Saadet ancak Resulullah’a tâbi olmakla mümkün

"Bizler bugün akidemizi iyice öğrendiğimiz gibi amel-i sâlih işlememiz için fukahamızın yolları, bir de ihlâsla amel etmemiz için sulehamızın, meşayıhın, ehlullah, ehl-i kulûb olan tezkiye-i nefs ile meşgul olan zevatın yollarını araştırmalıyız." Emin Saraç Hocaefendi'nin ehl-i sünnet olmakla ilgili önemli hatırlatmalarını önemine binaen alıntılıyoruz.

Saadet ancak Resulullah’a tâbi olmakla mümkün

Ehl-i Sünnet yolu; Peygamber Efendimiz’in (s.a.v), عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ  (Aleykum bi sünnetî ve sünneti hulefâ-i râşidîn…/Benim sünnetime ve Hulefa-i râşidînin sünnetine yapışın.)[1] ve سَتَفْتَرِقُ أُمَّتِي  (Setefteriku ümmeti…/Ümmetim fırkalara ayrılacaktır.)[2] hadis-i şerifleriyle bizlere tavsiye ettiği, râşid halifeler vasıtasıyla ve Rasûlullah Efendimiz’in (s.a.v) vârisleri olarak tanıdığımız büyük âlimler tarafından bizlere kadar ulaşan İslam yolunun ta kendisidir.

İçinde bulunduğumuz zamanın âhir zaman olması hasebiyle her gün çeşitli fitnelerin -fikren ve fiilen- birisi ortaya çıkıyor. Fikrî olarak zihinleri bulandıran fitneler, fırkalar ortaya çıkıyor, bir de fiilî birçok fitneler...  İşte كَاسِيَاتٌ عَارِيَاتٌ (Kâsiyâtün âriyât…/Giyinmiş çıplak kadınlar)[3], “Gadrin çok olması… (İnsanlar arasında ölüm çokluğu)”, يَتَطَاوَلُونَ فِي الْبُنْيَانِ (Yetedavelûne fi’l-bünyan/Daha yüksek bina yapmak hususunda insanların birbirleriyle yarış etmeleri) gibi ve dünya malı üzerinde insanların zenginlik rekabetine girişmesi gibi…  Rasûlullah Efendimiz’in (s.a.v) kıyamet alâmetleri olarak bizlere bildirdiği daha nice nice durumlar… Bunları hadis-i şerif kitaplarında, Kitabu’l-Fitenler’de görmekteyiz.

Biz bunların karşısında “Aleykum bisünnetî”, تَرَكْتُ فِيكُمْ أَمْرَيْنِ (Teraktü fîkum emrayn… /Sizin için iki şey bıraktım.)[4] hadis-i şeriflerindeki hakikatlere yapışmalıyız. Bunları çok iyi anlamaya gayret etmeliyiz. Selef âlimlerimiz bu hususta bizlere çok yardımcı olmuşlardır. Elimizdeki kitaplarımız, Ehl-i Sünnet âsârı malumdur, elhamdülillah mevcuttur. Bunlara ulaşmak mümkündür. Bunlara azami dikkat etmek lazımdır. Zaten, kıyamet alâmetleri bunlara dikkat etmemiz ve onlara kendimizi kaptırmamamız için beyan buyrulmuştur.

Berrak bir çeşme bulmak çok zor

Tedris ve talim, zamanımızın belki de en mühim amel-i sâlihidir. Zaten ilim yolu da cihad yoludur. Onun da haberleri kitaplarımızda mevcuttur. Bu hususu birbirimize çokça tavsiye etmemiz lazımdır.

Ancak bu hususta da dikkat edilecek nokta, tedrisimizi eslafımızın âsârına, kitaplarına bağlı olarak yapmamızdır. Kendimizden bir şeyler uydurmak, fitneler çıkarmak ve bunları anlatmak ilim değildir. Şimdi yeni bir fitne de ictihad meselesinde ortaya çıktı. Neymiş ictihad yapıyorlarmış. Ne için ictihad edilecek. İctihad etmek için bir hacet olmalıdır. Ve unutmamalıdır ki; devlet başta olursa ictihad olur. Merhûm Seyyid Kutup bu hususu tefsirinde çok güzel ifade etmiştir. İctihad, devlet-i İslamiyenin varlığı zamanında yapılır ki; tatbikat güzel tavassut etsin. Bugün hâl-i hazırda İslam devletimiz yok, İslam devleti yani cihad ilan edebilecek bir devlet yok ortada. Bugün ne ictihad yapacakmışız. Mevcud kitaplarımızı iyi anlayıp onları tatbik etmektir bizim vazifemiz.

Bizler bugün akidemizi iyice öğrendiğimiz gibi amel-i sâlih işlememiz için fukahamızın yolları, bir de ihlâsla amel etmemiz için sulehamızın, meşayıhın, ehlullah, ehl-i kulûb olan tezkiye-i nefs ile meşgul olan zevatın yollarını araştırmalıyız. Mesela bakınız memleketimizde Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin bereketi çok şâyî olmuştur. Evet, Nakşî tarikatından başka tarikatlarda da hakikat vardır ama bu yoldaki safvet diğerlerinde yok, hele bazılarında hiç yoktur diyecek duruma gelmiştir.

Bugün vaziyetimiz hem zordur hem de mühimdir, güzeldir, çünkü böyle bir zamanda Din-i İslam’a sahip olmak, Din-i İslam’a hizmet etmek, bu yolda istikamet üzere olmak ahiretteki makamımızın yüksekliğini teminata almaktır ki أَفْضَلُ الْأَعْمَالِ أَحْمَزُهَا (Efdalu’l-a’mali ehmezuha/Amellerin en faziletlisi, nefse en zor geleni yapmaktır.) hadis-i şerifinde olduğu gibi zor zamanda çalışmaktır esas olan. 

Sultan Abdulhamid zamanında ulemadan olmaya gayret etmekle şimdiki gayret başkadır. Mesela Ali Haydar Efendi hocamız “Ah, sizin gibi talebe olamadım.” diyerek bizi teşvik ederdi. “Biz tahsil yaparken hedefimizde kadı olacağız, müfti olacağız, ders-i âm olacağız, ilmiye sınıfından olacağız diye bizi teşvik eden birtakım âmiller vardı, ama sizin önünüzde bu âmillerden hiçbir şey yoktur.” derdi. Bu şekilde birtakım hakikatleri duyurmaya çalışır ve temenniler beyan ederdi.  

Günümüzde her ne kadar mektepler açılmış olsa da hala o günler yaşanıyor. Mekteplerde kaç türlü fitne var. Maalesef mekteplerdeki malûmatların nasıl bulanık hale geldiğine şahit oluyoruz.  Berrak bir çeşme bulmak çok zor artık. Yine de elhamdülillah, Ehl-i Sünnet yolunu, selef-i sâlihîn yolunu takip eden insanlarımız nadir de olsa yetişiyor da onlarla teselli buluyoruz.  Böyle bir zamanda çok dikkat etmek gerekmektedir.

Önce evlerimizde

Yeni bir vahiy gelecek değil ya… Ve bugün konuşan insanların ictihadı da zaten bu ismi alamaz. Binaenaleyh mevcut âsâr-ı İslamiye-yi sünnîyeyi ciddi sûrette okumak lazım. Bildiğimiz şeylerle ihlâsla amel etmemiz lazım.

Evlerimizde İslam’ı hâkim kılmamız gerekir. Ne güzel söylenmiştir. Eğer İslam devletini, cemiyetini kurmak istiyorsak önce İslam devletini evlerimizde yaşamalıyız. Bunun en güzel yolu, çocuklarımızın dilleri dönmeye başladığı andan itibaren onlara Kelime-i Şehâdeti alıştırmamız, farz olan ibadetlerimize dikkat etmemiz, haram helale dikkat etmemizdir. İslam’ın adabı olan büyüklere tazime, hürmete, dikkat edeceğiz bunları önce biz dikkatle yapacak sonra da çocuklarımıza küçük yaşlarından itibaren iyice öğreteceğiz. 

Şunu açıkça ifade edelim ki; bugün memleketimizdeki fâsit akideler ve sapık efkâr ve ameller hep dışardan ithal mallarıdır. Kimisi Avrupa’dan gelmiş.

Mesela, laiklik inancı Avrupa’dan ithal edilmiştir. Ve ne yazık ki; insanımızın dinî malûmât hususunda çok cahil kalmasına sebep olmuştur. Milletimiz neredeyse amentü meselesini bile unutmuş durumdadır.

Bir de Mısır’dan gelenler var. İngilizler orada hâkim iken maarif vekâletini kendi ellerine almışlardır. Lord Kromer oranın maarif vekilliğini yapmıştır. O sırada İngiltere orada bütün mefsedetleri teşhir etmişti.

Türk milletinin kuvvetini zayıflatmak, Mısır milletinin de efkâr-ı İslamiyesini yıkmak için çalışmışlar.

Oradan (Mısır’dan) bize gelen birtakım fikirler var ki son olarak Tâvit et-Tancî’nin gelmesiyle ülkemizde akideye zarar veren şeyler yapılmıştır. Ehl-i Sünnetin temel meselerinden kader hususunu inkâr için bir doktora tezi hazırlatmıştır Tâvit Tanci. Zaten onun Mısır’daki hocası Emin el-Hûlî de merdût bir kimseydi.

Ezher onun Ezher uleması olmak vasfını kaldırmıştı. Emin Hûlî, Halefullah Ahmet’e yazdırdığı doktorasıyla Kur’an-ı Kerim’deki kıssaların vakiî değil temsilî olduğu iddiasını ortaya atmıştır. Bunun duyulması üzerine de Ezher onun Ezheriyet vasfını elinden almıştır. Ben kendisini Mısır’da gördüm, sîretinde de takdir edilecek bir şey yoktu. Zeki olmak her şey değildir.

Son senelerde bir de Fazlurrahman geldi. Malum bu insan Pakistan’dan kovulmuş bir kimsedir. Pakistan’da aleyhinde nümayişler, gösteriler yapılmıştır. Fikirlerine makalelerle, eserlerle reddiyeler yetmedi ki onu bin tane insanın imzasıyla vazifeden attılar. Oradan kalkıp Türkiye’ye geldi. Burada bir müddet kaldı. Fikirleri revaç buldu ve bazı kimselerin ifsadına sebep oldu.

Tedris… Tedris… Tedris…

Ciddi sûrette tedris maalesef artık kalkmıştır. Hiçbir eser hakkıyla okutulamıyor. Eskiden medreselerde “tekmîl-i nüsah” diye bir tabir vardı. Alet ilimleri ve âli ilimler, her ilimde mutlaka birkaç kitap baştan sonra ciddi sûrette tedris edilmiş olması lazımdı, işte en sonunda Şerh-i Akaid kitabı okunur ve bu şekilde icazet verilirdi.

Son zamanlarda bu usûl kalktığı gibi en ufak bir fıkıh kitabı okutulduğu yoktur. Hatta Kudûrî ki bin seneden beri Hanefîler arasında “Kitab” denince bu eser anlaşılırdı.  Şimdiki talebeler bu kitabın isminden bile habersiz maalesef.

Fıkhın bablarını bilmezse, hocasından da güzelce dinlemediyse, nasıl olacak da dinî meseleleri izah edebilecek. Ne oluyor sonunda herkes kendi aklından konuşmaya başlıyor, kendi aklından fetva vermeye kalkıyor. Bu asla doğru olmayan bir hâdisedir.

Bu şekilde ortaya çıkan bugünün hocaları da maalesef bir akaid kitabının fihristinden bile haberdar olmadıklarından, mesela son asırda Ahmed Kâdıyâni diye birinin ortaya çıkardığı Hz. İsa’nın nüzulünü inkâr meselesinin doğruluğunu iddia ediyorlar, bunu savunuyorlar. O zaman Enver el-Keşmirî gibi insanlar ona reddiyeler yazmışlardır.

et-Tasrîh bi-ma-Tevâtere fî Nüzûli’l-Mesîh” kitabı yazılmıştır. Bu kitapta bu husustaki yetmiş beş tane hadis-i şerif bir araya toplanmıştır ki, bu tevatür derecesini ifade eder.

O zamanlar, böyle dirayetli hocalarımızın olduğu dönemlerde onlar bu hususlarda muhakkak bir şeyler söyler, reddiyeler, cevaplar neşrederlerdi.

Mısır’da Zahid Efendi Hocamız “Nazratün Âbira” isimli eserini yazarak bu hususu kitap, sünnet, icma delillerini câmi, gayet kuvvetli muhkem bir kitap ortaya koymuştur, bu meseleyi esaslarıyla izah etmiştir. Mustafa Sabri Efendi’nin de kuvvetli makaleleri vardır. Mahmut Şeltut’un reddi için yazmıştır. Filvâki, Şeltut şaz fikirleri tervic edenlerden, ehl-i kalem olan bir kimse idi. O sebeple çok sevilmezdi. Ama merhum Şeyh Şeltut son zamanlarında zamanın hocalarını evine çağırarak hepsinin önünde bu fikirlerinden teberrî ettiğini söylemiş ve o kitaplarını gözü önünde yaktırmıştır. Ve böylece ahirete gitmiştir. Bunu da herkesin bilmesi lazım.

İstanbul’da böyle fasit fikirler bugünkü gibi şâî değildi o zaman. Ama yine de duyulduğunda kesinlikle cevapsız bırakılmazdı. Mesela Muhammed Abduh’un Elem tera/Fil Sûresi’ndeki ebabil kuşlarını tevil etmiş olması Elmalılı Hamdi Efendinin dikkatinden kaçmamıştır. Tefsirindeki müdafaası; güzel, ciddi, şaheser bir müdafaadır ki Kur’an-ı Kerim’in nassına nasıl sadık kalınacağını o beyan etmiştir. O bizim için bir ibrettir. Allah rahmet eylesin.

Ali Haydar Efendi Hocamız… O, eline kalem alıp yazmazdı ama daima sohbetlerinde okuduklarını güzelce anlatırdı. Daima ilme teşvik eder, ziyaretine gelen hocaları her seferinde zorlu imtihanlardan geçirirdi. Biz buna senelerce şahit olduk.

Ömer Nasuhi Efendinin Hanefi mezhebini lisanımızda nasıl muktedirâne şekilde telif ve tanzim ettiği, Istılahat-ı Fıkhıyye Kamusu isimli kıymetli eserinde görünmektedir. Âbide bir eserdir ama maalesef onun da kadri bilinmiyor. Şimdiki gençliğimiz okumuyorlar onları.

Şimdi bir de mezhepsizlik diye bir yol açtılar ya fıkha, mezhebe ihtiyaç kalmadı(!)…. O da oldukça yanlış bir yol. Zahid Efendi Hocamızın dediği gibi mezhepsizlik, insanları -Allah muhafaza- dinsizliğe götüren bir köprüdür: “Ellâ Mezhebiyye Kantaratü’l Lâ Dîniyye” diye ne güzel bir unvan vermiştir makalesine. Ve bu unvan İslam dünyasında takdirle karşılanmıştır.  

Hocalarımız ısrarla hatırlatmalı

Vaziyet bundan ibaret. Ahiretini düşünen hocalarımız, istirahatleri selb edip, bu hengâmede necip milletimizin Müslüman milletler arasında temayüz eden hususiyetlerini insanımıza tekrar tekrar hatırlatmaları gerekir. Milletimizin Ehl-i Sünnet akidesine ciddî temessükünü, sofiye meşrebine temessükünü defaatle söylemelidirler.

Bizim hükümdarlarımız da bu temessükleri sebebiyle ulemanın takdirini kazanmışlardır. Gerek akide meselesinde gerek ibadet u taat hususunda. Hepimiz biliyoruz son zamana kadar sultanlarımızın Ehl-i Sünnet akidesine sadık kaldıklarını.

İşte en son, Sultan Vahîdeddin Han rahmetullahi aleyh, Şam-ı Şerif’te medfundur. Bu insan buradan giderken mal-mülk, servet götürmemiştir de eline Kur’an-ı Kerim’ini, Delâil-i Hayrat’ını almıştır. Ben bunu şahitlerinden aktarıyorum. Buradan götürdüğü Delâil-i Hayrat eskimiş bir vaziyette yeğeni Fethi Sami Bey eliyle bana gelmişti de Süleymaniye’de tamir ettirmiştik.

Diploma için değil

Gençlerimizden arzu ettiğimiz o dur ki; bu yola giren arkadaşlarımız ciddi sûrette tahsillerini yapsınlar. Mücerret diploma için, memuriyet için değil de dine hizmet için bu yola girsinler. Allah’ın tevfikiyle, إِنَّ اللَّهَ لَا يُضِيعُ أَجْرَ مَنْ أَحْسَنَ عَمَلاً (Şüphe yok ki Allah amellerini güzel bir şekilde yapanların ecrini zayi etmez.) mucibince yaptıklarının mükâfatını hem dünyada hem ahirette ihsan edecektir.

Bu gibi meselelere makalelerle cevap vermek yeterli değildir artık. Fiilî olarak da bunların reddedilmesi lazımdır. Sadece fikirler pek bir şey ifade etmez, amellerdir mühim olan.

Cenâb-ı Hakk’tan niyazımız şudur ki eslâfımızın Hak yoldaki sebatını bizlere de tevfik eylesin.*

         

Dipnot:

[1] Ashâb'tan lrbâz b. Sâriye (r.a) naklediyor: Peygamber Efendimiz bir gün bize namaz kıldırdı. Namazdan sonra bize dönüp gözlerin yaşardığı, kalblerin ürperdiği tesirli, belîğ bir konuşma yaptı. Konuşmadan sonra bir zât kalkıp: "Ey Allah'ın Rasûlü! Sanki bu, veda eden bir şahsın konuşması gibi! Bize neyi tavsiye ve vasiyet edersiniz?" dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: "Size Allah'tan korkmayı (takvayı) ve başınızdaki idareci Habeşli bir köle de olsa itaat etmenizi tavsiye ve vasiyet ediyorum.  Benden sonra hayatta kalanlarınız birçok ihtilâflar görecek. O zaman benim Sünnetime ve hidâyet üzere olan Râşid halifelerin (Hulefâ-i Râşidîn'in) Sünnetine sarılın. Aman ha bu esaslara sıkı sıkıya, iyice yapışın. Dinde aslı esası olmayan sonradan çıkma islerden sakının! Bu şekilde sonradan ortaya atılan her şey bid'attır. Her bid'at ise sapıklıktır" (Tirmizî, İlim, 16; Ebu Dâvud, Sünne, 6)

[2] “Yahud(iler) yetmiş bir fırkaya ayrıl(mışlar)dı. Biri cennette, yetmişi ise cehennemdedir. Hıristiyanlar yetmiş iki fırkaya ayrıl(mışlar)dı. Yetmiş biri cehennemde, biri ise cennettedir. Muhammed’in (s.a.v) nefsi (kudret) elinde olan (Allah)’a yemin ederim ki, benim ümmetim mutlaka ve mutlaka yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Biri cennette, yetmiş ikisi ise cehennemdedir. (Ashab tarafından:) “O (cennette ola)nlar kim? Ya Rasûlallah!” denildi. (Rasûlullah:) “(Ehl-i sünnet ve) cemaattir.” buyurdu.” (İbn Mâce, Fiten, 17)

[3] “Ateş (cehennem) ehlinden iki sınıf vardır, henüz onları görmedim. (Birinci sınıf) Yanlarında sığır kuyruğu gibi bir şeyler taşıyıp onlarla insanlara vuran kimseler... (İkincisi) Giyinmiş çıplak kadınlar ki, bunlar Allah’a taatten (itaatten) dışarı çıkmışlardır. Bunlar (hem kendileri baştan çıkmıştır), hem de başkalarını baştan çıkartırlar. Başları deve hörgücü gibidir. Bu gibi kadınlar, Cennet’e girmek şöyle dursun, onun kokusunu bile alamazlar. Hâlbuki Cennet’in kokusu şu şu kadar uzak mesafeden hissedilir.” (Müslim, Cennet, 53)

[4] "Size Allah’ın kitabı ve Rasûlünun sünneti olmak üzere iki şey bıraktım. Onlara sıkı sıkı sarıldığınız müddetçe ebediyyen sapıklığa düşmezsiniz." (Hâkim, el-Müstedrâk, 1:93)

* Reyhan Dergisi, 2008/ Sayı: 12.

Yayın Tarihi: 05 Mayıs 2021 Çarşamba 13:00
banner25
YORUM EKLE

banner26