Özgün bir söylem: Afrika sineması

"Afrika sinemasında emperyalizme karşı bir tavrın ortaya çıkması ve gelişmesi olumlu bir nitelik olarak kabul edilmelidir; ancak bunun bir çeşit öznel oryantalizmle kotarılması, üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur." İhsan Kabil'in Anlayış dergisinin 22. sayısında (Mart-2005) yayımlanan Afrika sineması üzerine kaleme aldığı yazıyı alıntılıyoruz.

Özgün bir söylem: Afrika sineması

Sinema sanatının yeryüzündeki macerası, özellikle Batı’dan başlayarak dünyanın diğer yörelerinin yanı sıra, bizler pek haberdar olmasak da, Afrika kıtasında da neşet etti. Üstelik sinemanın ilk yıllarında başlayan bu buluşma, 1960’ların başından itibaren kendi karakterini daha bir kuşanarak, model anlamda Afrika sinemasının temellerini atan filmlerin verilmesine öncülük etmiş oldu. Afrika sineması dediğimizde, bölgeler olarak ele alırsak, öne çıkan gruplar Kuzey ve Batı Afrika, daha sonra Orta ve Güney Afrika şeklindedir. Bu sinemaya asıl karakterini veren ağırlıklı kısmî coğrafya ise daha çok Müslüman kimliğiyle ortaya çıkan Batı Afrika ülkeleri oldu. Öyle ki, Burkina Faso’da iki yılda bir düzenlenen Ouagadougou Panafrikan Film Festivali (FESPACO) ile bu ülke “Afrika sinemasının başkenti” şeklinde anılır olmuştur. Bu yıl 19’uncusu düzenlenen festival, gerçek manada kıta sinemacılarının buluştuğu, bütün filmlerin sergilendiği, söz konusu ülkelerin sinema sektörünün sorunlarının ele alındığı bir platform olarak tezahür etmektedir.

Afrika filmlerinde genelde ortak olarak işlenen temalar, anti-emperyalizm, yeni kolonyalizme karşı mücadele, bağımsızlık sonrası yaşanan yanılsama kırılması, hayat standardının düşük kalitesi, bürokrasideki yozlaşma, siyasî çürüme, şahsî menfaatlerin yanı sıra, İslamlaşma ve İslam öncesi dönemdeki insanî unsurlar; aşk, sadakat, tutku, önyargı, mistik ve mucizevî haller, özgün Afrikalı duyarlılığı olarak ortaya çıkar. Afrika sinemasının kendi dilini oluşturması tam da burada fark edilir: Kimi Avrupa’da (daha çok Fransa’da) sinema eğitimi görmüş yönetmenler, öylesi bir teknik donanımla ait oldukları kültürün kodlarını görüntü diline dökerek, özgün dediğimiz Afrika sinema dilinin inşasında önemli bir rol oynadılar. Mısır, Tunus, Cezayir ve Fas’tan müteşekkil Kuzey Afrika sineması, bu ülkelerin Arap kimliğinden dolayı, daha çok Arap sineması çerçevesinde ele alınmalıdır. Ancak yine de buralardan önemli isimleri anacak olursak, Salah Ebu Seyf, Atıf Et-Tayyib (Mısır), Nacer Khemir (Tunus), Lakhdar Hamina (Cezayir) ve Celali Ferhati (Fas), kayda değer sinema adamları olarak yerlerini aldılar.

Afrika sinemasına rengini veren Batı Afrika ülkeleri arasında Senegal, Moritanya, Burkina Faso ve Mali sayılabilir. Senegal’den Osman Sembene, aynı zamanda daha sonraki sinemacılar için model kabul edilen 1963 yapımı kısa film Borom Sarret’nin yönetmenidir. On yıllarca devam edegelen film kariyerinde öne çıkan temel anlatım unsurları, Afrika insanının hayatına toplumsal sorunlar cinsinden yaklaşmak, gerek tarihî, gerekse güncel kordelalarda anti-emperyalist, hatta sınıfsal bir bakış açısı geliştirmek (dolayısıyla sosyalizan bir dil tutturmak), dünyaya geldiği topraklarda İslam kültürü unsuruna olumsuz atıflar yüklemek, eleştirel bir tavır içinde olmaktır. Kimi Fransızca, kimi Wolof veya Diola dillerinde çekilen filmlerden bazıları, 1967 tarihli ve fakir bir adamın bir çek bozdurmak isterken yaşadığı sıkıntıları anlatan Mandabi, 1971’de çektiği ve İkinci Dünya Savaşı sonlarında Senegalli mistik bir kabile olan Diolaların Fransız sömürgecilere karşı verdikleri mücadeleyi dile getiren Emitai, çok eşliliğe eleştirel bakan 1975 tarihli Xala, eleştirmenlerce Griffith ve Renoir’ın klasik epik anlatımlarıyla karşılaştırılan ve Müslümanların genişlemesi esnasında bir prensesin kaçırılmasını konu edinen 1977 tarihli Ceddo, İkinci Dünya Savaşı’nda Fransız ordusunda çarpışan Afrikalı birliklerin, harbin sonunda beyaz sömürgecilere başkaldırması, ancak halkın Eisenstein’ın Potemkin’indeki Odesa Merdivenleri sekansını andırır bir katliamla mukabele görmelerini anlatan 1987’de çektiği Thiaroye Kampı’dır.

1960’larda Moskova’daki Devlet Sinema Üniversitesi (VGIK)’nde eğitim görmüş ve dolayısıyla dünyaya belli bir zihnî altyapıyla bakan ve olguları hep sınıf çatışması temeline oturtan Sembene’in aksine, yine Moskova eğitimli Malili yönetmen Süleyman Cisse, Afrika kültürünün arketipel unsurlarını, animistik de olsa, daha geniş bir manevî haleyle kuşatılmış haliyle İslam’ın Batınî yanıyla birleştiren bir üslup oluşturarak, hayatın mucizevî yüzüne bakan bir sinema yapmaya yönelmiştir. 1978’de Bara, 1982’de Finye; ama özellikle 1987’de çektiği Yeelen (Parıltı) bu anlamda bir dönüm noktası olur. Ciddi sinema dergilerinden Film Comment’in “En iyi Afrika filmi” dediği Yeelen, 13. asırda Mali İmparatorluğu’ndan bir görünüm sunar ve Batı Afrika kültürüne ait Sundjata Destanı’na çağdaş muhayyel bir karşılık niteliğindedir. Aslında bu aynı Güney Amerika sinemasında 1960’larda, sosyal gerçekçi bir bakış açısı temeli üstünde yükselen cinema novo (yeni sinema) akımının bir dönüşüm geçirerek, kendi coğrafyasının kadim kültürel kodlarıyla temasa geçmesiyle masalsı veya büyülü gerçekçilik denen bir tür ortaya koymasına benzemektedir. Cisse gibi bir diğer benzer bağlamda film yapmaya yönelen yönetmen Burkina Faso’dan İdris Ouedraogo olmuştur. Filmlerinde Afrika düzlüklerinin çarpıcı enstantanelerini sunan Ouedraogo, 1986’da yaptığı Le Choix (Tercih)’da, çevre sorununa değinerek, uzun dönemlerle kuraklıktan mustarip olan bir köyün sakinlerinin dramını işler. 1989’da Yaaba filmiyle bir çıkış yaparak, on iki yaşında bir çocukla yaşlı bir kadının dostluğunu dile getiren yönetmen, 1990’daki Tilai (Kanun)’de, yine muazzam Afrika görüntüleri arasında bir aile bağları ve onur hikayesi sunar. 1993’teki Samba Traore, köyüne zengin olarak dönen bir adamın isterlerinden hareketle Afrika sahilinden, evrensel düzlemde gelişen moral bir öyküdür. 1994 tarihli Le cri du coeur (Kalbin Çığlığı) yine aynı minvalde gelişen bir söylem olarak karşımıza çıkar. Gine’den David Achkar’ın 1991’de çektiği Allah Tantou (Allah’ın İradesi), kıtada yaygın hale gelen insan hakları ihlalinin kişi bazında ve siyasî olarak meydana gelen maliyetiyle yüzleşen önemli filmlerden sayılmaktadır.

Afrika sinemasında emperyalizme karşı bir tavrın ortaya çıkması ve gelişmesi olumlu bir nitelik olarak kabul edilmelidir; ancak bunun bir çeşit öznel oryantalizmle kotarılması, üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. Pontecorvo’nun Cezayir Savaşı gibi, literatürdeki yerini alan, bu tavrın en önde gelen isimlerinden olan Moritanya’dan Med Hondo’nun 1969 yapımı Soleil-O (Güneş-O) filmi, sinema dilindeki bütün akıcılığına rağmen, Fransa’ya karşı verilen bağımsızlık mücadelesini iki karşıt insan cinsi arasındaki ilişkinin irdelenmesine indirgeyerek, adeta bir ‘Fransızmışçasına’ yabancı bir halet-i ruhiye içinde görselleşir.

Yayın Tarihi: 25 Şubat 2020 Salı 07:00 Güncelleme Tarihi: 24 Şubat 2020, 13:30
banner25
YORUM EKLE

banner26