Oruç: Bu-‘ara’-da kendini ‘ara’-mak

“Oruç, ki­şi­yi, içe­ri­sin­de gö­mü­lü olan sır­ra yö­nel­mek için, dı­şa­rı­dan içe­ri­ye ta­şı­yan en önem­li iba­det­tir.” İhsan Fazlıoğlu Hocanın 2005 yılının Ekim ayında Anlayış dergisinde yayınlanan oruçla ilgili yazısını alıntılıyoruz.

Oruç: Bu-‘ara’-da kendini ‘ara’-mak

Mİ­TO­LO­Jİ’YE gö­re tan­rı­lar, in­san’ı var kıl­dık­tan ve ara’ya koy­duk­tan son­ra, in­san’ı in­san kı­lan ni­te­li­ği ya­ni sır­rı ne­re’ye sak­la­ya­cak­la­rı­nı ara­la­rın­da uzun uzun, sı­kı bir şe­kil­de tar­tış­mış­lar. Bir kı­sım tan­rı, sır­rı Ev­ren’in en üc­ra kö­şe­le­ri­ne sa­vur­ma­yı, in­sa­nın bu kö­şe­le­re uza­na­ma­ya­ca­ğı­nı söy­le­ye­rek tek­lif et­miş; bir kıs­mı ise Yer’in en dip­le­ri­ne at­ma­yı... An­cak bil­ge tan­rı­lar, in­san’ın me­rak­lı ol­du­ğu­nu, bu me­rak sa­ye­sin­de hem Ev­ren’in en üc­ra kö­şe­le­ri­ni, hem de Yer’in en dip­le­ri­ni araş­tı­ra­ca­ğı­nı, do­la­yı­sıy­la bu yer­le­rin gü­ven­li ol­ma­dı­ğı­nı bil­dir­miş­ler. Tar­tış­ma bü­tün şid­de­tiy­le sü­rer­ken bir tan­rı, “Öy­le bir yer bu­la­lım ki in­san, ih­ma­lin­den do­la­yı, ona na­zar et­me­yi/bak­ma­yı ha­tır­la­ma­sın” de­miş. Böy­le bir ye­rin ne­re­si ola­bi­le­ce­ği­ni dü­şü­nen tan­rı­lar en ni­ha­yet, in­san için en-ya­kın ye­rin as­lın­da en-uzak yer ol­du­ğu­nu fark et­miş­ler. So­nuç­ta in­san’ı in­san kı­lan ni­te­li­ği ya­ni sır­rı in­san’ın içi­ne göm­müş­ler.

O gün bu gün­dür in­san, “büht ü hay­ret re's-i ma­ri­fet­tir” de­yip ken­di­si­ni in­san kı­lan ni­te­li­ği hep dı­şa­rı’da ara­dı; ya Ev­ren’in en üc­ra kö­şe­le­rin­de ya Yer’in en dip­le­rin­de. Kı­sa­ca, in­san ken­di­si­ni unut­tu. Bu ne­den­le­dir ki “in­san, nis­yan ile ma­lûl­dür” den­miş; in­san ile nis­yan ara­sın­da kö­ken ya­kın­lı­ğı ku­rul­muş­tur. Fel­se­fe-bi­lim ta­ri­hi­ne ba­kıl­dı­ğın­da da bu du­rum mü­şa­he­de edi­le­bi­lir: Sü­mer­ler­den Ba­bil­li­le­re, Mı­sır­lı­lar­dan Yu­nan­lı­la­ra me­rak’ın, hay­ret’in hep gök­yü­zü­ne, yer­yü­zü­ne, kı­sa­ca dı­şa­rı’ya yö­nel­di­ği gö­rü­lür. Dı­şa­rı’ya na­zar eden in­sa­nı ken­di­si­ne ko­nu alan Sok­ra­tes ile öğ­ren­ci­si Ef­la­tun’un, bil­gi­yi, “in­sa­nın unut­tu­ğu­nu ha­tır­la­ma­sı” şek­lin­de ta­nım­la­ma­la­rı; Ef­la­tun’un in­sa­nın düş­tü­ğü bu du­ru­mu izah için in­şa et­ti­ği is­tia­re-i tem­si­li­ye, dü­şün­ce ta­ri­hin­de içe­ri’ye yö­nel­me­nin ilk adım­la­rı­nı teş­kil eder­ler. Öy­le ki Ef­la­tun, dı­şa­rı’nın bil­gi­si­ni bi­le içe­ri’ye yer­leş­ti­rir. Bu sü­re­ci, öğ­ren­ci­si Aris­to­te­les ta­mam­lar: De Ani­ma ya­ni Ki­tab el-nefs, ya­ni Ken­di­nin bil­gi­si. Nü­büv­vet ile on­dan bes­le­nen su­fî dü­şün­ce okul­la­rı ise in­sa­nın ken­di­si­ne iliş­kin bil­gi­den çok, in­sa­nın ken­di­si­ni ta­nı­ma­sı’ndan bah­se­der­ler: “Men are­fe nef­se­hu fe-kad are­fe Rab­be­hu”: “Ken­di­ni ta­nı­yan Rab­bi­ni ta­nır”.

İn­san’ın dı­şa­rı­yı bil­me­si, kar­şı­sı­na al­ma­sı de­mek­tir; bu ise in­san ile dı­şa­rı­sı ara­sın­da bir ay­rış­ma­yı, fark­lı­laş­ma­yı, hat­ta ya­ban­cı­laş­ma­yı ge­ti­rir. Bil­gi de, böy­le bir re­sim­de, kar­şı kar­şı­ya ko­nul­muş bu iki ya­ban­cı­nın bir bağ ile tek­rar bir ara­ya ge­ti­ril­me işi­dir. An­cak in­san, is­ter Ev­ren’in en üc­ra kö­şe­le­ri­ni, is­ter Yer’in en dip­le­ri­ni ta­ras­sut et­sin; so­nuç ken­di­si­ni ih­mal’dir. Çün­kü in­san ken­di­si­ni ne kö­şe­ler­de, ne de dip­ler­de bu­la­bi­lir. Dü­şün­ce ta­ri­hin­de dı­şa­rı­da­ki yol­lar­dan gi­den hiç­bir dü­şü­nür ken­di­si­ne uğ­ra­ma fır­sa­tı bu­la­ma­mış­tır. Dı­şa­rı­sı ara’dır; ara­lık­ta mev­cut olan in­san’dır; in­san ara­lı­ğı de­ğil, ara­lık­ta bu­lu­nan ken­di­si­ni ara­ma­lı­dır. Baş­ka bir de­yiş­le, ara­lık­ta ka­yıp olan in­san’dır; bu ne­den­le in­san, ara’da ara­yan, ara­dı­ğı şe­yin ken­di­si ol­du­ğu­nu bil­me­li­dir; ter­si du­rum­da in­san ara-lık-da kay­bo­lup gi­der. İn­sa­nın ken­di­si­ni bul­ma­sı­nın ol­maz ise ol­maz ilk şar­tı ise yi­ne ken­di­si­ni bu-ara-da, ara­lık­ta bul­ma­sı­dır.

Dı­şa­rı’dan gi­den­ler, dı­şa­rı’yı faz­la cid­di­ye alan­lar, sır­rı ya­ni in­sa­nı dı­şa­rı­da ara­yan­lar acz his­se­der­ler. Bu acz sür­dü­rü­le­bi­lir ol­mak­tan çı­kın­ca in­sa­nı kor­ku/havf kap­lar. Kor­ku ka­lı­cı bir hâl alır­sa, ki­şi­yi an­lam­sız­lı­ğa sü­rük­ler. Ha­ya­tı an­lam­lan­dır­ma ye­ti­si­ni kay­be­den ki­şi ise, ya ken­di­si­ni ko­yu­ve­rir ya­ni ara­laş­tı­rır ya da ken­di­si­ni im­ha eder. Ma­ne­vi­ya­tı, ya­ni ki­şi­nin an­lam dün­ya­sı­nı dı­şa­rı­dan ha­re­ket­le ku­ra­ca­ğı­nı zan­ne­den­ler, za­man­la, içe­ri­yi dı­şa­rı­sı­na ben­ze­tir; in­sa­nı bir me­ta gi­bi al­gı­la­ma­ya baş­lar­lar. Acz ve onun ne­den ol­du­ğu kor­ku, in­san ol­mak­lı­ğın çı­kış nok­ta­sı­dır: (İn­saf ile ger olur­sa dik­kat/ Ni­met mi de­ğil­dir ac­ze ruh­sat); an­cak bu-ara-da kal­mak in­sa­nın ön­ce ken­di­si­ni, da­ha son­ra çev­re­si­ni im­ha et­me­si­nin baş­lan­gı­cı­dır: İn­san’ın acz ve kor­ku­dan, ken­di­si­ne geç­me­si, ken­di­sin­de gö­mü­lü ola­nı bul­ma­sı, ku­de­ma­nın de­yi­şiy­le, hâ­le hamd et­me­si, şük­ret­me­siy­le baş­lar; bu, in­sa­na bir kuv­vet ve­rir; bu kuv­vet de kor­ku’yu ümi­de/re­ca dö­nüş­tü­rür. Öy­ley­se dı­şa­rı’dan içe­ri­ye, ac­zi­yet­ten kuv­ve­te, kor­ku­dan ümi­de adım at­ma, hamd/şükr et­me ile baş­lar. Bu ne­den­le hamd/şü­kür köp­rü­dür; ki­şi­yi dı­şa­rı­dan içe­ri­ye ta­şır: (Hamd ana ki kıl­dı hal­ka rah­met / Tah­mîd­de ac­ze ver­di ruh­sat).

Dı­şa­rı’da ac­zi­yet his­se­den in­san, iş­ga­le çı­kar; dı­şa­rı­sı­nı bil­me ve bu bil­me­ye iliş­kin, tek­no­lo­ji de­dik­le­ri bü­tün âlet ve ede­vât bu ac­zi­ye­ti gi­der­me ça­ba­sı­dır. Bun­dan do­la­yı ac­zi­yet his­set­me in­san ol­mak­lı­ğı­mı­zı ha­tır­la­ma ba­kı­mın­dan önem­li­dir. Ter­si du­rum­da dı­şa­rı’da sap­lan­ma, dı­şa­rı’nın iniş-çı­kış­la­rın­da kay­bol­ma yük­sek­tir: (Acz ol­ma­sa hâl olur­du müş­kil / Pây-i kec-i kilk olur­du der-gil).

İçe­ri’ye hamd köp­rü­sün­den gi­ren bir ki­şi­nin bil­me­si ge­re­ken ilk şey, bu­ra­sı­nın deh­liz­le­ri­nin dı­şa­rı­dan da­ha yo­ğun ol­du­ğu­dur: (Bo­şu­na gez­mi­şim yok ta­bi­at­ta/ İçim­de­ki ka­dar iniş ve çı­kış). Ku­de­ma­nın de­yi­şiy­le dı­şa­rı’da, baş­ka bir ad­lan­dır­may­la söz-de­ni­zin­de bo­ğul­ma­mak için in­sa­nın ken­di­si­ne de­mir at­ma­sı ge­re­kir. İçe­ri’de­ki seyr ü se­fe­rin de­rin­li­ği, sıh­hat­li ve müs­ta­kim bir şe­kil­de ak­ma­sı, ki­şi­nin ken­di­sin­de gö­mü­lü olan­la te­ma­sı­nın yo­ğun­lu­ğu­na bağ­lı­dır. Türk­çe­miz­de, in­sa­nın ken­di içi­ne düş­me­si an­la­mı­na ge­len dü­şün­mek, bu an­lam­da, gö­mü­lü olan üze­rin­de kat­lan­mak­tır, de­rin­leş­mek­tir.

Ku­de­ma, in­sa­nın de­ru­nî se­ya­ha­ti­nin iba­det sa­lıy­la müm­kün ol­du­ğun­da hem­fi­kir­dir. İçer’de­ki ok­ya­nu­sun de­rin­li­ği, dal­ga­la­rın haş­met ve aza­me­ti, yol­la­rın iniş ve çı­kı­şı, üze­rin­de yol alı­nan iba­det ka­yı­ğı­nın güç­lü ol­ma­sı­nı ta­lep eder. Her bir şey’in kul­lu­ğu/iba­de­ti ne-üze­ri­ne-halk edil­miş­se, o şey üze­ri­ne, kı­sa­ca do­ğa­sı­na uy­gun ola­rak var­lı­ğı­nı sür­dür­me­si­dir. Bir ta­şın iba­de­ti taş-ol­mak­lı­ğı­na, bir ağa­cın iba­de­ti ağaç-ol­mak­lı­ğı­na, bir arı­nın iba­de­ti ise arı-ol­mak­lı­ğı­na gö­re var-ol­ma­sı ve bu­na uy­gun/gö­re dav­ran­ma­sı­dır. Bun­dan do­la­yı­dır ki, in­san’ın en te­mel iba­de­ti içe­ri­sin­de gö­mü­lü olan sır­ra, in­san-ol­mak­lı­ğı­nı müm­kün kı­lan ni­te­li­ğe gö­re ya­şa­ma­sı­dır; di­ğer bü­tün iba­det­ler in­sa­nı bu te­mel iba­de­te ha­zır­la­mak için­dir. Ge­le­ne­ği­miz­de te­fek­kür, ta­ak­kul ile te­em­mül’ün, ta­ab­bud ka­bul edil­me­si­nin sır­la­rın­dan bi­ri­si de bu­dur.

Oruç, ki­şi­yi, içe­ri­sin­de gö­mü­lü olan sır­ra yö­nel­mek için, dı­şa­rı­dan içe­ri­ye ta­şı­yan en önem­li iba­det­tir. He­men he­men bü­tün ka­dim kül­tür­ler­de, in­sa­nın ken­di­si­ni keş­fe­de­bil­me­ye ha­zır­la­yan bir gü­zer­gah ola­rak bu­lun­ma­sı, oru­cun ki­şi­nin ken­di­si­ni cid­di­ye al­ma­sı­nın en önem­li gös­ter­ge­le­rin­den bi­ri­si ol­ma­sın­dan­dır. Oruç, in­sa­na dı­şa­rı’ya kar­şı bir iç-du­ruş ve­rir; dış-kor­ku­yu iç-ümi­de dö­nüş­tü­rür.

İn­san’ın içe­ri­sin­de gö­mü­lü sır­ra ge­lin­ce, is­ter var­lık is­ter tan­rı, is­ter var­lık bağ­la­cı is­ter haml-i vü­cu­dî, sır Hü­ve’ye doğ­ru­dur. Su­fî’nin de­di­ği gi­bi: “Kes­ret vah­det’te ma­dum; vah­det kes­ret’te mev­cut de­ğil­se in­san’ın elin­de­ki ka­deh’i an­cak ölüm dol­du­rur”: (Şad şük­ro­la Hayy-i lâ­ye­mû­ta / Kim er­di söz âlem-i sü­kû­ta).

Güncelleme Tarihi: 09 Mayıs 2019, 12:38
YORUM EKLE

banner19

banner13