Ömer Nasuhi Bilmen'in Kaleminden Fetva Müessesesine Dair

''Artık insana lâzımdır ki, kendisine lâzım olan şeylerle uğraşsın, bir şeyi güzelce bilmedikçe ona dair bir söz söylemekten çekinsin, sonra kendisini mânevî mes’uliyetten kurtaramaz.''

Ömer Nasuhi Bilmen'in Kaleminden Fetva Müessesesine Dair

Günümüzde kendi ihtisâsı dışında oldukça cesur sözler sarfeden insanların arttığı müşâhede edilmektedir. Özellikle dinî sahada ilmî müktesebâtı olmayan insanlar, artık dinî bir konuda yazıp konuşabilir hale gelmiştir. Bu da –her ne kadar mâsumâne bir niyetle yapılmış olsa da, netice olarak İslâm’a zarar vermekten, tahrif etmeye çalışmaktan başka bir şey değildir. İbn Hacer el-Askalânî (v.852/1448) bunu şöyle ifade eder: “Adam, ihtisâsı dışına çıkıp konuştuğu zaman işte böyle acâib-garâib şeyler söyler!” Muhammed Hamîdullah ise şu tesbit ve mukâyesede bulunmuştur: “Nasıl tabâbet, mimâri, fizik vs. uzun bir çıraklık isteyen ihtisâs kolları ise, din ve hukuk için de mesele aynıdır. Bu mevzuda da ne maceraperestlere ne de amatörlere salâhiyet tanınır.” (Zekeriya Güler, Hadis Günlüğü, s.41.)

Merhûm Ömer Nasuhi Bilmen Hocaefendi ise “Hikmet Gonceleri” nâm kitabında “Sizin fetvâ vermeye en cür’etli olanınız, ateşe atılmaya en cür’etkâr olanınızdır” hadîs-i şerifini şöyle izâhatta bulunmuş ve dinî bir konu hakkında yetkinliğe sahip olmayanlar hakkında şunları demiştir:

Artık insana lâzımdır ki…

أَجْرَؤُكُمْ عَلَى الُتْيَا أَجْرَؤُكُمْ عَلَى النَّارِ

“Sizin fetvâ vermeye en cür’etli olanınız, ateşe atılmaya en cür’etkâr olanınızdır.” (Dârimî, Sünen, nr.159; Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, 183.)

İzâh: Dinî mes’elelerin hükümlerini beyân hususunda müteenniyâne hareket etmelidir. Bunları bilmedikçe fetvâ vermeye, bu hususta yazı yazıp neşriyâtta bulıunmaya cür’et göstermemelidir.

Malûm olduğu üzere bir mes’eleyi öğrenmek için soran kimseye “Sâil”, “Müsteftî” denir. O mes’elenin hükmünü beyân ile cevap veren zâta da “Müftî” denir. Verilen cevab da “Fetvâ” namını alır. Bu hususta riâyet edilmesi lâzım gelen birtakım şartlar vardır. Ezcümle bir kimse mes’eleyi mücerred öğrenip muktezâsıyla amel etmek için sormalıdır, yoksa haksız yere başkaları hakkında kullanmak, başkalarının cehâletini teşhir etmek veya herhangi lüzumsuz bir münakaşayı küşâyiş vermek için sormamalıdır.

Sorulan suâle cevap verecek zâta gelince: Bunun uhdesine düşen vecibeler pek ağırdır. Bu zât indillâh pek mes’uliyetli bir vaziyette bulunmuş olabilir. Çünkü sorulan şeyin cevabı hakkında şer’î bir esasa istinâd etmeden, husustaki dinî hükümlere lâyikiyle muttâli olmadan cevap vermek din namına büyük bir cür’ettir, şeriati İslâmiye namına bir iftiradır. Şer’î hükümlere karşı lâübâliyâne bir harekettir, Müslümanların mukaddesatına karşı bir tecavüzdür.

Artık insana lâzımdır ki, kendisine lâzım olan şeylerle uğraşsın, bir şeyi güzelce bilmedikçe ona dair bir söz söylemekten çekinsin, sonra kendisini mânevî mes’uliyetten kurtaramaz.

Hayfâ ki, zamanımızda bu mühim esasa riâyet edenler pek az görülüyor. Birtakım kimseler dinî ilimlere vukufları hiç olmadığı veya pek az olduğu halde mühim şer’î mes’eleler hakkında yazı yazmaktan, mütâlaâ serdetmekten, müctehidâne bir tavır takınmaktan kendilerini alamıyorlar. Kendi kuruntularına muhâlif beyânâtta bulunanları teçhile cür’et göstermekten sıkılmıyorlar. Hâlbuki vaktiyle pek çok malûmatlı zâtlar, dinî ilimlerde pek ziyâde ihataları olduğu halde yine içtihada cür’et edememişler. Kendi namlarına fetvâ vermeye cesaret gösterememişler, beyne’l-müslimîn âmmenin kabulüne mazhar olmuş bulunsun bir mezhep sahibinin meselâ; İmâm-ı Âzam’ın veya İmâm-ı Mâlik’in içtihâdı veçhile amel etmişler, sorulan mes’eleler hakkında da bu gibi büyük müctehidlerden mevsûkan riâyet edilegelmiş olan cevaplar dairesinde fetvâ vermişler ve fetvâlarında bu ciheti tasrihte de bulunmuşlardır.

Hatta böyle muteber bir mezhep sahibinden bir hâdise hakkında sarih bir cevap elde edemeyen ve müçtehidin vaz’etmiş olduğu usûl ve furûa tatbîkan ahkâm istinbâtına muktedir bulunan yüksek seviyedeki âlimler bile kendi tâbi oldukları müçtehidin iltizâm etmiş olduğu kavâid ve usule riâyet ederek onlara tatbîkan cevap vermek ihtiyâtında bulunmuşlardır. Bu deereceyi hâiz bulunmayan sâir âlimlerin vazifeleri ise tâbi oldukları mezhepte muhtar ve mültezem olan fetvâları nakil ve hikâye etmekten, hâdiseler hakkında o veçhile cevap vermekten ibarettir.

İşte içtihâda, istinbâta muktedir olmayan her müftînin vazifesi bundan başka değildir. Bu halde müftîler, tâbi oldukları mezhepteki akvâl-i içtihâdiyeyi nâkl bulunmamaktadır.

Fetvâya herkesin cür’et etmesi sahih değildir

Binâenaleyh bunların bu hususta da riâyet etmeleri gereken birtakım usûl vardır:

Meselâ Hanefî mezhebinde bulunan bir müftî, kendisine sorulan bir mes’ele hakkında İmâm-ı Âzam’dan Zahiru’r-Rivâye denilen kitaplardan birinde münderiç bulunan cevabı ne ise onu hikâye eder. Bu bâbta İmâm-ı Âzam’dan bir nakil mecut değilse İmâm-ı Ebû Yusuf’un kavliyle fetvâ verilir. Ondan da bir nakil bulunmazsa İmam Muhammed’in kavli fetvâ verir ve gayet bu eimme-i kiramdan birinin kavli asrın maslahatına daha muvafık olmak üzere ulemâ-i İslâmiye tarafından tercih edilmiş bulunursa ona göre fetvâ vermesi lâzım gelir.

İşte bu meşrûhtan da anlaşılıyor ki fetvâ; dinî mes’eleler hakkında hüküm vermek dinen pek mühim bir keyfiyettir. Buna herkesin cür’et etmesi sahih değildir. Böyle bir hareket din ile telâub eder.

Vâkıa Müslümanlarca emr-i bi’l-ma’rûf, nehy-i ani’l-münker, hakkı beyân bir vazifedir. Fakat bu vazifenin ifası birtakım şartlar ile mukayyettir. Bu şartları hâiz olmayanlar, bu vazifeyi yapmaya salâhiyetdâr olamazlar.

Meselâ bir ictimâî heyet efrâdı; tıbbî, riyazî, edebî, felsefî ilimler ile az çok alâkadar bulunurlar. Fakat mücerred bu alâkadan dolayı, bilgisi, ihtisâsı olmayan bir fert kalkar da tıbba veya riyaziyeye veya emsaline dâir mes’elelerden bahseder, hükümler verirse, haddini tecâvüz etmiş, kendi cehâletini teşhir etmiş olmaz mı? Bunun içindir ki; kâfi derecede bilgisi olmayan kimselerin bu mevzulara karıştıkları pek nadir görülmektedir.

Ya dinî ilimler bunlardan daha kolay mıdır? Muhtelif tasniflere tâbi tutulan binlerce dakik, umûmî mes’eleleri, kâideleri, hükümleri ihtivâ eden dinî ilimlerde kâfi derecede bilgisi, mümâresesi bulunmayan zâtların artık kalkıp da bu ilimler namına söz söylemeye nasıl salâhiyetleri olabilir? Bunun mânevî, uhrevî mes’uliyetini düşünmek icab etmez mi?

Çeşme-i insâf gibi âkıle mîzân olmaz,

Kişi noksanını bilmek gibi irfân olmaz.”

 

Alıntılayan: Emre Yücel

Güncelleme Tarihi: 12 Haziran 2018, 16:43
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER