banner17

Ortak Güzellik Değerleri, Paris'e Benzemek İçin Allak Bullak Edildi

''Mimar Sinan’ı anlamaya çalıştığımız zaman, bugünkü yaklaşımımızın eksikliğini, sefaletini, zavallılığını görme imkânımız olacak. Bugün bir şey yapıyor muyuz, yaptığımız nedir sorularına samimi bir cevap verme imkânı olacak.'' Merhum mimar Turgut Cansever ile 'Mimar Sinan' kitabı üzerine yapılmış bir röportajı Yağız Gönüler alıntıladı.

Ortak Güzellik Değerleri, Paris'e Benzemek İçin Allak Bullak Edildi

Turgut Cansever’den öncekiler de duyulmamıştı, o da duyulmadı, şimdiden sonra da kimse duymayacak. Çünkü artık mimarlar "güzeli" aramıyor. Sadece mimarlar mı? Güzeli arayan hangimiz kaldı… Öte yandan, bizde ne hikmetse -herhalde “adam” bolluğundan olacak- faydalı şeyler söyleyen, faydalı şeyler yapılmasını teşvik eden, bu yönde nice geceler sabahlayan, projeler hazırlayan, memleketine ve vatanına güzel bir şey katmak isteyen, kültürümüze, geleneklerimize dolayısıyla aslımıza sahip çıkmayı arzulayan her kimse varsa ya sesi hiç duyulmamıştır ya da önemsenmediği izlenimi oluşturularak dolaylı yollardan sesi kısılmıştır. Mesela merhum bilge mimar Turgut Cansever her ikisini de yaşadı. Zamanında onu dinlemeyenler “Turgut bana 3 metrenin 5 metrenin lafını etme şimdi!” diyerek Fatih’te biçmedik tarihi eser, cami, çeşme bırakmadı mesela. Yahut zamanın bir belediye başkanı özel olduğuna inandığı projesiyle Cansever’in yorumunu almak için ofisine gidip ağzının payını aldığında; artık Cansever için “yeni projeler üretme” devri de son buluyordu, önüne taş üstüne taş konuyordu.

Kültürel faaliyetlere bir finans kurumundan beklenmeyecek kalitede önem veren Albaraka, kuruluşunun 20. yılında bir Mimar Sinan kitabı neşretmişti. Kitabın yazarı ise Turgut Cansever idi. Yıllar boyunca hamasete, karşılaştırmalara, yüceltmelere kurban edilen ve fakat hakkında çok az şey bilinen Mimar Sinan üzerine Cansever, bilinmeyenleri kaleme almış ve İslam kültürü ile mimarisini doğru anlamak için Mimar Sinan’ın “bir vesile” olarak görülmesi gerektiğini defaatle söylemişti. Kitap pek tabii bir yankı oluşturmadı. Gerek sanat gerek edebiyat piyasası o zamanlarda da şimdiki gibiydi çünkü; magazin ve dedikodu odaklı… Kitap üzerine daha sonra gazeteci Burhan Eren, merhum mimar Turgut Cansever’den bir randevu talep etmiş ve söyleşi yapmıştı. 2006 yılının sonlarına doğru gerçekleşen bu söyleşiyi paylaşarak, rahmetliyi sene-i devriyesinde yâd ediyorum. Zâtından, kelâmından, ilminden, hâlinden çok şey öğrendim. Makamı güller, bülbüller yuvası olsun…

***

Sinan’ı ve eserlerini konuşmak bir fantezi değildir

Mimar Sinan’ı ve eserlerini anlama çabanızın sebebi ne?

Kendi kültürüne tamamen kapanmış bir ülkeyiz. Türkiye, Tanzimat’tan bu yana bir kültür politikası sefaleti neticesinde çok büyük bir bilgi eksikliğine düşmüş bulunmakta. Bu memleketin nasıl oluşacağına dair ortaya konulacak konularla halkı ilgilendiren genel tutumdan uzağız. Bu kültür olayının bilinci topluma mal edilmezse, kültürümüzü hangi değerler etrafında geliştireceğimizin de sözünü edemeyiz. Onun için Sinan’ı görüşmeyi, sözünü ettiğim büyük sosyal meselenin kültürel temelleriyle bütünleşerek çözümünün adımı olarak görmek gerekir diye düşünüyorum. Onun için Sinan’ı görüşmeyi bir fantezi saymıyorum.

Bugünkü yaklaşımımızda eksiklik, sefalet, zavallılık var

Mimar Sinan’ı anlamaya çalıştığımız zaman ne olacak?

Bugünkü yaklaşımımızın eksikliğini, sefaletini, zavallılığını görme imkânımız olacak. Bugün bir şey yapıyor muyuz, yaptığımız nedir sorularına samimi bir cevap verme imkânı olacak. Bundan böyle meselelere nasıl yaklaşacağımız hususunda bize ışık tutacak. O bilinç bize bir sorumluluk da yükleyecek.

Kulaklarını kapatıyorlar ve sorumluluktan kurtuluyorlar

Bunlardan korktuğumuz için mi Sinan’a bakmayı geciktiriyoruz?

Yalnız Sinan’a değil, bütün ciddi meselelere bakmamak da aynı korkudan… Kulaklarını tıkıyor ve yürüyüp gidiyorlar. Eğer kulakları açık olsa o zaman bugün yüklenmedikleri sorumlulukları yüklenmek zorunda kalacaklar. Aydınlar, bilim adamları ve politikacılar, böyle olunca ilk adımda bir miktar dışlanacak, gerçek meseleyi ortaya koyuncaya kadar sarf edecekleri çaba onları acıtacak. Ama buna razı olmadığımız takdirde çok daha acıtıcı yerlere geleceğiz.

Batı felsefesi zaman-mekân bütünlüğünü İslam düşüncesinden almıştır

Kitapta, İslam mimarisini konuşurken ‘tevhid’ kavramının göz ardı edildiğini söylüyorsunuz. Bu kavram, Sinan’ın mimarisinde nasıl mücessemleşti?

Rönesans düşüncesinde olayların bir an’ı tespit edilerek o, hakikat olarak naklediliyor. Böyle olunca bir bina, bütün parçalarıyla, her parça o bütünün ayrılmaz bir kısmı olarak ve bir defada oluşmuş bir nesne gibi tasarlanıyor. Sinan’ın eserlerinin çok uzun bir zaman içerisinde parçaların birbirine eklenerek, düşüncelerin birbirine eklenerek vücuda gelmiş gibi olduklarına işaret etmek istiyorum. Bu yine çok asli bir İslami metafizik kabule dayanıyor; zaman ve mekân kategorilerinin bütünlüğü fikrine… Değişmeyen donmuş mekân ve mimari yerine zaman-mekân bütünlüğü, çok açık bir şekilde Batı felsefesinin 20. asrında İslami düşünceden intikal etmiş bir meseledir. Süleymaniye örneğinde, eserin yeni oluşumların açtığı perspektiflerle yeniden anlaşılması, yeni anlama biçimleriyle yaşanması gibi imkânlara kapı açılmış bulunuyor. Hangi İslam metafiziğine dair yazıyı okusanız, varlığın sürekli oluşum halinde olduğunu, her an’ın bir evvelki an’dan farklı olduğunu, değişme halinde olduğunu anlatmakla işe başladıklarını görürsünüz. Öyle olunca Rönesans’ın varlığa ait bilgiyi donmuş olarak anlatan resminin neden İslam dünyasında var olmadığını da anlamak mümkün olur.

Mimar Sinan’ı putlaştırmak yerine İslam mimarisinin derdini öğrenmeliyiz

Mimar Sinan’ı sadece bugünkü anlamıyla bir mimar olarak mı algılamak gerekir? Bu algı, onu doğru anlamada bizi yanılgıya düşürür mü?

Nasıl anlamak söz konusu olduğunda ona nasıl bakmak gerektiği sorusu gündeme geliyor. 16. asır, özellikle Batı dünyasında donmuş bir dünya tasavvurunun ürünü olan bir sanat görüşünü gündeme getirmiş bulunuyor. Sinan için ise, yalnız kendisinin yaptığı yok; çevresi var, şehir var. Şehrin bir canlı olduğunu biliyor. Bir de eninde sonunda yaptığı şeyin, bir canlı yaratmak değil, bir süre kalacak bir nesneyi vücuda getirmek olduğunu… Hıristiyan ortaçağ, maddi varlığı yok etme girişimi ile ürününü veriyor. Katedral taştan yapılıyor, ama taş bir realite olarak varken, o taşın üzerine profiller çizilerek, gölgeler atılarak ve hareketli biçimler eklenerek hakikatte var olan nesnenin asli nitelikleri yok edilmeye çalışılıyor. Sinan ise yaradılışın bu verisini saygıyla kabulleniyor ve onunla üretiyor. Değiştirmeden, onun özüne zarar vermeden, onun öz niteliklerini kullanarak ve o öz niteliklerin değerlerinden hareket ederek… Bu tabii sadece Sinan’ın meselesi değil, İslam kültürünün, mimarisinin meselesi. Hep Sinan’dan bahsediyoruz, aslında onu putlaştırmak yerine, daha büyük bir açıdan İslam kültürünün, mimarisinin bütünlüğüne bakmak lazım.

Halkı mimari çevreden kopardılar, eserler müzelik oldu

Bugün mimarlar sizin konuştuklarınızı neden konuşmuyor?

Kültür dediğimiz şey halktan koparıldı önce. Bir grup Batıcı zevatın Batı dünyasında gördüklerini buraya nakletmeleri düzeyine indirildi. Tanzimat’tan ve Cumhuriyet’ten sonra halkın kültür ile ilişkisi kılıçla kesilmeye çalışıldı. Halkın sanatı yaşamasını yok etmeydi bu. Mimari söz konusu olduğunda, mühendislik mimarlığın yerine getirilerek ‘kimsenin aklı ermez, bu iş hesaptır’ denerek, halk mimari çevrenin oluşturulmasından kopartıldı. Mimari eserin bütün insanlara açık olan yüzlerinin konuşulup tartışılması, bütün güzelliklerinin tartışılarak yaşanması gündem dışına itildi. Böyle olunca da eserler müzelik oldular.

İslâm ve Sinan mimarisi demokratiktir

Sinan’ın eserleri ile yüz yüze gelebilmek, onları anlamak için ne yapmak, hangi gözlükleri atıp nasıl bakmak gerekir?

Ortak güzellik duygusu temelidir. Osmanlı toplumunun ortak güzellik değerleri vahşi Batı değerleri ithal edilerek Türk aydınları tarafından tahrip edilmiştir. O zaman Sinan’ın eserleri toplumdan tecrit edilmiş, taş yığını haline düşürülmüşlerdir. Bu değerler allak bullak edildi. Ne için? Paris’e benzemek için. Hangi Paris’e? Bonapart’ın isyan edebilecek Fransız halkını top ateşine tutup bastırabilmek için tasarladığı Paris’e… Bu değerleri ve eserleri görmemizi engelleyen en önemli gözlük, Batılılaşma gözlüğüdür, apartmancılıktır. Bu iflas etti. Mesela genelde İslam, özelde Sinan mimarisinde, camilerin yaşama biçimine bakmalı. Yapıyı kullanan herkes, yapıda kendi yerini kendisi tayin ediyor. Bu tam mutlak bir demokratik yapıdır, mimarideki demokrasidir. Yapı emretmiyor, kesin olarak tarafsız bulunuyor. Mesela Süleymaniye’de kubbe dizisi bir istikamet veriyor gibi gözükse de sağa ve sola doğru açılarak yapı, tamamen merkezi ve istikameti olmayan bir yapıya, içindeki herkesi eşitleyen güzelliklerle örülmüş bir örtüye dönüşüyor. Oysa kilise mimarisinde veya bugünkü fonksiyonalist mimaride yapı, sizin yerinizi tayin eder ve sınırlar.

Burhan Eren, http://www.habitat.org.tr/insanyerlesimleri/mimarlik/346-tcansever3.html

"Mimar Sinan" kitabını şu adresten pdf formatında indirebilirsiniz: https://www.albaraka.com.tr/mimar-sinan.aspx

 

Alıntılayan: Yağız Gönüler

 

Güncelleme Tarihi: 25 Şubat 2017, 12:03
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20