Mukaddime Hazinesi Kazandık

İbn Haldun'un Mukaddime'si Klasik yayınları tarafından özenli bir baskı ile yapıldı. Kitabı hazırlayan ekiple yapılmış nitelikli bir söyleşiyi ç-alıntılıyoruz.

Mukaddime Hazinesi Kazandık

 

“Pîrîzâde ve Ahmet Cevdet Paşa, sadece çeviri yapmıyor, İbn Haldun düşüncesiyle de hesaplaşıyor!” 

Medeniyet Araştırmaları  Merkezi, İbn Haldun’un Mukaddimesinin Osmanlıca tercümesini uzun süren bir çalışmanın ardında yayına hazırladı. 

İbn Haldun, Mukaddimeİbn Haldun’un Kitâbu’l-İber başlıklı dünya tarihi eserine bir giriş olarak kaleme aldığı Mukaddimegünümüze değin önemini koruyan bir eser. Eserin Osmanlı ilim ve siyaset dünyasında da etkili olduğu bilinmektedir. Yaklaşık 150 yıl önce üç cilt olarak yayınlanan Mukaddime’nin Osmanlıca tercümesini günümüz harflerine aktaran araştırmacılar Yavuz Yıldırım, Sami Erdem, Halit Özkan ve M. Cüneyt Kaya ile İbn Haldun, Mukaddime ve Osmanlı tercümesini Bilim ve Sanat Vakfı Bülteni için konuşmuşlar. Biz de dunyabizim'deki tek alıntı köşemiz olan ç-alıntı'da bu kıymetli sohbeti alıntılıyoruz. 

Röportaj: Özgür Kavak 
 

İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserinin İslâm ilim geleneği içerisinde nasıl bir yer tuttuğu meselesine dair bir girişle başlayalım. Günümüze değin etkisi süren, değişik dünya görüşüne mensup çok sayıdaki müellif tarafından kapsamlı yorumlara konu edilen bu eserin önemi nedir?

Yavuz Yıldırım: İbn Haldun (ö. 1406) Mukaddime’de tarih ve toplum hakkındaki düşüncelerini, başka bir ifadeyle, geçmişin ve günün nasıl doğru anlaşılabileceğini tartıştığı bir tarih metodolojisi ortaya koymuştur. Aslında o, Kitâbu’l-İber’in bu metodoloji ışığında okunmasını hedeflemektedir. Bu çerçevedeMukaddime’de sırasıyla tarih bilimi, dünya coğrafyası, bedevî (şehirli olmayan) toplumlar, hadarî (şehirli/medenî) toplumlar, devletin oluşumu, geçirdiği aşamalar ve yıkılışı, şehir ve medeniyet, ekonomi, bilgi ve bilimin niteliği, İslâmî ilimler, aklî ilimler, felsefe, eğitim, dil ve edebiyat konuları ele alınmaktadır. İbn Haldun’un ve Mukaddime’sinin önemi ve şöhreti, bütün bu konulara dair üst bir bakış açısı ya da bir yöntembilim tesis etmesinden kaynaklanıyor. Üstelik bu yöntembilim, sadece İslâm medeniyetini değil, tüm insan topluluklarını açıklamayı hedeflemesiyle ayrı bir yere sahip. 

İbn Haldun’un Mukaddime’de tartışmaya açtığı yeni bilimin temel özelliklerinden kısaca bahsedebilir miyiz? Mukaddime’yi bu denli çığır açıcı yapan fikrî arka planda neler yer alıyor?

Yıldırım: İbn Haldun’a göre tarihi sağlıklı bir şekilde anlayabilmek için insan topluluklarını tanımak gerekir. Bu amaçla toplumu konu edinen bir bilim kurmuştur: umran ilmi. Ona göre iki ana toplum tipi vardır: bedevî(şehirli-olmayan) ve hadarî (şehirli). Bedevî toplumların tarih boyunca oynadıkları role dikkat çeken İbn Haldun, onların sahip oldukları dinamik güce asabiyet adını verir. Asabiyetin verdiği dinamizm ile bedevî kabileler devletlerin kuruluş, yükseliş ve yıkılışında çok önemli roller oynamıştır. Şehirli toplumlar ise medeniyet kuran ve geliştiren toplumlardır. Bilim, sanat, felsefe ve teknoloji, medeniyeti meydana getiren başlıca unsurlardır. İbn Haldun bedevî ve hadarî toplumları dinî, siyasî, ekonomik, ahlakî yönlerden analiz eder ve karşılıklı ilişkilerini inceler.

Osmanlı  ilim ve siyaset dünyası İbn Haldun’u nasıl keşfetmiş, görüşlerini hangi çerçevede değerlendirmiştir? Bu çerçevede Osmanlı uleması  arasında “İbn Haldun’cu”  olarak niteleyebileceğimiz bir ekolden söz edilebilir mi?

Yıldırım: Osmanlı seçkinleri Mukaddime’yi 16. yüzyıldan itibaren ilgiyle okumuştur. Taşköprüzade, Kâtip Çelebi ve Naimâ bu bağlamda ilk akla gelen isimlerdir. Nitekim İstanbul kütüphanelerindeki Mukaddimeyazmalarının çokluğu, bu ilginin somut bir göstergesi olarak yorumlanabilir. 18. yüzyılın başlarında Arapça bilmeyenlerin de okuyabilmesi için Mukaddime’nin Türkçeye tercüme edilme ihtiyacı hissedilmiştir. Lale Devri’nde, 1725-1730 yılları arasında Pîrîzâde Mehmed Sâhib Efendi (ö. 1749), bu ilgiyi, eserin üçte ikilik kısmını Türkçeye çevirerek somutlaştırmıştır. Eserin, geri kalan kısmının çevirisi ise 19. yüzyılın ortalarında ünlü tarihçi ve hukukçu Ahmed Cevdet Paşa (ö. 1895) tarafından tamamlanmıştır. Mukaddime tarih, toplum, bilim, sanat, edebiyat, ekonomi ve siyaset konularındaki analizleri sebebiyle gerek Arapça orijinali gerekse Osmanlı Türkçesine tercümesi yoluyla Osmanlı ilim ve siyaset dünyasında büyük rağbet görmüş ve Osmanlı tarihçileri, toplum ve siyaset düşünürleri arasında pek çok takipçi bulmuştur. 

Bu çerçevede mütercimlerin hangi saiklerle eseri tercüme ettikleri konusunda neler söyleyebiliriz?

Sami Erdem: Pîrîzâde, tercümesinin başında, Mukaddime Arapça haliyle sadece belirli bir kesim tarafından kullanıldığından, Arapça bilmeyen ya da Arapçası Mukaddime’yi okuyup anlayacak seviyede olmayan kimselerin de bu eserden faydalanmaları amacıyla eserin tercümesine giriştiğini ve ulemanın önde gelenlerinin de kendisini bu tercümeye teşvik ettiklerini belirtiyor. Cevdet Paşa da Pîrîzâde’nin bu tercümeyeMukaddime’ye gösterilen rağbetten dolayı giriştiğini teyit etmekte. Pîrîzâde, kitabın son kısmını neden tercüme etmediğine dair bilgi vermiyor. Ancak daha sonra Cevdet Paşa, bilim ve edebiyat konularını içeren bu son faslın kitabın en zor kısmı olduğunu belirterek bir yandan kendi yaptığı işin önemini vurgulamakta, bir yandan da sanki Pîrîzâde’nin bu işin altına girmeye cesaret edemediğini ima etmektedir. 

Mukaddime tercümesini yayınlama düşüncesi nasıl gelişti? Uzun bir süreçte ortaya çıkardığınız bu çalışmanın serüveninden de biraz bahsetsek.

Erdem: Kitabın sunuşunda da belirttiğimiz üzere bir ekip çalışması olan bu projeyi Bilim ve Sanat Vakfı Medeniyet Araştırmaları Merkezi’nin ilk kuruluş hazırlıkları esnasında gündeme getirmiştik. 2006 yılının UNESCO tarafından İbn Haldun yılı olarak belirlenmesi de bizim bu yöndeki gayretimizi artırdı. Ayrıca 2004 yılında yaptığımız “Klasiği Yeniden Düşünmek” başlıklı uluslararası sempozyumda klasik meselesine yaptığımız vurgunun bize yüklediği bir sorumluluk olarak, medeniyetimizin kurucu klasiklerini dikkatlere sunmanın heyecanını da olumlu bir saik olarak belirtmek gerek. 2002 yılında filizlenen bu hayalin gerçeğe dönüşmesi, yaklaşık beş yıllık yoğun bir emeği gerektirdi. Projenin MAM ve BSV gündemine alınmasından sonra bir grup genç araştırmacı arkadaşımızla yaptığımız ortak okumalarla önce üç ciltlik metni yeni harflere aktardık. Sonra da kitapta imzası bulunan dört isim, bütün metni farklı baskılarıyla birebir mukabele ederek metne nihai şeklini verdi. Bu vesileyle şunu belirtmek isterim ki zor ve meşakkatli bir iş olan bu yayın faaliyeti, emek verenlere ve özellikle genç araştırmacı arkadaşlarımıza birçok açıdan yeni tecrübeler kazandırdı. Hepimiz için öğretici bir mektep oldu. Bu vesileyle, metnin hazırlık ve yayın aşamalarında emeği geçen herkese teşekkür ederiz. 

63 54

Farklı  baskılardan söz edildi. Bu baskılar ve sizin metne katkılarınız hakkında neler söylenebilir?

Halit Özkan: Eserin Pîrîzâde tarafından tercüme edilen kısmının iki baskısı mevcut. Biri 1858 Bulak (Kahire), diğeri 1859 İstanbul baskısı. Cevdet Paşa’nın tercüme ettiği son kısım ise, 1860’da İstanbul baskısının üçüncü cildi olarak basılmıştır. Metni yayına hazırlarken, daha az hata içeren İstanbul baskısını esas aldık, ancak Bulak baskısıyla da mukabele ettik. Orijinal metne mümkün olduğunca müdahale etmemeye çalıştık; sadece eserde geçen ayet ve hadislerin tahriclerine yer verdik ve bariz yazım yanlışlıklarını düzelttik. Ayrıca, konu bütünlüğünü gözeterek metni paragraflara ayırdık ve okuyucunun metni takibini kolaylaştırmak için noktalama işaretleri kullandık.

Osmanlı  ilim muhitindeki tercümelerin büyük kısmının salt ibarelerin Osmanlı  Türkçesine aktarılması şeklinde gerçekleşmediğini biliyoruz. Mütercimlerin kendi ilmî birikim ve endişeleri doğrultusunda metni bir anlamda “yorumlayarak” aktarmaları, bu çerçevede tasarrufta bulunmaları sözkonusu. Bu açıdan Mukaddime tercümesi nerede duruyor? Mütercimlerin katkısını görebiliyor muyuz bu metinde?

M. Cüneyt Kaya: Osmanlı ilim muhitindeki tercümelerin niteliği hakkındaki bu tespitin Mukaddime için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Zaten Arapça orijinali tek cilt olan Mukaddime’nin Osmanlı tercümesinin üç cilt olması, tercümenin ötesinde bir şey olduğunu göstermek için yeterli. Gerek Pîrîzâde gerekse Cevdet Paşa, Mukaddime metnini Arapçadan Türkçeye aktarmakla kalmamış, dikkate değer bir Mukaddimeyorumu ortaya koymuşlardır. Pîrîzâde’nin katkıları birkaç istisna dışında metinden ayırt edilebilecek belirginlikte kendini göstermese de, Cevdet Paşa’nın yorumları hem hacim hem de düzen açısından daha farklı bir yerde durmaktadır. Cevdet Paşa tercüme ettiği bölümde yer alan hemen her konuyu yorumları ve ilaveleriyle zenginleştirmiştir. Bu yorumların hacmi çevirdiği kısmın -yaklaşık- üçte birine ulaşmaktadır. Bu zenginliğin başlıca sebebi, herhalde, Cevdet Paşa’nın Mukaddime’nin ilim ve edebiyat bölümünü çevirmiş olmasıdır. Bu konular, Cevdet Paşa’ya hem İslâmî ilimlerdeki hem de aklî ilimlerdeki birikimini rahatça sergileme fırsatı vermiştir. Cevdet Paşa, kendi katkılarını metinden ayırt etmek için başlarına li’l-mütercim, sonuna da temme kelâmü’l-mütercim veya intehâ kelâmü’l-mütercim ibarelerini koymuştur.

Özkan: Burada Pîrîzâde’nin sayfa kenarlarındaki notlarını da unutmamak lazım. Tercüme içindeki katkılarını bazen kendisine ait olduğunu belirterek sunan Pîrîzâde, sayfa kenarlarına koyduğu notlarla da metne önemli katkılarda bulunmuştur.  

Peki, Mukaddime’nin bu tercümesine mütercimlerin yaptığı katkıları tasnif etmek gerekirse neler söylenebilir? Bunu sadece tashih ya da yorum olarak mı anlamalıyız?

Yıldırım: Elbette hayır. Pîrîzâde ve Cevdet Paşa’nın bu tercüme esnasında yaptıkları iş basit bir editör müdahalesi gibi görülmemeli. Mukaddime’nin pek çok yerinde, onların İbn Haldun ve düşüncesiyle bir ölçüde hesaplaştıkları; Mukaddime gibi bir klasik eserin Osmanlı bakış açısıyla nasıl okunması gerektiğini ikmal ve yorumlarıyla gösterdikleri söylenebilir. Bu konudaki tespitlerimizi kitabın  girişinde ana hatlarıyla da olsa tasnif etmeye çalıştık. Buna göre mütercimlerin esere yaptıkları katkıları şu şekilde sınıflandırabiliriz: Eleştiri ve düzeltmeler, İbn Haldun’dan sonraki gelişmeler hakkında bilgi verme, konu açıklama, kavram geliştirme, kavram açıklama, konuya hazırlayıcı girişler, cümle açıklama ve İbn Haldun’un görüşlerini yine onun görüşleriyle açıklama. Bunlara dair örnekler için söz konusu giriş kısmına müracaat edilebilir. Ama çarpıcı bir iki örnek vermek gerekirse, mesela İbn Haldun’un devletlere 120 yıl ömür biçmesini Osmanlı tecrübesine aykırı bulan mütercimlerin bu konuda İbn Haldun’dan ayrı düşündüklerini vurgulamaları dikkat çekicidir. Keza Cevdet Paşa’nın, Mukaddime’de hiç yer almayan ama Osmanlı muhiti için ayrı bir önemi bulunan Mâtürîdîlik konusunda etraflı açıklamalar yapması, coğrafî keşiflerle ortaya çıkan yeni verilerin kitaba dâhil edilmesi gibi örnekleri çoğaltmak mümkün.  

Tercümenin Osmanlı  ilim ve siyaset dünyasındaki etkilerine dair tespitleriniz nelerdir?

Yıldırım: Türkiye kütüphanelerinde hem Mukaddime’nin hem de Pîrîzâde tercümesinin pek çok yazma nüshasının bulunması, bu kitaplara duyulan ilginin göstergesi olarak kabul edilebilir. Pîrîzâde tercümesinin basılmadan önce yüzyılı aşkın bir süre tamamen ya da kısmen istinsah edildiği anlaşılmaktadır. Babinger’e göre tercümenin pek çok yazmasının bulunması yanında basılması da esere rağbet edildiğini göstermektedir. Pîrîzâde tercümesine Avusturyalı ünlü Osmanlı tarihçisi Hammer de ilgi duymuş ve bu kitaba Avrupa ilim dünyasının dikkatini çekmiştir. Babinger’e göre Mukaddime’nin Pîrîzâde tarafından tercüme edilmesi, Osmanlıların tarih anlayışının 18. yüzyılın ortalarında değiştiğini göstermektedir. 

Mukaddime, Osmanlı Türkçesine tercüme edildikten yıllar sonra gerek Batı dillerine gerekse Türkçe’ye birçok kez tercüme edildi. Acaba bu tercümelerde, Osmanlı tercümesinden yararlanılmış mıdır? Bu çerçevede, mevcut tercümeleri Mukaddime’yi doğru bir şekilde aktarmadaki başarıları açısından değerlendirebilir misiniz?

Yıldırım: Mukaddime’nin Fransızcaya ilk tam tercümesini gerçekleştiren De Slane, çalışmasında Türkçe tercümeyi de kullanmıştır. De Slane, Türkçe tercümeyi bir rehber olarak kullandığını, eğer bu tercüme olmasaydı, kendi tercümesinin birçok yönden eksik ve hatalı kalmış olacağını ifade etmektedir.

Kaya: Cumhuriyet döneminde de Mukaddime’nin birkaç çevirisi var. Bunların başında Zakir Kadiri Ugan’ın tercümesi geliyor. 1954-1957 yılları arasında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından üç cilt olarak basılan bu tercümede, eserin altıncı kısmının ilk altı konusu eksiktir. Bu tercümeden yaklaşık çeyrek yüzyıl sonra, 1977’de, Turan Dursun’un başladığı tercüme yarım kalmıştır. Türkçedeki en kapsamlı Mukaddime çevirisi, Süleyman Uludağ’a aittir (1982). İki cilt olarak yayınlanan eserin girişinde mütercim, İbn Haldun’un hayatı, eserleri ve görüşlerini içeren geniş bir girişe yer vermekte, yer yer dipnotlarda İbn Haldun’un görüşleriyle ilgili uzun yorumlar yapmaktadır. Uludağ’ın gerek tercümede gerekse yorumlarda sık sık Pîrîzâde ve Cevdet Paşa tercümelerine müracaat ettiği dikkat çekmektedir. Son olarak Yeni Şafak tarafından yayınlanan Halil Kendir imzalı tercümeye de (2004) işaret etmek gerekir. 

Son olarak Mukaddime’nin ve Osmanlı tercümesinin günümüz okuru ve araştırmacıları için ne ifade ettiğini sormak istiyorum…

Erdem: İbn Haldun, Mukaddime isimli bu ölümsüz eseriyle, sadece İslâm medeniyeti için değil, bütün dünya tarihi açısından topluma dair ihmal edilemez bir yeni açıklama getirerek, çağları aşan bir klasik eser meydana getirmiştir. Ortaya attığı yeni kavramlar, bugün sosyolojiden siyaset bilimine kadar farklı disiplinler için yeni ufuklar ortaya koymakta, İslâmî ilimler ve onların tarihi konusunda yaptığı tasnif ve nitelemeler, sonraki pek çok çalışmaya örneklik teşkil etmekte, kılavuzluk yapmaktadır. Bu mühim mukaddimenin Osmanlı mütefekkir ve uleması tarafından erken sayılabilecek bir sürede fark edilerek dikkate değer bir yoruma tâbi tutulması, tercüme edilerek yeniden yorumlanması, giriş olarak yazıldığı Kitâbu’l-İber’den ayrı bir kitap olarak algılanmasında da önemli bir etkiye sahip olmalıdır. Bu sebeple Osmanlı tercümesinin, derinlikli katkı ve yorumlarıyla, Mukaddime’nin bir dünya klasiği haline gelmesinde çok önemli yeri olduğu söylenebilir. İslâm medeniyetinin bu kıymetli eseri, Osmanlı tecrübe ve birikiminden beslenerek daha da önemli hale gelmiştir. Dolayısıyla okurların daha kolay ulaşacağı bir halde yayına hazırladığımız bu kıymetli eser, ilim yolcuları için tekrar keşfedilmeyi bekleyen bir hazine olarak cazibesini hâlâ sürdürüyor.

Teşekkürler.

 

BİSAV bülteninin 69. sayısından ç-alıntılanmıştır

Mehmet Erken ç-alıntıladı

Yayın Tarihi: 28 Temmuz 2009 Salı 11:58 Güncelleme Tarihi: 06 Mayıs 2016, 14:18
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
mehmet
mehmet - 12 yıl Önce

120 yılsa az kaldı demektir...

120 diye türkçü bir film vardı ama onun konumuzla alakası yok sanırım.

fatih gülmez
fatih gülmez - 12 yıl Önce

tüh, ben daha az olmasını bekliyordum ama hayırlısı artık...

Hatice Algın
Hatice Algın - 12 yıl Önce

mukaddime'nin tercümesi.. hakikaten şahane bir çalışma.

ömer muttalip
ömer muttalip - 12 yıl Önce

tüh, ben daha az olmasını bekliyordum ama hayırlısı artık...
bu ne demek ya hu

bir okur
bir okur - 12 yıl Önce

Kaybolan ihtişamımızı aroyorum bu t.c de yok

banner26