Ramazan’da itikâf

Ö. Tuğrul İnançer’in, Sufi Kitap etiketiyle yayınlanan “Mübârek Vakitler: Sohbetler-II” kitabından itikafla ilgili bölümü alıntılıyoruz.

Ramazan’da itikâf

Îtikaf, halvet ve uzlet, benzer olsalar da birbirlerinden farklı kurumlardır. Hazret-i Âdem’in cennetteki dönemi, yanında cinsiyet olmaksızın sâdece Hazret-i Havvâ olduğu için halvet kurumunun kökeni olarak kabul edilir. Halvet, Kur’ânî ifâde ile (Araf-142) Hazret-i Mûsâ’da da var olan bir kurumdur.

Efendimiz Sallallâhû Aleyhi Vesellem’in de kendisine peygamberlik görevinin tebliği başlamadan önce bir halvet âdeti vardır ve Efendimiz daha çok Nur dağındaki Hira Mağarası’nda halvet ederlerdi. Hira Mağarası’nda yalnızca Muhammedü’l-Emîn Efendimiz değil, o zamanda Hanif adı verilen ve Hazret-i İbrahim’in tebliğ buyurduğu tevhîd dinini yaşayan bazı zevât-ı muhterem de halvette bulunurlardı. Bunların içinde meselâ Efendimiz’in halası Safiye binti Abdulmuttalib Hazretleri de vardır ve kadın kişiliği ile ayrı bir özellik taşır.

Zâten Cebrâil Aleyhisselâm’ın ilk kez gelişi ve “İkra” âyetinin tebliği de Nur Dağı’nda Hira Mağarası’nda oldu. Bugün oraya yüksek binâlar yapıldığı için Hira Mağarası’nın manzarası değişti, ancak meselâ bundan 35 sene evvel Hira’ya çıkıldığında Kâbe gözüküyordu. Şimdi yüksek binâlar nedeniyle Harem-i Şerîf’in minareleri zor gözüküyor. Resûlullah Efendimiz Hira Mağarası’na girmiyor, mağarayı sâdece bir gölgelik olarak kullanıyordu ve oradan Kâbe’yi seyrederek tefekkür ediyordu.

Günümüzde hayatımızda okulların tatil olmasından tutun da günlük hayatın tatil olmasına kadar bir sürü tatil var. Bu tatiller sâyesinde işten uzaklaşarak bedenimizi ve kafamızı dinlendiriyoruz. Bir de kendinden uzaklaşarak kendinde dinlenme dönemi vardır ki işte bu halvettir, uzlettir îtikaftır: Günlük hayatın dırdırından, vırvırından, telâşesinden, endişesinden, kaçıp şöyle bir kendi kendinle, kendinle ve Rabb’inle baş başa kalmaktır.

Bunun en mühim faaliyet sahası Rabb’in tefekkürüdür. Rabb’in tefekkürü O’nun ne olduğunu değil, aramızdaki münâsebetin ne olduğunu düşünmektir; yaratılmış-yaratıcı, secde eden-edilen, kul olan-kulluk edilen gibi münâsebetlerin tefekkür edilmesidir. İnsan başka bir insanla beraberken bu tefekkürü yapmaya çok muvaffak olamaz. İlle yalnız kalınmalıdır, çünkü beş duyu ile algılanan her şey insanı biraz fazla oyalar.

Safahat’ta Mehmet Akif Bey’in “Sait Paşa İmamı” diye bir şiiri vardır. Sait Paşa, evlad-ı Resûl’den bir seyyid hem de Sultan II. Mahmud Han’ın damadıdır. Aynı zamanda Şâbanî-Nasuhî dervişidir. Konağında özellikle Ramazan’larda terâvih kıldırmak ve çocuklara dinî bilgiler vermek için otuz yıla yakın bir zaman görevlendirdiği “Sait Paşa İmamı” denilen zât da çok güzel okuması ile meşhûr, Rifâî tarîkatına mensup Hasan Rızâ Efendi’dir. Hasan Rızâ Efendi’nin kabri Üsküdar’da Ahmediye meydanında Haydar Efendi Tekkesi veya Sandıkçı Tekkesi denilen tekkenin bahçesindedir.

Said Paşa İmamı Hasan Rızâ Efendi Hazretleri, elinde şişiyle, yünden eldiven ve çorap örüyormuş. Niye böyle yapıyorsun, diye sorduklarında da beş duyu ile algıladığım maddî dünyâyı, mâsivâyı, algılamamak için yapıyorum, hem de bir işle meşgûl oluyorum, diye cevap verirmiş. Hasan Rızâ Efendi biraz cezbesi gâlib bir zâtmış; canı isterse okur, canı istemezse okumaz, ama okuduğu zaman da ağlamadık adam bırakmazmış. Dr. Türkan Alvan kardeşimiz, Said Paşa İmamı, Şeyh Hasan Rızâ Efendi hakkındaki kitabında çok kıymetli bilgiler vermektedir.

İşte halvette bu beş duyunun insanı oyalamasına mânî olmak için kimsenin olmadığı bir yerlere gidilir. Resûlullah Efendimiz, kırk yaşından önceki hayatında kimsenin olmadığı bir yerlere ve özellikle Cebel-i Nur’daki Gâr-ı Hira’ya giderek sıkça halvet yaparlardı. Nitekim bu halvetlerle ve özellikle de vahyin gelmesinden önceki son altı ayda gördüğü sâlih rüyâlarla vahye hazırlanmıştır. Bütün bu hazırlığa rağmen vahiy geldiği zaman titremiş, terlemiş, koşup yatağa sığınmıştır.

İrâdî olarak yapılan bu halvetin İslâmî hayata intikali Resûlullah Efendimiz’in sünnet-i seniyyesi olarak özellikle Ramazan’ın son on gününde yapılan îtikafla olmuştur. Efendimiz bu dünyadaki hayatının son iki-üç senesindeki Ramazan-ı Şerîflerin son on gününde Hücre-i Saâdete gitmeyip, Mescid-i Nebî’de kalarak îtikaf yapmıştır. Hiç kimse Resûlullah Efendimiz’e müjde vermek için gelmemiştir; bedenî hastalıktan, rûhî hastalığa, karı koca kavgasına varıncaya kadar herkes dertlerini Resûlullah Sallallâhû Aleyhi Vesellem’e anlatmıştır. Elbette Resûlullah’ın beslendiği, bizim beslendiğimizle aynı değildir, ama bu kadar sıkıntı ve dert karşısında O’nun da bir dinlenme, kendi kendine kalma ihtiyacı vardır. Resûlullah Efendimiz’in îtikafının bu yönü de dikkate alınmalıdır.

Îtikaf mescide ya da başka bir yere kapanarak, beş vakit namaza, cemaâte devamın haricinde, hiçbir şekilde dünyâ kelâmı konuşmadan, tefekküre, düşünceye, Allah ile gönül ve kafa râbıtasına fazla mesai ayırmaktır. Îtikaf sünnet-i seniyye olarak Ramazan-ı Şerîf’in son on gününde yapıldığı gibi diğer zamanlarda da çok kısa olarak bile yapılabilir. Meselâ vakit namazı için camiye girerken îtikafa niyet edebiliriz. Bu niyeti de ille lisânen söylemek şart değildir. Esas niyet, gönlün ve kafanın o işi yapmaya olan meylidir. Lisânen herhangi bir niyette bulunmak, bu niyeti bir daha söyleyerek kendi kendine tembihâtta bulunmaktır.

Îtikaf niyetiyle camiye girdikten sonra, selamünaleyküm, nasılsın, işler nasıl, gibi dünyâ kelâmlarını hiç konuşmadan, namazı kılıp, tesbihi çekip, duâyı ettikten sonra camiden çıkınca îtikaf bitmiş olur. Ancak bu şekilde niyetlenip de camiye girdikten sonra dünyâ kelâmı konuşmak, dünyâ ile ilgili bir işle meşgûl olmak gerektiğinde niyet bozulduğu için kazâsı gerekir. Nasıl orucu bozmak, yâni iftardan evvel bir sağlık sebebi ile bozmak, mutlaka iâdesini gerektiriyorsa, mescide girerken îtikafa niyetlenip sonra dünyâ kelâmı konuşmak mecburiyetinde kalıp îtikafı bozmak da müteâkip namaz vakti tekrar onun kazâ edilmesini gerektirir.

Bir de tasavvuf kurumlarında yâni tarîkatlarda halvet vardır. Halvet mürîdin, dervişin kendi isteği, arzusu ve irâdesi ile değil, mürşidin “Şu kadar gün, şu kadar saat halvete gireceksin” diye tâyin ve emriyle olur. Tasavvuftaki halvetin, keşişlerin her türlü münâsebetten kesilip manastıra kapanmaları gibi olduğu zannediliyor. Halvet kesinlikle böyle yapılmaz. Bir kere halvette, cemaâtle beş vakit namaza devam, olmazsa olmaz şarttır.

Derviş halvet süresince oruçlu olur, dervişlikte var olan günlük dersleri okumaz yâni tesbih çekmez, Kur’ân okumaz, nâfile namaz kılmaz, sâdece ve sâdece lisânla kelime-i tevhîd çekebilir ve geri kalan bütün zamanı tefekkürle geçer. Bu satırları okuyup birisi bunu yapabilir. Ecri mükâfatı olur, ancak tasavvufî seyr ü sülûkla ilgili bir artısı olmaz. Yâni bir mürşidin izni ve tâyiniyle olmadığı için bir dervişin halveti olmaktan çıkar. Ancak kendi kendimize “Artık ortam da çok bozuldu, ben ortamdan kaçayım” diye halvet olmaz. Bu hâl halvet, uzlet ya da îtikaf değildir. Kaçmak, sâdece dinlenmek için yapılabilir. Bazen insan hakîkaten çok yorulur, sâdece kendisiyle kalmak isteyebilir ama bu, seyr ü sülûkla ya da râbıta ile alâkalı değildir.

Çile diye ifâde edilen kurum da rakamsal bir şeydir. Çıhar Farsçada dört, çille de kırk demektir. Türk’e gelen İslâmî tesir İran üzerinden gelmiştir. Onun için biz Arapça vudû demeyiz Farsça abdest deriz, salât demeyiz namaz deriz, savm demeyiz oruç deriz, resûl demeyiz peygamber deriz ve Arapça erbain demeyiz Farsça çile deriz.

Çile yâni kırk gün halvetin âzamî günüdür. Yumuşak puflu yatakta yatmak, ailenin çoluk çocuğun yanında, yediğinin önünde yemediğinin arkanda olması, istediğin yere gitmekte özgür olmak nefse hoş gelen şeylerdir. Çilede yâni halvette, yatmak bile yoktur. İki düz üstü otururken kişinin kafası düşerse yamuk yumuk olmayasın diye, alnına veya koltuklarının altına dayanılacak ve yardım edecek şey mânâsında muîn veya müttekâ diye isimlendirilen özel koltuk değneğine benzer âletler konur. Rahata düşkünlük olmasın diye çile kolanı denen, diz kapakları ile ense arasında bağ yapan üç parmak eninde, kıldan dokunmuş bir şerit kullanılır.

Bunlar dışarıdan bakanlara eziyet gibi göründüğü için çile, eziyetin adı hâline gelmiş. Hâlbuki çile ve halvetin keyfini bilen bilir, eziyetle alâkası yoktur. Bu öyle bir lezzettir ki Sultan Veled Hazretleri, “Baba beni çileye kapat” diye babası Hazret-i Mevlânâ’ya yakarıp yalvarmıştır. Hazret-i Mevlânâ aynı zamanda oğlunun şeyhidir. Şeyh olmasa çileye kapatmak yetkisi olmazdı. Hazret-i Mevlânâ, Sultan Veled Hazretleri’nin çilesini bitirdikten sonraki konuşmalarından öyle bir lezzet almıştır ki Divân-ı Kebîr’de Sultan Veled Hazretleri’nin çiledeki müşahedeleri ve çilesini bitirmesi üzerine muhteşem ve müstakil bir gazeli vardır. Hazret-i Mevlânâ’nın Sultan Veled Hazretleri’yle arası çok azdır, yaş olarak kardeş gibidirler. Bunun etkisiyle ve baba muhabbetiyle, “Oğlum senin bu hakîkati öğrenmen için çileye kapanman şart değildi, ben zâten sana bunları öğretecektim” diyor.

Buradan anlaşılmaktadır ki çile, halvet, uzlet gâye değil vâsıtadır. Resûlullah Efendimiz îtikafa girmese estağfirullah bir eksiklik mi olurdu! Resûlullah’ın yaptıkları kendi zâtî duygularıdır, bir kısmı da bize tâlim içindir. Koskoca Peygamber böyle yaparken, ben de yapayım diye düşünelim, bize tâlim olsun diye Efendimiz o hâllere katlanmıştır. Resûlullah Sallallâhû Aleyhi Vesellem, “İnsanlar söylediklerinize değil, yaptıklarınıza bakarlar” buyurmuşlardır. Dolayısıyla kendisi fiilen yapmasa, söyledikleri tesir etmezdi.

Bir de “halvette celvet, celvette halvet”, “vahdette kesret, kesrette vahdet” vardır. “Celvette halvet” ahâli arasında, çoluk çocuğun arasında, fabrikada, dâirede, dükkânda işinde gücünde olup, bu tür meşgûliyetlere devam edip Yâr’inden ayrı olmamaya denir. “Halvet der Encümen” yâni kalabalık içerisinde halvette olmak, Rabb’ini unutmamak, Horasan tasavvuf ekolünün bir prensibidir. Horasan tasavvuf ekolünden doğan Nakşibendîlikte ana esaslardan biri olarak kabul edilmiştir, ama Nakşibendîlikle sınırlı değildir.

Kesrette vahdet, çoklukta birliği bulmak, vahdette kesret ise birlikte çokluğu bulmak demektir. Bu kadar çokluk Cenâb-ı Allah’ın kudretinin ızhârının ortaya çıkmasının çokluğudur, hakîki çokluk değildir. Çünkü hakîki çokluk yoktur; hakîki Birlik vardır. Bu incelikleri insana “Hazret-i İnsan” öğretir ve bunları öğrenmenin yollarından biri de halvettir, özellikle Ramazan’daki îtikaftır. Ancak îtikaf sâdece sünnet-i seniyyeye uymuş olmak için Ramazan’ın son on günü bir yere kapanmak, ama bir yandan da, “Bu akşam da iftarlıkta bana çorba getirmediler” diye düşünmek değildir.

Efendimiz, “Bir mü’min Ramazan geldi-geliyor diye sevinse, Allah O’nu cennetle mükâfatlandırır” buyuruyorlar. Ramazan-ı Şerîf gelmeden bile, geliyor olmasına sevinildiğinde, Rabb’imizin mükâfat verdiği bir kutlu zaman dilimidir. Mahaza hayırdır. Rabb’imizin hususî ihsânıdır. Bize de en azından emirleri uygulayıp yasaklardan kaçarak şükretmek düşer... Cennet arzusu ve cehennem korkusu ile değil! Allah ve Resûlu için. Yâr için. Canı veren canan için...

Güncelleme Tarihi: 12 Mayıs 2020, 23:51
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26