banner17

Safları sımsıkı tutalım cemaat

Büyük bir söz ustasının sesinin çağıltısına katılın istedik; Cahit Zarifoğlu'ndan yüreği ve aklı dirilten bir masal-hikâye ç-alıntıladık..

Safları sımsıkı tutalım cemaat

Kar yağmaya hazırlanıyor. İstedik ki siz de büyük bir söz ustasının sesinin çağıltısına katılasınız. Bu yüzden Cahit Zarifoğlu'ndan yüreği ve aklı dirilten bir masal-hikâye (ç)alıntıladık.

Yürekdede ile Padişah kitabının son sözü, bu çok katmanlı mesel. 'Bu defa para istemez. Alıp götürün evinize.'

Çizimler özel olarak bu metin için Saime Rikkat Çelebi  tarafından çizilmiştir.


Oduncu, Saime Rikkat Çelebi  KÖYÜMÜZE YAĞDI KARLAR

Bir varmış bir yokmuş.

Kuş uçmaz kervan geçmez bir dağın başında bir dağ köyü varmış.

Topu topu yirmi hane.

Her hanede topu topu bir tek tane insan yavrusu yaşarmış.

Boyları uzun kasları zinde.

Sadece bir odadan ibaret olan evlerinde, bir şilte, bir ibrik, bir sahan, bir de ağır mı ağır balta.

Bu yirmi insan, dağlardan odun keser götürürmüş kente.

Ne kadın, ne de çocuklar varmış yanlarında.

Zaten şehirliler kasabalılar da derlermiş ki

- Aman ne garip bir köy. Ne kadar da garip insanları.

Bazan korkarmış şehirliler, kasabalılar bu insanlardan. Ama yine de onlardan alırlarmış odunları.

Bunların getirdikleri odunlar gerçekten düzgün, kuru, hilesiz, hurdasız...

Hiç konuşmazlarmış odun pazarında.

Ancak sorulunca, odunun yükü için bir fiat derlermiş. Yaz kış aynıymış odunun fiatı.

İşte asıl bu yüzden herkes onlardan almak istermiş.

Aradan belki on yıl geçmiş, belki yirmi, bunlar hala verirlermiş odunun yükünü üç liraya. Eğer yük eşek yükü değil de katır yükü olursa üçbuçuk liraya. Halbuki katırların üzerinde belki iki katır odun.

Oysa bu üç lira ile, üçbuçuk lira ile yarım ekmek bile alınmazmış o zaman.

Kimmiş bu adamlar belli değil.

Derlermiş ki yaşları yüze yakın, sakalları yere kadar uzun, gözleri bilgelikle dolu ihtiyarlar.

- Bunlar kötü gidişatın, akıl almaz pahalılığın icat ettiği hayallerdir kafamızda. Yoktur böyle birileri. Ama sizler var sanıyor, hatta onlarla pazarda karşılaşıyor ve onlarla alışveriş ediyorsunuz.

Oduncunun baltası, Saime Rikkat ÇelebiNe derse desin bu ihtiyarlar.

Kasabalılar odun pazarında her gün değilse bile haftada bir iki gün ille de odunun çok az olduğu zamanlarda, karşılarında bulurlarmış onları.

Haydi diyelim ki hayal.

Ama ya ucuz ucuz alıp evlerine götürdükleri ve sobada gürül gürül yaktıkları odunlar?

Bunlar da mı hayal?

Her neyse, gelelim öykümüze.

Yirmilerin yirmi haneli köyünden çok uzaklardaydı bizim köyümüz. Çırçıplak bir arazi üzerindeydik. Yazları çok sıcak, kışları ayaz içinde geçerdi günler.

Temmuzun, ağustosun en sıcak gününde başını altına uzatmak için, bir lokma gölge yapacak bir çalı bile bulamazdın.

Ne küçük sevimli bir dere, ne salkım söğütler, hatta ne de küme küme gölge bulutları gökte...

Kışınsa dondurucu bir ayaz.

Kar dersen, adım başı, her an her yerde.

Bu kış, öyle kış da gelmeden Eylülü bile değildi inan olsun, bastırmasın mı kar!

Oduncu ve köy, Saime Rikkat Çelebi
(+)

Uzak orman köylerinden, şehirden, kasabadan gelecek yakacak odun, depolanacak da, kar yolları tıkayınca bütün kış boyu idareli idareli yakılacak.

Fakat eylül ayında bastırınca kar ve kapayınca bütün giriş çıkış yollarını kalakaldık geçen kıştan kalan bir parça kömürle bir parça oduna.

Yalnız bizim ev mi?

Hayır.

Köyün tümü...

Kara kara düşünüyorlar köyün ileri gelenleri. Bakın şuraya köy kahvesine, oturmuşlar işte muhtar, öğretmen, gençler, rençberler, kocalar yaşlılar...

- Acaba bütün köy derlenip toparlanıp göç mü etsek.

- Çok iyi olur diye atıldı delikanlının biri, yola çıkmadan aç kurtlara haber salalım da bizi bulmak için fazla yorulmasınlar.

Biri dedi ki:

- Kabahat bizim, babamızın, atamızın. Niye dersen daha bindokuzyüzlerin başında yemyeşil orman değil miydi buralar. Kesmeseydiler.

- Onlar mı kesmiş yoksa biz mi?

- Susun lan, diye bağırdı malesef onbeş yaşlarında biri.

Bu sırada ezan okunmaya başladı. Fakat demin bağıran hala bağırıyor.

- Kesin gürültüyü, zihnimiz karışıyor, bırakın da rahat oynayalım piştiyi...

Ne pişticiler, yaşları onbeş-yirmi arası, ne olgun erkekler yaşları otuz-otuzbeş arası, ne de yaşlılar, yaşları  kırkla altmış arası, hiçbiri kımldamadı, susmadı ve kalkıp camiye gitmedi.

Hala birbirleriyle dalaşıyorlar. İşte kahvehane ahlakı. Kumar, bomboş konuşmalar silip götürmüş büyüklerle küçükler arasındaki mesafeleri, sırlı yakınlıkları...

Köyün imamı Ali, ezanı okudu, minareden indi bu kış vakti, buz gibi caminin içi.

Mihrabın hemen önünde, belleri ikiye katlanmış dört ihtiyar.

İmam Ali durdu bunların önüne.

Sesi sanki ince saflar varmış gibi arkasında diri, canlı.

- Safları düzgün ve sımsıkı tutalım muhterem cemaat, aranızda boşluklar kalmasın, aranıza şeytan dalmasın, diye uyardı onları.

Bense henüz onbir yaşındayım. En soldaki yaşlı dedenin kolunun altında durdum ve ellerimi bağladım.

Nasıl soğuk caminin içi. Bacaklarım, karın kaslarım zangır zangır titriyor.

Ama birazdan geçer. Birazdan ısınır, alev alev yanmaya başlar derim.

Namazdan sonra imam dedi ki bana:

Hemen fırladım dört ihtiyarın şaşkın bakışları önünde. İmam Ali buldum diyorsa, bulmuştur elbet. Nasıl mı bu kış kıyamette? Orasını kendisi bilir, ben karışmam.

Daha sözümü bitirmemiştim ki bütün kahve halkı ayaklandı, camiye koştu.

Fakat Caminin kapısında İmam Ali:

- Durun dedi. İstediğiniz kadar odun var içerde, ancak abdestsiz girmek yok!

Kimi söylene söylene abdest aldı girdi içeri, kimi başladı ters yüz edip gitmeye.

- Bilin ki diye bağırdı onların arkasından İmam Ali, gidenler sonra gelirse bir tek odun alamazlar.

Bunun üzerine içlerinden beş on kişi daha dönüp geldi. Gidenlerse, bir kaç genç, bir kaç orta yaşta, birkaç da ihtiyar...

Böylece tıka basa doldu cami.

- Hah şöyle dedi İmam Ali. Eline bir sopa alıp daldı cemaatın içinde.

- Bre densizler, bu ne biçim saf. Yaşlılar arkada, tüyü bitmemişler önde. Karman çorman olur mu yaşlar, başlar, edepler, saygılara. Edep! Edep herşeyin başıdır!

Bir hizaya soktu bunları ki görmeye değer. Sırtlarına sırtlarına çaldı sopayı.

Sonra da sımsıkı saf bağlattı onlara. Omuz omuza vermekten herbirinin yanları ağrımaya başladı. Oturunca uyuştu ayakları.

Bir namaz oldu ki, köyümüz kurulduğu günden beri asla görmemiş böylesini.

Arkasından çıktı İmam Ali minbere.

- Buraya bir ihtiyaç için geldiniz. Bre akılsızlar, odun olsa da olur olmasa da. Asıl Allah’a olan ihtiyaç ne biter ne eksilir. Artar da eksilmez. Ama yine de madem dileğimiz şu anda en çok odun, başlarımızı eğelim, ellerimizi açalım, bir de yaradandan dileyelim. ‘Her ne kadar, oduna da, ekmeğe de layık değiliz ama sen Kerem sahibisin.’ diyelim.

Herkesi aldı bir titreme. İndirdik başlarımızı.

Açtık ellerimizi. Yakacak odun diledik kalbimizle, dilimizle, cömertler cömerdi, kerem sahibi Rabbimizden.

Ve camiden çıktık ki, köy meydanında yirmi garip adam, yirmişer katır, yirmişer de eşek yükü odun önlerinde. Her fiata razı olarak soruyorduk.

- Kaça bunlar? Diyordu ki onlar:

- Bu defa para istemez. Alıp götürün evinize...

 


Mustafa Pesen safları sık tutmak niyetine ç-alıntıladı

Güncelleme Tarihi: 06 Mayıs 2016, 14:31
YORUM EKLE
YORUMLAR
S.M.
S.M. - 8 yıl Önce

Bu zarif öykü için nakledene, böylesine şık bir çizim için ise çizere teşekkürler..

banner8

banner19

banner20