banner17

Norman Stone: Asıl hedef Türkiye’nin ortadan kaldırılmasıydı!

“1914 yılında emperyal operasyonlar tiyatrosunun son büyük oyunu Ortadoğu’da sahnelendi. Yıkılmaya yüz tutmuş Os­manlı İmparatorluğu’nun, haliyle pek çok talibi vardı.”

Norman Stone: Asıl hedef Türkiye’nin ortadan kaldırılmasıydı!

Resmi olarak 28 Temmuz 1914’te başlayan 1. Dünya Savaşı 11 Kasım 1918 tarihinde İtilaf Devletleri ile Almanya arasında imzalanan ateşkesle sona erdi. 1. Dünya Savaşı’nda savaşa katılan bütün taraflar büyük kayıplar verdi. Ancak sonrasındaki gelişmeleri düşünürsek savaştan en fazla etkilenen Osmanlı İmparatorluğu ve bakiyesi oldu. İmparatorluk savaş sonunda tarih sahnesinden çekilirken geride bıraktığı coğrafya, yani Ortadoğu şiddet, iç savaşlar, bölgesel çatışmalar, baskıcı ve otoriter yönetimler altında ezilen halkların gözyaşı ve zulümle özdeşleşti. Ve bir daha toparlanamadı.

Sonuçları itibariyle 1. Dünya Savaşı’nı değerlendiren bazı tarihçiler, biraz da haklı olarak, savaşın en büyük hedefinin Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmak olduğunu ileri sürmekteler. Rusya’nın savaştan çekilmesiyle deşifre olan ve uygulanamayan Sykes-Picot Anlaşması bu niyetin göstergelerinden biri olarak kabul edilebilir. 11 Kasım 1918’de Almanya ile yapılan ateşkesin ardından İtilaf Devletleri donanmalarının ivedilikle boğazları geçerek 13 Kasım 1918’de İstanbul’u işgal etmeleri de başka şekilde yorumlanamaz.

1.Dünya Savaşı’nın asıl hedefinin Osmanlı İmparatorluğu olduğunu ileri süren tarihçilerden biri de Prof. Dr. Norman Stone’dur. Birinci Dünya Savaşı kitabında bu iddialarını ayrıntılı bir şekilde anlatır. Ketebe Yayınlarından çıkan ve farklı zamanlarda çeşitli dergiler için kaleme aldığı yazılardan oluşan İmparatorluk Oyunları: Avrupa ve Ortadoğu’yu Şekillendiren Yıllar kitabının büyük bir kısmı da 1. Dünya Savaşı’nı konu edinmektedir.

Savaşın bitişinin 100. yıl dönümü münasebetiyle Norman Stone’nun İmparatorluk Oyunları: Avrupa ve Ortadoğu’yu Şekillendiren Yıllar kitabından “Asıl Hedef Türkiye’nin Ortadan Kaldırılmasıydı!” başlığını taşıyan bölümü iktibas ediyoruz:

1914 yılında ülkelerini savaşa sokan Avrupalı liderler son de­rece eğitimli adamlardı. Churchill çok az bilinen şiirlerden yaptığı alıntılarla Roosevelt’i şaşırtırdı; savaştan sorumlu Dışişleri Bakanı Alman felsefesini tercüme ediyordu; Fransa devlet başkanının kardeşi saygın bir matematikçiydi; General von Hindenburg sefer sırasında vaktini Faust okuyarak geçi­rirdi (Hitler bile bir onbaşıyken Schopenhauer okurdu). Bu önermenin belki de tek istisnası Viyanalı aristokratlardı; bu ki­şilere göre âlimlik bir Yahudi’nin başka bir Yahudi’den kopya­layıp ortaya koyduğu şeyden fazlası değildi. Ancak bu dünya 1914’e ve ardı ardına gelen çok sayıda yanlış muhakemeye yol açtı. Modern zamanlarda gerçekleşmiş hiçbir savaş, aklî mele­kelerin bu denli başarısızlıkla kullanıldığına şahit olmamıştır.

Bankacılar ve iktisatçılar savaşın kısa süreceğini söylüyordu çünkü ticaret kesintiye uğratılamazdı ve savaş kâğıt parçala­rıyla finanse edilmiyordu. 15 penilik gelir vergisi konulması halinde bile orta sınıflar grev yapabilirdi. İngiliz abluka plan­layıcıları, Almanya’nın ihracatı kesilir kesilmez yıkılacağını düşünüyordu. Bazı generaller süvarilerin önlerine ne çıkarsa yerle bir edeceğini söylüyordu, diğerleriyse büyük kalelerin süvarileri durduracağını... Amiraller Kuzey Denizi’nde büyük çarpışmaların yaşanacağını haber veriyordu.

Bu iddialar yalnızca birer hata değil, halüsinasyondu. Modern tüfeklere karşı süvari taarruzu başarı elde edemez. Kaleler büyük patlayıcı silahlar için açık bir hedeftir, oysa siperler öyle değil. Alman ihracatçılar başka işlere yöneldiler ve Ha­ber-Bosch süreci vasıtasıyla havadaki azotu kullanarak patla­yıcılar üretmeye başladılar. İnsanlar kâğıt paraları kabul ettik­leri gibi, gelirlere uygulanan %40’lık vergileri de pek şikâyet etmeden ödediler.

Alman savaş gemileri limanda en fazla bir ya da iki gün kaldı ve nihayet son kurbanlar olarak denize açılmaları emredilen denizciler başkaldırıp Kayzer’i devirdiler.

Liderlerin ifadesiyle “bütün savaşları bitirme savaşı” kendi başına bir felaket olduğu kadar, başka felaketlere de yol açtı: faşizm, komünizm ve mali sorunların bir türlü çözülememe­siyle 1930’larda patlak veren dünya çapındaki büyük ekono­mik kriz.

Böyle bir şey tekrar meydana gelebilir mi? O günün dünyası ile bugün arasında paralellikler bulmak üzere ustaca çabaların gösterildiğine şahit oluyoruz. Şüphesiz bazı bariz başlangıç emareleri mevcut. Pax Americana (Amerikan barışı) eski ha­linin çok uzağında, aynı şeyler 19. yüzyılda Pax Brittanica (İngiliz barışı) için de geçerliydi.

1914’te hızla büyüyen Rusya’ya karşılık bugünün dünya­sında Çin var. Tıpkı 1914’lerin Balkanları gibi -ki 1. Dünya Savaşı’nın kökenleri buradadır- bugünün dünyasında da son derece karışık bir bölge var: Ortadoğu. Balkanlar o dönem­de Osmanlı topraklarına dahil olan Ortadoğu’ya geçmek için önemli bir durak konumundaydı ve petrol büyük önem kazan­mıştı. Balkan devletleri son derece milliyetçiydi ve her birinin yabancı bir hamisi bulunuyordu. Bugün İsrail, Amerika’nın desteğini talep edip İran’a saldırsa, devamında İran da 1. Dünya Savaşı ile bugünler arasında daha geniş paralellikler 2013 Kasımında Asia Times’ta Martin Hutchinson tarafından ortaya konuldu. Hutchinson’a göre 1914 yılında korumacılık ve ticaret blokları yükselişe geçmişti ve uluslararası istikrar­sızlığın sebebi potansiyel olarak çeşitli tehlikeli roller üstlen­miş olan bir dizi ülkeden kaynaklanıyordu. Peki ya küresel çapta bir ekonomik kriz çıkarsa ne olacak?

Bu spekülasyonların hiçbiri tam anlamıyla işe yaramıyor. 1914’te dünya ekonomisi büyüyordu, ticaret ve yatırım rekor düzeylerdeydi. Hutchinson karşılaştırma yapmak amacıyla 1939 yılını ve 2. Dünya Savaşı’nı örnek verse daha anlamlı so­nuçlar elde edebilirdi; çünkü bu dönemde birbirine rakip ticaret blokları gerçekten de savaşın çıkmasının önemli sebeplerin­den biriydi. Zaten aydınlanmış Anglo-Amerikanlar 1944’te bir daha böyle bir olayın yaşanmamasını sağlamak üzere Bretton Woods’ta bir araya geldiler. 1914’te gerçekten de birbirleriyle rekabet halinde olan ittifaklar mevcuttu ancak savaş mecbur kı­lana dek aralarındaki ittifakın ticari bir unsuru bulunmuyordu.

Avrupa’da dört ‘düvel-i muazzama’ vardı ve bunların hiç­biri bugünkü Amerika’nın egemenliği ile boy ölçüşemezdi. ABD’nin, Çin’in kendisine rakip olmasını engellemek ama­cıyla bir önleyici savaşa girişeceği fikri pek makul gözükmü­yor, halbuki Almanya’nın 1914 yılındaki temel hedefi Rus­ya’yı durdurmaktı. Almanya Şansölyesi Bethmann Hollweg şöyle diyordu: “Rusya gitgide büyüyor ve bir heyula gibi çöküyor üzerimize.” Ve bizler de savaş hakkında 1914’teki kadar yanılgı içerisinde bulunan insanlar değiliz.

Lloyd George 1. Dünya Savaşı hakkındaki meşhur yorumun­da hepimizin bir şekilde tökezleyip bu savaşın içine düştüğü­nü ve dikkatli olmazsak aynı şeyin tekrar gerçekleşebileceğini söylüyordu. Ne var ki 1890 ve 1945 yılları arasında dünya­nın temel ahvali şuydu: Almanlar çıldırdı. Almanlar savaş­tan önce de sonra da her zaman hayranlık duyulan bir millet oldular. Ancak Rus Anlaşması’nın yenilenmemesi ile Rus­ya’nın Hitler’in sığınağını kuşatmasını resmeden “Downfall” filminin son sahneleri arasında korkunç bir boşluk var. İlginç bir şekilde, Theobald von Bethmann Hollweg’in bir öngörü­sü vardı. Oğlu kendisinden Brandenburg’daki aile çiftlikleri olan Hohenfinow’un bahçesine karaağaç ekmek için izin iste­di. Hollweg’in bu soruya cevabı hayır oldu: Bu ağaçlar yavaş büyürdü ve Ruslar 30 sene sonra buraları ele geçirmiş olacak­tı (Hollweg’in bu tahmini neredeyse günü gününe gerçekleşti ve Hohenfinow yanıp kül oldu).

Ruslar 1890 yılından sonra çok kârlı bir iş yapıp Fransızlarla ittifak kurdu, Almanlar ise iki dünya savaşı gördü. 1897’de bulunan bir çözüm, tarafsız Belçika’yı işgal ederek Fransa’yı saf dışı bırakmaktı. Ancak bütün işleri daha da kötüleştiren bir şey oldu: Almanlar Kuzey Denizi’nde Kraliyet Donanması ile savaşmak üzere devasa bir donanmanın kurulmakta olduğu­nu ilan ettiler. Bu da İngiltere ile silahlanma yarışının başla­masına sebep oldu. Bu aynı zamanda iki cephe ordusuna çok daha az para aktarılması ve sonuç olarak 1914 muharebesinin kaybedilmesi anlamına geliyordu. 1914 yılında askerî liderler Rusya’nın yükselişi konusunda takıntılı bir hale gelmişlerdi ve kendilerine saldırmadan Rusya’ya saldırma planları yapı­yorlardı. 1917’ye gelindiğinde ise bu planlar için çok geçti. Berlin Rusya’ya saldırmak amacıyla Balkanlarda meydana gelen bir terör eylemini bahane gösterdi ve harekete geçtiğin­de Prusya Savaş Bakanlığı neşe ve coşkuyla dolup taşıyordu.

“Türkiye bizim Mısır’ımız olacak”

Bu tarihlerde Almanya’daki yegâne aklı başında insanlar çok geç bir çaba ile bu girişimi engellemeye çalışan Kayzer ile Kı­zıl Haç’ta sedyeci olarak gönüllü olan Prof. Dr. Max Weber’di. Bu kararların arkasında yer alan kişiler, girişimleri felaketle sonuçlandığında tüm delilleri ortadan kaldırdılar, ancak kıyıda köşede unutulmuş birkaç parça belgeden bu kişilerin düşünce yapıları hakkında fikir sahibi olabiliriz (Max Hastings son eseri Catastrophe’da bu belgelere ilişkin faydalı bir liste sunuyor).

Almanlardaki bu özgüven çılgınlığı 1. Dünya Savaşı’nda ABD kışkırtıldığı sırada da devam etti ve savaş sona erdiğin­de Almanya neredeyse dünyanın tamamıyla savaş halindeydi.

Aynı şey 30 yıl sonra çok daha büyük bir ölçekte yeniden ger­çekleşti, Hitler 20 Nisan 1945’te son doğum gününü kutladığı sırada aralarında İrlanda’nın da bulunduğu dinî-faşist devlet cenaplarından pejmürde bir destekçi grubu Kaiserhof Oteli’n­den yola çıkıp yıkıntıların arasında tebriklerini sunmak üzere arz-ı endam ettiler. Avrupa’nın önde gelen uygarlığının nasıl böyle bir hale geldiği bir sır ama meselenin özü de tam burada yatıyor. Modern dünyada bununla karşılaştırılabilecek hiçbir şey yok. 1914 ve bugünün salon-oyunları aynı paralellikte varlığını sürdürüyor.

Ancak üstü çizilebilecek bir paralellik var; bıkkınlık verecek bir şekilde süren bir devamlılık. 1914 yılında tüm devletlerin en büyük halüsinasyonu ortak savaş hedefleriydi: İmpara­torluk. 1919 yılı itibariyle İngilizler ve Fransızlar bu hedefin öneminden pek emindiler. Halihazırdaki büyük topraklarına büyük topraklar ilave ettiler (tıpkı Almanların fırsat bulsa Rusya’ya, İtalyanların da izin verilse herhangi bir devlete ya­pacakları gibi). İmparatorlukların sizi zenginleştireceği farz edilir, fazla olan nüfusunuzu bu topraklara yollayabilirsiniz, burada yerli halkı sömürürken metropolünüz için ucuz ham­madde tedarik edebilirsiniz, aynı zamanda esaret altındaki pi­yasayı da biçimlendirirsiniz.

1914 yılında emperyal operasyonlar tiyatrosunun son büyük oyunu Ortadoğu’da sahnelendi. Yıkılmaya yüz tutmuş Os­manlı İmparatorluğu’nun, haliyle pek çok talibi vardı.

Alman General Liman von Sanders Aralık 1913’te, yanın­da 70 subayla birlikte Orient Express treniyle İstanbul’da­ki Sirkeci garına vardı. Bu askerî bir operasyondu ve Türk ordusunun eğitimini, hatta belki de komutasını üstlenecekti. Almanlar bu sırada zaten Anadolu’ya giden ana demiryol­larını inşa etmekteydiler, Ruslar da durumu dikkatle takip ediyorlardı: çünkü bu durumda ticaretleri durma noktasına gelebilir, ayrıca Kafkasya’daki birlikleri bir anlık saldırıyla helak edilebilirdi.

Bu şartlar altında Almanlar ile Ruslar arasındaki ilk doğru­dan çatışma gerçekleşti ve zoraki bir uzlaşmayla sona erdi. Birkaç hafta sonra Büyük Savaş’ın çıkmasına sebep olacak olan Balkanlar gerçekten de büyük önem arz ediyordu, çünkü İstanbul’a ve savaşın en büyük ganimeti olan “Büyük Ortado­ğu İmparatorluğu”na giden yol buradan geçiyordu. Almanlar akıllarında ne yattığını saklamadı. “Türkiye” diyorlardı, “bi­zim Mısır’ımız olacak”.

Bugünlerde Nil’e giden yolcu gemilerine pek rağbet yok ama bir gün oraya giderseniz Asuan Barajı’nı iyi inceleyin. Bu, Sovyetler tarafından yapılmış büyük ve çirkin bir baraj değildir, aksine küçük ve zariftir. 1898’de İngilizler tara­fından inşa edilmiştir. Başkonsolos (yani Sömürge Valisi… İngilizlerin gücü biraz da bu unvanlardaki ölçülülükten ge­liyor) Lord Cromer bu eserle ne kadar gurur duysa haklıydı. Bu bir mühendislik harikası ve İngilizlerin çeyrek yüzyılda Mısır’da başardıkları dönüşümün sembolüydü: planlı şehir­ler, altyapı, düzenli finans ve köylülere adalet. Almanlar (ki arkeologları birer casustur) bu barajı fazlasıyla kıskanmış­lardı. 1. Dünya Savaşı sırasında İngilizleri saf dışı bırakmak üzere bir cihat başlatmaya çalışmakla meşguldüler -hedefleri Müslümanlar arasında isyan çıkarıp İngilizleri devre dışı bı­rakmaktı. Bu John Buchan’ın Greenmantle adlı romanının ve Sean McMeekin’in Berlin-Bağdat demiryolu hakkındaki son kitabının temel olay örgüsünü oluşturur -bu demiryolu o zamanlar kutsal Alman imparatorluğunun can damarlarından biri olarak tasavvur edilmişti.

Barış suçlusu İngilizler ve Fransızlar

İngilizler ise İslamcılık konusunu çok fazla kafalarına takmı­yorlardı. Hindistan’daki hâkimiyetleri bir başka İslam İmpa­ratorluğu olan Babür İmparatorluğu (ki bu da bir Türk im­paratorluğudur) kalıntıları üzerinde yükselmişti. İngilizlerin planı Arap milliyetçiliğini destekleyerek Osmanlı İmparator­luğu’nda istikrarsızlığa sebep olmaktı; böylesi bir durumda Hindistan’daki İngiliz valisinin otoritesi Halifece desteklen­miş olacaktı zira yeni Halife adayı dönemin Mekke şerifi Hüseyin’di -İngilizler Hüseyin’e 5 milyon Sterlin tutarında altın gönderdi (bu altınların çoğu iltica eden kabilelere da­ğıtılmıştı). Osmanlı İmparatorluğu 1517 yılında Mısır’ın fet­hiyle Halifeliği ele geçirmişti ve İngilizler yumuşak başlı bir kişilik vasıtasıyla bu unvanı yeniden ele geçirmenin Araplar tarafından epeyce destekleneceğine inanıyorlardı.

Türklere karşı Arap isyanlarını desteklediler, Arabistanlı Lawrence da bu görevi memnuniyetle karşıladı. Derken bü­tün bunların bir hayal olduğu ortaya çıktı (sonradan bu hikâ­ye, tıpkı Cesur Yürek gibi içi boş bir tarihî anlatıyla çekilmiş meşhur bir filmin konusu olmuştur). Aslına bakılırsa çok az sayıda Arap subayı Osmanlı ordusunu terk etmişti. Hatta bir­çoğu savaşın ardından Türklerin bağımsızlık mücadelesine bile katıldı. İngilizlerin Pan-Arabizmi karşısındaki büyük en­gellerden biri, savaş zamanındaki müttefikleri Fransa’ya belli bir imtiyaz verme zorunluluğuydu. Fransızlar Lübnan’da dü­zenlerini kurmuş, şimdi gözleri Suriye’ye çevrilmişti.

Fransızlar, İslamiyet’e dair özel bir idrake sahip olduklarını düşünüyorlardı, bunun en büyük göstergesi de onların Mısır’ı olan Fas’tı (Fransız Oryantalistleri gerçekten süperdir, ancak Louis Massignon gibiler söz konusu olduğunda komik düzey­de dengesizlerdir). 1916’da imzalanan Sykes-Picot Antlaşma­sı ile birlikte Fransızlar Suriye’yi ve Kuzey Irak’taki Musul’u aldı. Daha sonra da kuruldukları günden beri sorunlu olan iki devlet ortaya çıktı. Fransızlar bu yeni ve son derece ya­pay mülkiyetlerini birkaç parçaya böldüler: Suriye’ye Hris­tiyan, Dürzi, Sünni Müslüman ve Heterodoks Müslümanlar (İran’daki Şiilere yakın olan Aleviler) yerleştirildi. Suriye’de halen devam eden iç savaş bu politikanın çirkin bir sonucu­dur ve Fransızların 1920’de yaptığı düzenlemelere benzer bir şekilde sona erebilir. İngilizlerin Şerif Hüseyin ile ilgili istek­leri ise devam ediyordu ve onu ailesiyle birlikte Arap dünyası içinde bir yere yerleştirmek istiyorlardı. Irak’ta karar kıldı­lar. Ülke birbirinden oldukça farklı üç kesimden oluşan bir krallık şeklinde tertip edildi: Osmanlı Türklerinin egemenliği altında azınlıkta olmalarına karşın en baskın unsur olan Sün­ni Müslümanlar; pek çok insanın bilim ve ilerleme geçirmez olduğunu düşündüğü Şii Müslümanlar ve çoğunlukla göçebe bir halk olan Kürtler. Tıpkı Suriye gibi Irak’ın da takip eden yıllardaki tarihi felaketlerle doluydu.

1919 yılında İtilaf Devletleri Versay Antlaşması’na bir savaş suçu maddesi eklediler ve haklı olarak Alman Hükümeti’nin savaşa sebep olduğunu söylediler. Ardından da son derece yanlış biçimde Almanların, en az iki nesil boyunca hayatının kararmasına sebep olacak tutarda bir parayı tazminat olarak ödemesine hükmettiler. Bu meselenin 2. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ile yakından ilgisi vardır ki, bir Fransız ge­neral isabetli bir yorumla Versay Antlaşması’nı “20 yıllık bir ateşkes” olarak değerlendiriyor. Ancak 1. Dünya Savaşı’ndan sonra Ortadoğu’da çizilen sınırlar bugün hâlâ geçerli ve pek çok problemin de sebebi. O günlerde kurulup bugün yaşama­ya değer olan tek ülkenin Türkiye olması ise oldukça ironik, zira bir gün biri ortaya bir “barış suçu” maddesi atarsa bu se­fer suçlayacağımız millet Almanlar değil, İngilizler ve Fran­sızlar olacaktır.

Güncelleme Tarihi: 04 Aralık 2018, 09:30
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner20