banner17

Samet Doğan: 'Şam'da Bir Fatiha Macerası'

''Başından omuzlarına kadar inen beyaz örtüsü, bembeyaz cellabiyesi ve hepsinden daha aydınlık yüzü. İnsanı olduğu yere çivileyen bir hüznü vardı Şeyh'in. İlk gördüğüm an, ben bu yüze inanmıştım.'' Sancaktar dergisinin tanıtım sayısında Samet Doğan'ın kaleme aldığı ''Şam'da Bir Fatiha Macerası''nı alıntılıyoruz.

Samet Doğan: 'Şam'da Bir Fatiha Macerası'

2012 yılında, Sancaktar dergisi kısa ömürlü bir gazete olarak hayatımıza girdi ve çıktı. Derginin kapak başlıkları ve tanıtım reklamları dikkat çekmişti fakat derginin kendisi aynı derecede etkili ve uzun ömürlü olamadan hayatımızdan ayrıldı.

Ben de derginin tanıtım sayısını almış, sonraki sayıları pek takip etmemiştim. Fakat tanıtım sayısında okuduğum bir yazı, zihnimde sağlam bir yer etmişti. Yazının başlığı "Şam'da Bir Fatiha Macerası", yazarı ise Samet Doğan. Bu yazıyı internette arasam da bulamadım. Birkaç kişiye sordum, müspet cevap alamadım.

Geçen günlerde evin içinde, eski eşyaları karıştırırken, araya sıkışmış olan bu dergiyi gördüm ve hemen yazıyı açıp bir daha okudum. 

Bu güzel yazıyı, hem kaybolmasın hem de ilgililere ulaşsın amacıyla sitemizde alıntılıyoruz. 

ŞAM'DA BİR FATİHA MACERASI

Şam'ı ve insanlarını ne çok özledim. Kaç yıl oldu gitmeyeli? Şimdi bakınca, güzel anılar ve kurduğum dostluklarla hatırlıyorum o toprakları. Selimiye, Rukneddin, Bab-ı Şarki... Özellikle Tevbe Camii'nde yaşadığım günler ne çok etkilemişti beni. Ruhuma dinginlik veren, o zamanlar tutulduğum olağan üstü aşk halini kim bilir bir daha ne zaman yaşayabileceğim?

Bazı şehirlerin gizli cepleri olduğuna inanıyorum. Şu, ninemin el örgüsü yeleğinin iç kısmına sonradan iliştirdiği gizli cepler gibi. Bu ceplerde, insanların yol haritaları, yaşam sırları gizlidir. O sırları bulmak için şehre tam anlamıyla teslim olmak ya da kalbin en saf halini şehre yansıtabilecek kadar şanslı bir insan olmak gerekir. Doğu’nun şehirlerine dokunabilmek ise her yiğidin harcı değildir. Tüm modern oluşlardan sıyrılıp, kalbini tınılı seslere açmalıdır insan. Çünkü kadınları gibi Doğunun şehirleri de peçelidir. Peçenin ardındaki güzelliği görebilmek için şehrin mahremi olmak elzemdir. Şehre kendini sevdirmek için kalbi maneviyatla süslemeli, sokaklarda oynayan çocuklarla dostluk kurmalı ve duvarlarının, çiçeklerinin, havasının efsununa kapılmayı beklemelidir insan.

İnsanı olduğu yere çivileyen bir hüznü vardı Şeyh'in

Şam'da bulunuşumun ilk yılında, bilmediğim sokaklara dalıyor, düşünceli ve uzun yürüyüşler yapıyordum. Arapça öğrenmek için gittiğim enstitüden kaçıp, yaşadığımız sürgün hayatının koyu kirliliğinden sığınabilecek güzel mekânlar arıyordum. Bir sabah erken saatlerde, Şam'ın en uzun caddelerinden biri olan Bağdat Caddesi'nde yürürken farkında olmadan bir araya saptım. Sonradan öğrendiğime göre, başından ortasına kadar uzanan büyük bir mezarlığın olduğu bu sokak, Amara Berraniyye sokağıydı. Eski Arap evlerinin uzun duvarlarının daralttığı sokak insana, masallarda anlatılan Doğunun kalbine dönmüş hissi veriyordu.

Sokakta biraz daha ilerleyince duvarlara bitişik mütevazı bir cami kapısı çıktı karşıma. Üzerinde hat sanatıyla Cami Et-Tevbe (Tevbe Camii) yazıyordu. Kapısına yaklaşınca duyulan Kur'an sesi, adeta kapıda karşılıyordu insanı. Biraz soluklanmak için caminin kapısından içeriye adımımı attım.

Tarihi bir cami olduğu asırlık duvar taşlarından belli olan Tevbe Camii, yazın kavurucu sıcağında sığınılacak güzel bir yer diye düşündüm. Caminin iç kısımlarını biraz inceledikten sonra, Kur'an-ı Kerim tilavetinin okunduğu bölmeye geçtim. Bir grup genç sıraya girmiş, karşılarındaki Şeyh'e yüksek sesle Kur'an okuyorlardı.

İçimde garip bir yanma hissiyle olduğum yere diz çöktüm. Başı öne eğik, talebelerin tilavetini dinleyen Şeyh, sanki bin dörtyüz yıl öncesinden kopup gelmiş bir ermişe benziyordu. Asırlardır bu camide oturmuş, yerinden hiç kıpırdamamış, zaman ve eşyanın değişiminden hiç etkilenmemiş gibi oturuyordu yerinde. Bir insan, bir mekâna ancak bu kadar yakışabilirdi. Başından omuzlarına kadar inen beyaz örtüsü, bembeyaz cellabiyesi ve hepsinden daha aydınlık yüzü. İnsanı olduğu yere çivileyen bir hüznü vardı Şeyh'in. İlk gördüğüm an, ben bu yüze inanmıştım.

Bir insanın yüzüne bakarak onun safiyetine inanmak, bir insanın kalbine girmek için ilk adımı atmak gibidir. O kalbin bizi içeri alabileceğini kim bilebilir? O kalbe erebilmek için tekkeye kırk yıl odun taşımak, bir ömür yanmak gerekmez miydi? Bense sadece dizlerimi kırıp karşısına oturmuştum.

Günlerce Fatiha Suresi'nden öteye geçemedim

O an içime dolan manevi huzuru anlatamam. Sırası gelen talebelerin Kur'an'dan bir sayfa okuduktan sonra selamını verip gittiğini fark edince Şeyh'le yüz yüze gelmek için heyecanla sıraya girdim. Orada bulunan son öğrenci de dersini verdikten sonra edebiyle izin isteyerek bölmeden çıktı. Önüne geldiğimde Şeyh yüzüme bakmıyordu. Kısa bir sessizlikten sonra elini dizine vurarak başlamamı işaret etti. Nereden başlayacaktım ki? Ağzımdan belli belirsiz, "ben yeniyim" cümlesi çıktı.

Şeyh, gözlerini yerden kaldırıp yüzüme dikti. Hafif bir tebessümün ardından Fatiha Suresi'ni okumaya başladı. Ben de ardından onu tekrar ediyordum. Elhamdulillahi Rabbil Âlemin. Hamd, yalnızca âlemlerin Rabbi olan Allah'aydı...

Fatiha Suresi'ni Şeyh'le birlikte tekrar ettikten sonra izin isteyerek huzurundan ayrıldım. Gece boyunca Şeyh'in dudaklarından ayetlerin aşkla dökülüşünü düşündüm. Hamd, ancak âlemlerin Rabbi olan Allah'aydı...

Sabah ezanı okunmadan yatağımdan fırlayıp evime bir hayli uzak olan Tevbe Camii'ne gittim. Yine sıraya girdim. Yine aynı duygulara kapıldım. Bu günlerce sürdü. Yalnız ben bir türlü Fatiha Suresi'nden öteye geçemiyordum. Hamd, ancak ve ancak âlemlerin Rabbi olan Allah'aydı.

Bir ayın sonunda artık Fatiha Suresini geçemeyeceğimi düşünmeye başlamıştım. Anlaşılan Şeyh beni sevmemişti. Ona gitmeyi bırakmam için beni zorladığını düşünüyordum. Yüzüme bakmıyor, okuduklarımı sanki dinlemiyordu bile.

Her geçen gün benim için büyük bir yüke dönüşmüştü. Şeyh, her sabah sıraya giren gençleri dinliyor, yanlışlarını düzeltiyor ve benden sadece Fatiha Suresi'ni dinleyip huzurundan gönderiyordu. Camide hiç kimse benimle ilgilenmiyor, Şeyh bana bir kez olsun gülümsemiyordu. İkinci ayın sonunda artık dudaklarımın şekli değişmişti. Ağzımdan çıkan her cümle Fatiha Suresi makamında çıkıyordu. Şeyh'in gösterdiği gibi lam harfini telaffuz edebilmek için elimle dilimi tutup damağıma dokundurmaya çalışıyor, aynanın karşısında mimiklerimi, harflerin çıkış şeklini inceliyorum. Hamd, sadece âlemlerin Rabbine mahsustu...

Yüzüne ba­karak inanmıştım ona; artık bir ömür önünde diz kırıp Kur'an okuyabilirdim

Üçüncü ayda artık tükenmiştim. Caminin kapısına kadar gidiyor ama içeri girmeye cesaret edemiyordum. Her yeni gün mutlak bir yenilginin başlangıcıydı benim için. Ruhum paramparça olmuştu. Fatiha Suresi'nin tüm damarlarıma işlediğini, benliğimi kontrol etmeye başladığını hissediyordum. Şeyh'le konuşmayı, bu durumu artık sürdüremeyeceğimi kaç kez ifade etmeyi denesem de cesaret edemiyor, geri dönüyordum.

Neredeyse okulu bırakmış, her sabah ezanında Tevbe Cami'nde hazır bulunuyordum. Sakallarım uzamış, gözlerimin altında morluklar belirmişti. Yeni bir dünyaya mı adım atmıştım? Neden pes edemiyordum? Diğer öğrencilerden benim ne farkım vardı? Onlar her gün birer sayfa okuyor, okuduklarını da Şeyh huşu içinde dinliyordu.

Tam yüz gün boyunca, her sabah Şeyh'in önünde diz kırdım. Yüzüne ba­karak inanmıştım ona. Artık bir ömür önünde diz kırıp Kur'an okuyabilirdim. Bir ömür Fatiha Suresi'ni okuyabilirdim. Şeyh'e inanmıştım bir kere. O yüzde adaletsizliğin eserini görmüyordum. Artık Fatiha'yı her okuduğumda ayrı bir mana, ayrı bir tat almaya başlamıştım. Şeyh başka sureye geçirmese de, Fatiha Suresi benim için bir zikir olmuştu. Hamd, her zaman Allah içindi...

Her kim Fatiha'yı tam anlamıyla hissederek okuyabilirse…

Yüzüncü günün sonunda, değişik bir şey oldu. Camide farklı bir hava vardı sanki. Şeyh ilk kez yanına oturmam için işaret etti. Vücudumdaki bütün kan beynime hücum etti. Kalbimin sesini kulaklarımda duydum. Ayağa kalkıp attığım iki adım hayatımda yürüdüğüm en uzun yol gibiydi. Sonunda aylardır önünde diz kırıp oturduğumda nereye koyacağımı bilemediğim ellerim Şeyh'in ellerinin içindeydi. Fatiha kadar büyük bir huzur çökmüştü üzerimize. Bu kez gençler yan yana sıraya girmiş hepsi de neşeyle beni tebrik ediyor, kalbi bir dostlukla bana tebessüm ediyorlardı. Sanki bir rüyada gibiydim. Yüzüncü günün sonunda, Fatiha Suresi'nden Asr Suresi'ne geçmeyi başarmıştım.

Şeyhim, âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd ederek tebessümle konuştu: "Fatiha Suresi, Kur'an'ın anahtarıdır. Hem mana olarak hem de teknik olarak böyledir. Her kim Fatiha'yı tam anlamıyla hissederek okuyabilirse, Kur'an artık ona açılmış demektir. Fatiha suresinde bulunan harflerin hepsi de Kur'an-ı Kerim'de mevcuttur. Sen ki, bu harflerin hepsinin de hakkını vermeyi sabırla basardın. Burada gördüğün kardeşlerin, Şam'ın en ünlü hafızlarındandır. Sen de en az onlar kadar kendini verdin. Allah mübarek etsin evladım."

Heyecanlı dudaklarımdan yine o cümle döküldü. Hamd sadece...

Samet Doğan, Sancaktar gazetesi, 30 Temmuz 2012.

 

Alıntılayan: Mehmet Erken

Güncelleme Tarihi: 08 Aralık 2016, 13:35
YORUM EKLE
YORUMLAR
Okuyucu
Okuyucu - 2 yıl Önce

Gerçekten insanın içine dokunan bir yazı. Alıntılayanın ve yazanın ellerine sağlık. Yazarımızın ve okuyanların gerçekten hakkiyla hamd ve şükür edebilmeleri duası ile...

Tayfur Kayalar
Tayfur Kayalar - 2 yıl Önce

Yazıyı çok içten buldum.Ve çok sevdim.Alıntıladığınız için de teşekkür ediyorum.Saygılarımla.

Bektas
Bektas - 12 ay Önce

Yıllar önce sancaktar da bu yazıyı okumuştum, Üzerinden yıllar geçmesine rağmen hiç aklımdan çıkmadı kimin yazdığını yahut başlığını hatırlamıyordum hiç, lakin yazı o kadar samimiydi ki.. Hafızamın zayıflığından muzdarip olan şahsımda yıllardır yer etmişti.Aynı hissiyatta başkalarının olduğunu bilmek yıllar sonra, ve bir vesile ile tekrar karşılaşmak bu yazıyla...Allah sizden razı olsun.

banner19

banner13

banner20