banner17

Öykümüz nerede başlar?

Değerli öykücü Necati Mert Maraş'ta Öykü günlerinde güzel bir konuşma yapmıştı. O değerli konuşmayı ç-alıntılyoruz..

Öykümüz nerede başlar?

Türk öykücülüğünün geleneksel dokusu 

Necati MertÖykümüz nerede başlar? Kimle, hangi eserle başlar? İstanbul’da mı, Anadolu’da mı, Mezopotamya’da yoksa Orta Asya’da mı görülür ilkin? Ahmet Mithat mıdır bu, Evliya Çelebi midir? Hikâye-yi Dede Korkut, Kerem ile Aslı, Battal Gazi, Hazreti Ali, yoksa Orhun Kitabeleri midir? Yahut destanlar mıdır, sagular mıdır?

Aziz Efendi’nin Muhayyelât’ıyla karşılaşmamış, Leylâ vü Mecnûn’u okumamış olabiliriz. Velilerin yapıp ettiklerini, kerametlerini ya da yiğitlerin kahramanlıklarını anlatacak bir dededen, bir varmış bir yokmuş’uyla peşine takılacağımız bir babaanneden de mahrumuzdur belki. Dengbej kimdir, meddah nasıl anlatır? Bunlara uzak ve yabancıyız diyelim hatta. Ama ilk öyküsü yenice yayımlanmış da olsa, Türkçe yazan hangi öykücü buralardan beslenmemiştir? Gelenek; kültürel miras olarak gelir, haberli veya habersiz, doğrudan yahut dolaylı, dilimize yerleşir. O kadar ki tarzları aşan bir gücü vardır.

Halk tarzı da, aydın tarzı da “anlatıcı”dır. Anlatır. Zaten “hikâye” sözcüğüyle kökteş sözcüklerde de “taklit etmek”, “kopyasını çıkarmak”, “aynen nakletmek” anlamları görülür. Sözgelimi “hâkiye” denilen kişiler, insanoğlunun başından geçenleri gülünçleştirerek anlatan “mukallit”lerdir aslında. Kıssa, hadis ve siyerler için de anlatma şarttır. Dahası nebilere, velilere, edep ve irfan sahiplerine ait olduklarından, hikâye, olduğu gibi, değiştirilmemeksizin anlatılmalı; ilave dince de suçtur, yapılmamalıdır.

Gece sohbetlerinde anlatılan hikâyeler -ki “semer” adıyla bilinir, çoğulu “esmâr”- için de geçerlidir anlatma. Mesel’ler için de. Ayrıca, “ibret verici” olmalıdırlar.[1] Emin Nihat’ın gece hikâyelerini toplayan kitabının ilk cüzü sonuna konulan not önemlidir: “İşbu Müsâmeretnâme vakayi-i sahiha’dan olmak üzere ibret-âmiz on adet fıkarâtı hâvi olup bunların beş cilt üzerine tertibi mutasavver idiyse de…”[2] Mesel ise bir çeşit anekdottur, dinleyene kendi hayatıyla kıyaslama imkânı verir, doğallayın kıssalara yakın durur. “Makame”de de “hisse” önde gelir. Dinî, ahlakî hikâyelerin cemiyetlerde ve ayakta anlatılanlarıdır bunlar; sonradan “profan”a geçtilerse de “ders” özelliklerini yitirmediler.[3]

Nabizade NazımAnlatıcılık ve ders, kısaca “gerçekçilik”, fiktifi hurafe sayan İslamiyet’in etkisiyle olacak, öykümüzün en köklü geleneği. Hikâye, macera’nın yanı sıra bir edebî formun adı olduğunda da bu gelenek bozulmadı. Başlangıçta ortak addır “hikâye”, romanı da karşılar; dönemin yazarları: Ahmet Mithat, Nabizade Nazım,  Recaizade Mahmut Ekrem… ibret’i, ders’i önceleyerek yazar. İstisnasız hepsi hikâyeyi romanın küçüğü, kısası bilir. Bu formun Batılı modern dayanaklarını doğru gören ve ilk örneklerini veren Nabizade Nazım için bile “hikâye bir romanın hulasası demektir”. Halit Ziya’nın roman tarihi, roman akımları ve romanın büyük isimlerine dair kitabı vardır, adı Hikâye’dir. Hayale hiç mi yer verilmez? Verilir. Ama olaylar en azından gerçeğimsi olmalı ve iyiliği, güzelliği, edebi telkin etmelidir.  

Öykünün Tanzimat sonrası, geçmişteki iki tarz hikâyeye dayanır kabaca

Halk tarzı sözlüdür. Hikâyeler konuca çeşitlidir. Köroğlu Destanı gibi yerli ve epik, Kan Kalesi gibi dinî, Arzu ile Kamber gibi aşkî olanları vardır. Kahramanlar gerçektir veya gerçeğe yakın. Keza yaşananlar da toplumun gerçek hayatındandır, masalla ilgileri gayet azdır. Anonimdir. Âşık denilen ve saz çalmasını bilen anlatıcılar tarafından kahvede, düğün dernekte anlatılıp seslendirilir bu hikâyeler. Uzatıldığı gibi kısaltılabilir de. Dil ve üslubu, dinleyenlerin konuşma dil ve üslubudur. Duygulu yerlerde devreye koşma girer.

Aydın tarzı, Divan’ın tarzıdır. “Mesnevi” denilen ve roman hacminde de olabilen hikâyeleri kuralcı bir zihniyete bağlıdır. Vakalar ortaktır. Üzerlerinde değişiklik yapılamaz. Romantik veya ilahî aşk anlatılır. Kahramanlar hayat ve toplum dışıdır. Aralarına cinler, periler, cadılar karışır. Zaman ve mekân çoklukla belirsizdir. Tasvirler mübalağalı ve sübjektif olup Divan şiirinin klişe benzetmeleriyle yapılır. Şiirdeki bu mazmun egemenliği düzyazıda yerini seci’e bırakır.[4]Ahmet Mithat Efendi

Ahmet Mithat, anlatıcılığı, gerçekçiliği ve öğreticiliği ile halk tarzını benimser. Konuşma diliyle yazar. Finalde iyileri halk hikâyelerindeki gibi ödüllendirip kötüleri cezalandırır. Anlatıya üçüncü kişi olarak karışıp kendi düşüncesini bir meddah gibi açıklar. “Gerçek edebiyat”ı, “halkının yüzde doksanı okuma yazma bilmeyen bir memleket (için) boş ve lüzumsuz bul(ur)”.[5] Bu yolun sonraki iki adı: Ahmet Rasim ve Hüseyin Rahmi.

Namık KemalNamık Kemal, aydın tarzının Tanzimat’taki adı. Gerçi o da anlatıcıdır. Hikâyenin gerçeğe dayanmasını o da ister. Ayrıca faydacıdır. Aşkı da kuru macerayı okutmak için “katalizör olarak” düşünüp kullanır. Fakat tasvirleri sübjektiftir. Divan’ın hayal unsurlarını taşır. Üslupçudur Namık Kemal. Bunu da “edebiyat-ı sahiha” olarak görür. Yani “gerçek edebiyat”. Ve bu üslup, “Sezai-Ekrem-Nabizade Nazım kanalından geçerek Servet-i Fünun romanına gelir.”[6]

Ömer SeyfettinÖmer Seyfettin, hikâyeyi tarifine ve bağımsızlığına kavuşturur. Gelgelelim türü o da gaye için kullanır. Daha “Genç Kalemler” öncesinde Ali Canip’e mektuplarında sanattan nefretini yazar. Edebiyatın bir gaye’si vardır, dil de buna hizmet etmelidir, der. Milliyetçi bilinir. Fakat milliyetçiliği dönemseldir, süreklilik göstermez, dinle de mutlaka ilişkilidir.

Gayecilik, Milli Edebiyatın öteki yazarları için de geçerli. Hele Cumhuriyet döneminde, 40’lı, 50’li yıllara kadar, milliyetçisi olsun, muhafazakârı, toplumcusu olsun her yazar millet ve memleket için kuruculuk yüklenmiş gibidir. Bu bağlamda Ömer Seyfettin’le F. Celalettin, Nahit Sırrı Örik, Sadri Ertem hatta Sabahattin Ali arasında fark yoktur.

Memduh Şevket EsendalKavşaktaki ad, Sait Faik’tir. Semaver, Sarnıç ve Şahmerdan’ın mevcut hikâyeyle bağı kolay kurulur. Lüzumsuz Adam, Mahalle Kahvesi, Havada Bulut, Havuz Başı toplumsalı bireyselle değiştirir. Gerilime yüz vermemesi ile Memduh Şevket’i hatırlatır. Son Kuşlar ve Alemdağ’da Var Bir Yılan’la da sürrealizm öne geçer. Rüyalar, hayaller, gerçekle hayal arası durumlarla alt bilinç Tanpınar’daki gibi açılır. Dil, fakat dolaşımdaki dil değildir. Bölük pörçüktür. Bozuk, bazen anlaşılmaz. Öykü mü, mektup yahut röportaj mı olduğunu yazarının bile söyleyemeyeceği metinlerle uyum içindedir.

Geleneksel dokuda büyük kırılma 50 Kuşağının bunalımcı yazarlarıyla olur. Sait Faik’in son iki kitabındaki özellikle Panço’lu öykülerden etkilenip çok özel bir dil yaratırlar. Öncekilerin merkezci bir anlayışla kullandıklarını sıra gözetmeden, iç içe kullanırlar. Hatta fotoğraf, tebligat, haber fotokopileri bile sokarlar öyküye. Sözcükleri öz Türkçeleştirerek, sözdizimini bozarak, cümleyi parçalayarak, yazım ve noktalamayı özelleştirerek dile başkaldırırlar. 

Orhan DuruOrhan Duru ve Ferit Edgü öykülerini sürdürür. Kuşağın diğer yazarları ise 60’lı, 70’li yıllarda makas değiştirip toplumcu/toplumsalcı öyküye geçer. Bir başka yazar grubu da temeli önceki Sait Faik’le atılan, Tanpınar’la ve Orhan Kemal’le buluşturulup güçlendirilen sosyo-psikolojik bir öykü kurar. Dönemin toplumcu gerçekçiler hariç hemen her öykücüsü bu grupta yer alır. Nezihe Meriç ve sonraki hanımlar: Adalet Ağaoğlu, Tomris Uyar, Füruzan… özellikle anılmalı. Bu öykü de anlatır. Gerçekçidir. Ne ki işini dümdüz yapmaz. Dış gerçek, iç gerçekle dengelenir. Yabancılaşmış insan topluma yeniden kazandırılsın istenir.

Geleneğimizdeki faydacılık ve ders Sait Faik’ten sonra görülmez. Düşünce de 50 Kuşağı Bunalımcıları ile soyutlaşır. Aynı yılların şiir akımı II. Yeni’nin simgeli, imgeli dili gibi bir dil öne çıkar. Bu arada “hikâye” de yerini “öykü”ye bırakır. 80’li yıllarla postmodernizmle buluşup anlatıcılıktan iyice uzaklaşır öykü. Anlamın yerini yorum alır. “Baştan geçmiş veya geçebilecek olayları bir temel düşünce etrafında toplayıp anlatan kısa yazı” çok eski ve çok eskimiş bir tariftir artık. Öyküde eskimeyen, kısalıktır sadece. Tek paragraflık, dahası tek cümlelik öyküler bile vardır şimdi.

Mehmet NarlıOysa -Mehmet Narlı’ya referansla- geleneksel tarz, merkezcidir. Kozmik âlemin merkezi güneş, Müslüman’ın yeryüzündeki merkezi Kâbe’dir. Âlem güneşe, Müslüman Kâbe’ye âşıktır, etrafında döner. Divan şiiri merkeze sevgiliyi alır.[7] Bunu da merkezî devlet yapısıyla buluşturur. Karşılıklı besler. Ay’ın güneş’in yanı sıra şah, padişah, sultan da sevgili’nin mazmunları arasındadır. Halk tarzı farklı mıdır? Hayır. Kimileyin gerçek, kimileyin mecazî yolculuğa çıkar kahraman. Büyücüler, zalim yöneticiler yahut fettan kadınlarla karşılaşır, her defasında da doğaüstü güçlerin yardımını görerek erginleşip döner. Hikâye her zaman “ayrılma” noktasına “dönüş”le biter. Bu merkezci yapı “temel düşünce etrafında” şartıyla Tanzimat sonrasına geçer. Evrensel gelenek de budur, dahası sol da böyle düşünür.

“Hikâye” ile “öykü” arasında temelli bir fark olduğu söylenir. Şöyle ki hikâye sözel geleneğe dayanırmış, birebir gerçeklik peşinde olup anlatır imiş. Öykü ise yazılırmış, kurmaca olup kendi gerçekliğini kendi yaratırmış. Bunlarla anlatılan doğrular var elbette. Reddetmiyorum. Ne ki yeni bir türün doğması için küresel bir değişim gerekir sanırım. Nitekim deneme böyle doğmuştur. Dram da, roman da. Bizde olan ise türün tarihiyle, gelişimiyle ilgili. Nasıl ki fotoğraf makinesiyle resim, sinemayla roman değişti. Ama resim, de roman da adlarını korumakta. Sait Faik Abasıyanık 

Öykü sözcüğüne düşman değilim. Kızım olsaydı adını öykü de koyabilirdim. Ancak dile öz Türkçecilik modasıyla girdiğini düşünüyorum. Öz Türkçecilik ise, gelenekle, geçmişle bağın koparılmasını isteyen bir zihniyetin eseri. Ömer Seyfettin dönemi Tasfiyeciliğinin Cumhuriyet’teki replikası. Ömer Seyfettin’in sade dilinden apayrı. Sade dil, sözcüklerin kökenlerine bakmaz, milliyetleriyle ilgilenmez, hangi dilden gelmiş olursa olsun, konuşma dilinde varsa, onu Türkçeleşmiş sayar ve kullanır. Sait Faik’in dili de budur. Ne olduysa ondan sonra olur, özellikle 60 Darbesi’nden sonra Ataç’ın sözcüklerinden mürekkep bir jargon girer hikâye’ye -öykü’ye mi demeliydim yoksa? Şu da var: “Öykünmek” fiiliyle ilgilidir “öykü”. Kökünde “özenmek, taklit etmek” anlamı vardır, tıpkı “hikâye” ile kökteş sözcüklerde olduğu gibi. Paralelliğin görülmemesi tuhaf.  

İtiraf ederim: Öz Türkçeyle de güzel öyküler yazılıyor. Keramet sözcükte değil. Sözcüğün öyküyle buluşup buluşamamasında. Bundandır kimi yazarda yadırgananın kimi yazarda yadırganmaması. Bu, sade dil için de geçerli elbette. Öykünün öteki elemanları için de. Bu açıdan bakıldığında, öykümüz, bugün daha yoğun, daha usta işi. Daha hünerli. Divan’ın aydın tarzıyla sanki yakın akraba.

Gelenek böyledir. Şehriniz gibidir. Kavafis’in dediğince: İsteseniz de kaçamazsınız. Arkanızdan gelir. Kültürel miras olarak gelir, haberli veya habersiz, doğrudan yahut dolaylı, sizinle olur. Kendinizi sokağınızda dolaşırken bulursunuz.

 

Necati Mert 


[1] Hikâye, kıssa, hadis, siyer, semer hakkında detay için bakınız: M. Kayahan Özgül, “Hikâyenin Romanı”, Hece Türk Öykücülüğü Özel Sayısı, Ekim-Kasım 2000, Sayı: 46-47, ikinci basım: Eylül 2005, s. 33-34.

[2] Emin Nihat Bey, Gece Hikâyeleri: Müsâmeretnâme, Haz: M. İsmet Uzun, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul, tarih yok, s. 17.

[3] M. Kayahan Özgül, a.g.m. s. 34.

[4] Halk ve Divan edebiyatları hakkında detay için bakınız: Kenan Akyüz, “Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri”, Türkoloji, Ankara, 1965, cilt: II, sayı:1, s. 49-50.

[5] Kenan Akyüz, a.g.m. s. 57-58.

[6] Kenan Akyüz, a.g.m. s. 58-61.

[7] Fazlası için bakınız: Mehmet Narlı, “Şiir ve Şehir”, Hece Şehirlerin Dili Özel Sayısı, Haziran-Temmuz-Ağustos 2009, Sayı: 150-151-152, s. 300.

 Özlem Torun ç-alıntıladı

Güncelleme Tarihi: 13 Aralık 2010, 22:18
YORUM EKLE
YORUMLAR
kadrican mendi
kadrican mendi - 8 yıl Önce

necati hoca'nın o her zamanki arı duru türkçesi ve zarif ama yapmacıksız üslubuyla "türk" hikayeciliğine ilişkin katkılarını gerçekten zevkle takip ediyoruz.

banner8

banner19

banner20