Rasim Özdenören'den Ramazan'a ve bayrama dair

'Bayram günleri.. Gönüllerin tuhaf bir yumuşaklığa, barışa, affa, merhamete evrildiği, ellere ve yanaklara kurumuş dudakların temasının sağlandığı demler.' Rasim Özdenören'in Ramazan ve bayrama dair bir yazısını ç-alıntılıyoruz.

Rasim Özdenören'den Ramazan'a ve bayrama dair

Oruç günleri rutini parçalayıp attı. Artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Kalıplaşmış günlerin belli bir gündüzü ve belli bir gecesi vardı.

O geceler ve o gündüzler arkada, geride bırakıldı. Şimdi artık ne o eski gündüzlerdeyiz, ne o eski gecelerde…

Bir yeme tarzımız bulunuyordu. Sabahleyin kalktığımızda soframızın hazır olmasını bekliyorduk.

Ama oruçlu günler, birden, bizim o sefil alışkanlığımızı parçalayıp attı. Artık sabahleyin bir sofraya uyanmayı aklımızdan geçirmez olduk. Suyu bıraktık. Yemeyi unuttuk. Veya şöyle: Bunların hepsi hayatımızda geçerliğini sürdürüyor; ama hiçbiri artık eskisi gibi değil. Kahvaltı iptal edilmiş, öğle yemeği iptal edilmiş. Onların yerine peki?.. Hiç! Onların yerine ikame edilen hiçbir şey yoktur!

Günler yavaş yavaş geçip gittikçe, bir de bakıyorsunuz ki, böyle de yaşanabilirmiş. Böylesi de mümkünmüş. Ancak o mümkünün denenebilmesi insanın kendiliğinden becerebileceği, üstesinden gelebileceği bir iş değildir.

Bir zamanlar derdim ki: “Beni bu saatte aç bırakmaya kimsenin gücü yetmez!” Öyleydi. Yoksulluğun gücünden başka hangi erk beni lokmamı ağzıma götürmekten men edebilirdi?

Şunu da söylerdim kendi kendime: Gecenin bu saatinde hangi erk beni yemek yemeye çağırıyor? Hangi devlet gücü beni, gecenin bir vaktinde bu sofraya konuk ediyor? Ve ben nasıl oluyor da, bu çağrıya seve isteye uymak istiyorum? Gerçekten düşünülünce, bir tür cinnet halini yaşadığımız hayal edilebilirdi.

Bir sırrın Allah'la paylaşılması

Bir sırrı Allah'la paylaşıyorsun. O sırrı ikinizden başka bilen hiç kimse yok şu yeryüzünde… Oruç da zaten böyle bir anlam içeriyor gibime geliyordu. Bir sırrın Allah'la paylaşılması… Bunun, insanı ne kerte yüceltebileceğinin takdirini herkesin kendi bilincine terk ediyorum.

Ancak alışılmışın, kalıplaşmış olanın sürgit devam etmesini beklemeye hakkımızın olmadığını bilmemiz gerekiyor. Çünkü o öylece devam ederse, bu kez, farkında olmadan, parçalanmış olan eski rutinin yerine bir başkasını ikame etmiş oluruz. Bu da, rutinin parçalanmışlığını öldürür. Böyle olmaması için parçalanmış olan kalıbın tam kıvamında bırakılması gerekir: Ne daha fazlasına tahammül etmeliyiz, ne daha azına göz yummalıyız. Olması gereken, gerektiği kıvamda bırakılmalıdır.

Ancak yeniden o eski alışılmış günlere dönüşün özlemi çekilmeye başlamalı. Ayın sonuna ulaşıldığında aynen öyle oluyor.

Şevval, Ramazan'a üç gün ödünç veriyor. O üç günlük aralıkta, artık ne alışılmış ve kalıplaşmış günler yaşanıyor; ne Ramazan'ın bütün rutinleri parçalamışlığı geçerliğini sürdürüyor. Onlar, kendilere mahsus günlerdir. Ne Ramazan'a benzerler, ne başka ayların kalıplaşmış hallerine. Onlar ara günlerdir, aradaki günler… Kalıplaşmışın parçalanmışlığı ile kalıpların eski haline rücuu arasında bir yerde dururlar. İnsanı, kalıplaşmış olanın parçalanmışlığından, yeniden kalıplaşmış olanın alışılmışlığına döndüren müstesna günler… Sanırım belki bu yüzden o müstesna günlere bayram adı verilmek isteniyor. Ve o müstesna günlerin tadı gene istisnai olanın zevkine varılarak çıkartılmak isteniyor. Bayram denilen şey belki de böyle bir kesittir: Gönüllerin tuhaf bir yumuşaklığa, barışa, affa, merhamete evrildiği, ellere ve yanaklara kurumuş dudakların temasının sağlandığı demler…

Rasim Özdenören, “Aradaki Günler”, 11 Ekim 2007, Yenişafak gazetesi.

 

Buğra Atlı ç-alıntıladı

Güncelleme Tarihi: 08 Şubat 2017, 17:55
banner12
YORUM EKLE

banner19