirmektedir.

İslam’a makyaj yapanlar

Modernist bir zihin yapısıyla postmodern geçinmek ise en çok Müslüman kökenli entellektüellerde rastlanan kişilik bölünmesinin tezahürlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Bu entellektüeller, Müslümanlarla Batılıların uzlaşmasını hedefleyen projeler üretirken, çok geçmeden postmodernizmde varsayılan esnekliği ve çoğulculuğu gösteremez hale geliyorlar. İslam tarihini de modernizmin gözlüğüyle veya antropolojik bir gözle yeniden okumayı da öneren bu aydınların dediklerinin yapılması durumunda İslam’dan geriye ne kalacağı ve Müslümanlara ne olacağı sorusunun cevabı da, galiba onları fazla ilgilendirmiyor.

Modernizm de postmodernizm de hakikat ölçüsünün alabildiğine daraltıldığı, hakikatin baskı altında tutulduğu çerçevelerdir. Ne modernizmin ne de postmodernizmin hakikatin bilgisini arayan insanı doyurabilecek yeterliliği vardır. Kaldı ki modernizm, kendi kurduğu insani kimliği ayakta tutmaya yarayacak zaruri kaynakları sağlamakta da başarısız olmuştur. Dini ahlakı küçümseyen ve öznel bir boyuta indirgeyen modernizmin, bu ahlakın yerini tutmak üzere insana gerekli düsturları sağlayamaması, onu dünyevileştirerek, içini boşaltarak kullanmak üzere dinin ve geleneklerin değersizleşmesi? noktasına getirmiştir ki bu, postmodernizmin bir açıklamasıdır. Bu durumda postmodernizm, radikalleşen modernizmden, veya kapitalizmin yeni evresi içindeki bir uğraktan başka bir şey değildir.

Postmodernizm, işte sen busun!

Postmodernizm sadece modernizmi tartışmakla kalmıyor; “büyük ve kapsayıcı anlatılara” karşı yola çıktığı için İslamiyet’i de sorguluyor. Mekanikçi felsefeyle ifade edilen, bütün gizemsel izlerin doğa felsefesinden silinip atılmasındaki zorlamaydı. (Westfall, sf. 167) Postmodernizm, bu gizemsel izleri yeniden kurma, dolayısıyla dünyaya büyüsünü yeniden kazandırma iddiasına sahip çıkıyor. Bu söylem modernlere kendilerine çeki düzen verme şansı tanıyor. Bir sürekliliğe şemsiye tutuyor. Müslümanlarda ise, medeni kültürel miraslarının değerinden şüpheye düşürücü bir eğilim şeklinde tezahür ediyor. Müslümanların kendi kültürlerine olan güvenlerinin zayıflaması, bütün insani değerlere, inanç esaslarına ve yüce prensiplere şüpheci bir gözle bakmaya başlamaları söz konusu oluyor. Çünkü nihai olarak postmodernizm, modernizm yolunda atılmış nihilist bir adımdır.    

25697Ekber S. Ahmed’in yazdıklarını okurken, ilk bakışta postmodernist yazının muğlaklığıyla yüzyüze geliyorsunuz. Buna göre, belli bir gerçek yok. O da doğru bu da. “Her şey olur” veya, o da doğru olabilir bu da. Ancak metinler okunup bittiğinde, Ahmed’in asıl olarak modernizmi yücelttiğini anlıyorsunuz. Postmodernizmin muğlak üslubuyla, Müslümanlara “İslamiyet iyi bir dindir, elbette öyle; ama modernizm karşısında geri kalmıştır, çağdışıdır; çağa uymak için reforma tabi tutulmalıdır” demek, daha işe yarar sayılıyor artık. S. Ahmed’e göre Müslüman liderler “sevgi eşitlik hoşgörü” gibi değerleri sırf Batı ile ilişkili diye reddediyorlarmış... Kim yapıyormuş bunu, “Müslüman lider” yoksa Saddam mı? “Sevgi, eşitlik, hoşgörü” gibi değerlerin görünüşte bile olsa Batı ile ilişkili olduğu nereden belli?... İnsanlar artık gelişkin kurumlara sahip olmanın, sevgi, eşitlik, hoşgörü gibi değerlere de sahip olmak anlamına gelmeyeceğine inanıyorlar. Bosna adım adım felakete giderken Batılı liderler ne yaptılar ki? Amerikalı yöneticiler, “Sırpların bu savaşı kazandığını kabul etmek gerekir” dediler. “Medya moğolları Bağdat Kapısında” diyen E. S. Ahmed de, her şeye rağmen Batı medyasının gözlüğünü kullanmayı tercih ediyor. Okumayı sürdürürken, yazarın katıldığınız fikirlerinin aslında hiç de katılamayacağınız kaziyelere dayandırıldığını farkediyorsunuz. Veya uygun gelen bir görüşün birdenbire nasıl da size yanlış gelen bir muhteva kazandığını görüyorsunuz.

Demokrasi ve İnsan Hakları masalı

Octavio Paz, Yalnızlık DolambacıEkber S. Ahmed, Yeni Dünya Düzeni’nin değerlerini telkin ediyor Müslümanlara: Demokrasi ve insan haklarını... Ve tabii, bu değerlerin zaten İslamiyet'de de var olduğunu, müslümanların İslamiyet’i yeni bir gözle okuyabilmeleri ve “İslamiyet’i çağa uydurmaları” durumunda bu değerleri kavrayacaklarını kaydederek, devam ediyor. Müslüman toplumlarda, Batı eğitim kurumlarında yetişmiş, İslamiyet’i pek bilmeyen ve merak etmeyen entellektüeller, İslamiyet’ten kaynaklanan düşünce ve inançları geçersiz sayıyor ve toplumlarının yapısını Batı’nın güçlülüğünü ve haklılığını doğrulayacak bir tarzda Batı’da öğrendikleri kuramlara uydurma gayretine düşüyorlar. İşte, Daryuş Şayegan da Yaralı Bilinç’te, (Müslüman) Doğuya kendini toparlama, öz dinamikleriyle kendisi olarak varolma hakkı tanımıyor adeta ve başta İslamiyet olmak üzere, doğulu uygarlıklara, miatlarını doldurmuş sayarak belirgin bir horgörüyle yaklaşıyor. İslamiyet’i ve bütün doğulu uygarlıkları ya yok olup gitmeye ya da tam anlamıyla Batıya adapte olmaya mahkum eden; varlığını aydınlarının Doğuyu, İslam’ı tam anlamıyla temsil etmekteki yetersizliğine ve gayretsizliğine borçlu bakış açısının tipik bir örneğini temsil ediyor. Bu bakış açısına göre Batılı paradigmalara uygun düşmeyen hiçbir dünya görüşünün ve kültürün, hiçbir geleneğin özgürlük talebinde bulunmaya hakkı yoktur. Böylesi talepler bir yanılsamadan ibaret kalmaya ve pratikte başarısız olmaya mahkumdurlar.

Octavio Paz
Octavio Paz

Octavıo Paz’ın Güney Amerika ülkeler için 25695yaptığı çözümlemeleri Doğu uygarlıklarına giydiren Şayegan’ın, Paz’ın görüşlerinden ve özellikle Yalnızlık Dolambacı’ndan oldukça etkilendiği anlaşılıyor. Ancak, Şayegan’ın kendi toplumuna bakışı, Paz’ın Güney Amerika ülkelerine bakışındaki anlayış ve yakınlıktan yoksun. Şayegan Müslüman ve Doğulu, daha temelde modernleşememiş toplumların bilinçlerinde bir yaralanmadan sözedilecek olursa eğer, bu yaralanmanın modern idrakin -modernite'nin- hakikati ikiye bölerken bilinci de bölen ve varlığı parçalayan mevzilenişinin neticelerinden biri olduğu gerçeğini ihmal ediyor. Şayegan’ın belli bir birikime sahip olduğu, zaman zaman önemli tespitlerde bulunduğu inkar edilemese de, bu birikimi ve doğru tespitleri, yazarın Doğulu olmaktan duyduğu sıkıntının karanlığında değerini yitiriyor ve çağdaş Batı felsefesinin bir özelliğini yansıtarak sofistik bir mahiyet kazanıyor. Zengin bilgi yükü, habercilik, süsleme ve vitrin gücü; iflas eden modern Batı felsefesi,bunlarla ayakta kalmaya çalışıyor. Gerçeği düşünceden, düşünceyi de hayattansoyutlayan Atina sofistlerinin mirasçısı olan Batı Felsefesi, hayatımızın ve ölümümüzün anlamları üzerine bizi aydınlatmakla görevli olmadığı gibi, bununla irtibatlı problemleri çözme gibi bir işleve de sahip değildir. Batı Felsefesindeki sofistik eğilimi “tiranlığın ilk belirtisi” diye tanımlayan Garaudy, Batı Felsefesi hakkında da hayatın diğer bütün boyutlarını körelten ya da yıkan bilimci ve teknokratik bir totaliterizmden insan kurbanlar isteyen acımasız bir tanrı haline gelmemiş tüm kültürleri bilinçlice dışlayarak yalnızca Batılı gelenek ile yetinir” diye yazıyor.

 

Daryush Shayegan
Daryush Shayegan

Şayegan kaçak güreşiyor

Şayegan ise çözülmekte olan modern Batı uygarlığını kutsallaştırıyor ve mutlaklaştırıyor; Batı modernizmine köktenci eleştiriler yönelten Guenon ekolünü küçümsüyor; bu arada İranlı genç için Micheal Jackson’lı, Prince ve Madonnalı bir dünyanın “İmamların çilelerinden daha elle tutulur” olduğunu öne sürüyor. Şüphesiz bütün dünyada olduğu gibi İran’da da nedenini bilmeden Micheal Jackson’a ve diğer “megastarlara” hayran olan, en azından bunlara hayran olması gerektiğini düşündüğü için hayran olan gençler vardır; ancak her şeye rağmen bu ülkede “imamların çileleriyle” ilgilenen gençler de vardır. Kültürel bir derinlikten ve birikimden, kimliği için gerekli bir arka plandan yoksunluk yüzünden şovu yücelten bir dünyaya yönelimi geçerli kılmak için, dışa bakışı olduğu kadar içe bakışı da önemseyen hatta dışa sağlıklı bakabilmek için içe bakışı zorunlu bulan İslamiyet'in vazettiği bütün değerleri ve birikimi yadsımak ve olumsuzlamak gerekir. Şayegan tipik bir Batıcı “üçüncü dünya aydını” gibi hala elle tutulurun, laboratuvarda denenebilirin peşinde. Doğunun tükenmişliğine ilişkin görüşlerini sistemleştirmede pek bel bağladığı paradigmaların sürekliliği konusunda Batılı aydınların tartışmalarına değinmektense kaçınıyor. Batı'daki bütün sakatlıkları, bütün marazi oluşumları büyük bir hoşgörüyle görmezden geliyor. Batılı paradigmaların vazgeçilmez saydığı zincirine mahkum ediyor bizleri ama bu paradigmaları oluşturan felsefenin yol açtığı felaketlere ancak ima yoluyla değinmekle kalıyor. Oysa ki bilgisayar hesapları gibi, paradigmalar da yanılabilir ve “inançları” kontrol etmekte yetersiz kalırlar.

İslamcı aydınlar da bazen vakitlerini ve enerjilerini sahte bir enteIektüalizm içinde, kelime oyunlarıyla, söz labirentlerinde dolaşarak israf ediyorlar. Böylece postmodernlerin arta kalanlarla yaşama girişimine katılmış oluyorlar. Postmodernizmin “tarihin içeri alınması” iddiasının, bir biçimler ve semboller repertuarıyla kanıtlanmasına vesile oluyorlar.

Kelimelerin görkemine sığınılarak sürdürülen bir oyuna ucundan kıyısından katılmakla, hakikatin bilgisinin o mesuliyet yükleyen sahasından uzak düşüyorlar. Hayatlarıyla inançları arasında açılan mesafe genişliyor ve inançları bu inancı yadsıyanların konumlarını güçlen-diren her hangi bir unsura dönüşüyor. Bu arada liberallerden, inançsızlardan farklı olarak dindarların neyi teklif ettiklerini anlamak giderek zorlaşıyor. Dilleri karmaşıklaştıkça çözümleri anlaşılmaz hale geliyor, çözümleri anlaşılmaz hale geldikçe dilleri daha bir karmaşıklaşıyor. Bu labirentlerde bir çözüm umudu uyandıracak süslü ifadeler peşinde koşturulurken, ahiret bilinci çözülmeye uğramaktadır. Kelimeler hakkında tartışmaktan öte gidilemezken, cümlelerin görkemi anlam arayışına öncelenirken, ruhi ve ahlaki niteliklerin idraki yitirilmektedir.

 

 Cihan Aktaş, Mahremiyetin Tükenişi, Nehir Yayınları, 1995

Fatma Ünal ç-alıntıladı

Güncelleme Tarihi: 22 Mart 2018, 13:13
YORUM EKLE
banner8

banner20