Mehmet Emin Saraç Hocaefendi kimdir?

"Okuyup-okuttuğu eserlerden de anlaşılacağı üzere; Hocaefendimiz bir ha­dis âlimi olarak tanınmış olmakla birlikte, tedris halkasındaki talebelerin ihti­yaçları neyi gerektiriyorsa o alanda kitaplar okutmuş; bu bağlamda, İslâmî ilimler arasında bir fark gözetmemiştir. Hangi fakültede okursa okusun talebe­liği İstanbul’da geçmiş olup dinî ilimlere ilgisi bulunan herkesin yolu, Hocaefendimiz’in ilim halkalarıyla kesişmiştir." Prof. Dr. İbrahim Hatiboğlu yazdı.

Mehmet Emin Saraç Hocaefendi kimdir?

İslâm dünyasının sancılı geçen son yüzyılının en önemli şâhidi, ‘verasetü’l-enbiyâ’nın son tezâhürü, Fatih Camii’nin son dersiâmı, büyük âlim muhaddis, müfessir, fakîh Osmanlı şifâhî ilim ve tedris geleneği­nin en önemli temsilcisi, câmi merkezli tedrisin alt­mış üç yıl boyunca fâsılasız icrâcısı üstâdım Mehmet Emin Saraç Hocaefendimiz 19 Şubat 2021/07 Receb 1442 tarihinde yatsı namazından sonra saat 21.50’de, taşıdığı ağır mesûliyeti yetiştirdiği biz talebelerinin omuzlarına tevdi ederek, dâr-ı bekâya irtihâl eyledi.

21 Şubat 2021 tarihinde Pazar günü öğle namazını müteakip kılınan cenaze namazının ardından, resmi izinle 1943 yılından itiraben hayallerinin, özlemle­rinin, gönül bağının ve hizmetlerinin hiç kesintiye uğramadığı Fatih Camii hazîresine, kendilerini temsil ettiği geçmiş ulemâ ve verese-i enbiyânın yamba- şına defnedildi. Devlet erkânı yanında, yurt içi ve yurt dışıdan pek çok seveni cenaze namazına iştirak etti ve defni esnasında hazır bulundu.

Vefâtının ardından talebesi Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdo­ğan, yardımcısı Fuat Oktay, TBMM başkanı Mustafa Şentop, Hocaefendimiz’in de üyesi olduğu Dünya Müslüman Âlimler Birliği’nin Başkanı ve Ezher’de birlikte okuduğu arkadaşı Yûsuf el-Karadâvî ve Genel Sekreteri Ali el- Karadâğî, Suriye Âlimler Birliği Başkanı Muhammed Ali es-Sâbûnî, Filistin Âlimler Birliği ve Filistin İslâmî Direniş Hareketi Hamas yetkilileri, Mısır, Hin­distan, Pakistan gibi pek çok îslâm ülkesinin din adamı ve ulemâsı Hocaefendimiz’in vefâtının ardından taziyelerini bildiren açıklamalar yayımladılar.

Hocaefendimiz; Hacı Hâfız Muhaddis Mehmet Emin b. Mustafa b. Es‘ad b. Yûsuf b. Ali Sirâc, Tokat ili Erbaa ilçesinin Tanoba köyü doğumludur. Esasen babası Hâfız Mustafa Efendi’nin ataları, Artvin’in Şavşat ilçesine bağlı Gürcis­tan’a sınır Meydancık kasabasından, annesi Hatice Hanım Şavşat ilçesinden olup, ailesi sonradan Tokat’ın Erbaa ilçesi Tanoba köyüne yerleşmiştir.

Genellikle, Hocaefendimiz, doğum tarihini soranlara söylemek istemese de babasının doğduğu gün kitaplarından birisinin arasına doğum tarihini ve Meh­met Emin şeklinde adını kaydetmesinden hareketle, 31 Ocak 1930/01 Ramazan 1348 tarihinde doğduğu tam olarak tespit edilmiştir. Bu konudaki kargaşa ise, resmiyette nüfusa gerçek doğumundan bir yıl sonra kaydettirilmesinden kay­naklanmıştır. Özellikle İmâm Mâlik ve İmâm Şâfiî gibi ulemânın, doğum tari­hini söylemek istemeyişi ve geleneklerimizde altmış üç yaşını geçenlerin ‘haddi aştık’ diyerek ‘artık bundan sonra yaşamıyor farzedin’ düşüncesiyle, doğum ta­rihini söylemeyip mübhem bırakma geleneğini Hocaefendimiz de sürdürmüş; büyük çoğunluğu mülâkât tarzında gerçekleşen şifâhî beyâna dayalı yazılı ka­yıtlarda doğum tarihini söylemekten imtina ettiği beyân edilmiştir.

Dindar ve ilim geleneği olan bir aileye mensup olan Hocaefendimiz’in ba­bası ve dedesi, medrese ilimlerini okumuş, tahsilli ve hâfız kimselerdi. Her ikisi de Nakşî-Müceddidî geleneğin bir temsilcisi olan İsmet Efendi’nin Erbaa’daki halîfesi Bahrullâh Efendiye müntesipti. Abdullâh ed-Dihlevî’nin hilâfet vere­rek Mekke’ye gönderdiği Abdullâh el-Mücâvir el-Mekkî’den icâzet alıp, irşad faaliyetlerinde bulunmak üzere ömrünün son yirmi beş yılını İstanbul’da geçi­ren ve tekke inşâ eden İsmet Efendi’nin altmış iki halîfesi olup; İstanbul’da kendisine kol-kanat geren Ali Haydar Efendi de Erbaa’daki Bahrullâh Efendi de İsmet Efendinin halîfeleri arasında idi. Hocamızın baba tarafı gibi, anne tarafı da, aynı şekilde müderris ve mutasavvıf kimselerdi. Anne tarafından de­desi Üzeyir Efendi Osman Keşfi Efendi Camii ve Medresesi’nde imamlık ve müderrislik yapıyordu ve Bahrullâh Efendi’nin Niksar’daki temsilcisi idi.

Hocaefendimiz’in soyadına gelince; dördüncü göbekten dedesi Molla Kadı Ali Sirâc, Fâtih Medreseleri’nde okumuş; bu esnada hocaları lakabını sormuş­lar; ‘bize Bekazoğulları derler’ diye cevap verince; nûrânî yüzlü, sarışın, yakı­şıklı bir kimse olduğu için kendisine hocaları tarafından ‘ışık saçan kandil’ mânasında ‘sirâc’ lakabı takılmış, bu lakap daha sonraları ilgili kanunla birlikte ‘Saraç’ şeklinde aileye soyadı olarak verilmiştir. Memleketine döndükten sonra Batum kadılığı yapmış olan Molla Ali Sirâc, verdiği fetvâlar ile halkın teveccü­hünü kazanmış, sevilen ve hürmet gösterilen bir kimse idi.

Kendi şifâhî beyanlarına göre; Hocaefendimiz sekiz kardeş olup Fatma, Âişe ve Mustafa adındaki ikisi kız, biri erkek üç kardeşi, daha süt çağında vefat etmişlerdir. Hayatta kalan kendisi, abisi Bahaddin, kardeşleri Osman ve Yusuf ile kız kardeşleri Emine; hepsi, dönemin sıkı takibâtından kurtulmak için her gün teheccüt vakti, babası tarafından kaldırılmak suretiyle, önce annelerine ham hâlini, sonra da babalarına has hâlini okuyarak hâfızlıklarım tamamlamış­lardır. Hocaefendimiz, ilk Kur’ân-ı Kerîm hatmini dedesiyle birlikte altı ya­şında, hâfızlığım da babası rehberliğinde on yaşında tamamlamıştır. Hâfızlığım ikmâl ettikten sonra, abisi Bahaddin ile birlikte on yaşlarında iken bir yıl Üzeyir dedelerinin bulunduğu Niksar’da üç yıl da Merzifon’da öğle ve ikindi namaz­larından sonra mukâbele okumuş, yatsı namazlarından sonra da hatimle na­maz kıldıran hocaefendilerin ardından ‘açıcı/fâtih’ olarak hatimle namaz kıl­mış; böylece ilim için çıkacağı uzun yolculukların ilk tecrübesini bu şekilde ya­şamaya başlamıştır. Ev içinde ve çevresinde ideal bir İslâmî hayat yaşayan Ho­caefendimiz, bütün kardeşleri gibi, çok küçük yaşlarından itibaren, İlmî ve ma­nevî bir aile ortamında yetişmiş; bir yandan hâfızlıklarım tamamlamaya çalı­şırken, bir yandan da Arapça öğrenmek için babası Molla Hâfız Mustafa Efendi’den temel kaynakları okumaya başlamıştır. Evde devam eden tedris fa­aliyetleri, olanca gizliliğine rağmen, yapılan tedkîkât ve ta‘kibata takılmış; bu faaliyetleri sebebiyle Hocaefendimiz’in babası zaman zaman karakola götürü­lüp, sorguya muhatap kılınmış ve bu sırada çocuklarına, yanlış şeyler değil; Kur’ân-ı Kerîm’i ve ahlâklı insan olmayı öğrettiğini beyân etmiş, ne var ki yine de hapis cezası almaktan kurtulamamıştır. Babaları bu mahkûmiyetlerden bi­risinde, altı ay ceza almış ve on beş gün kadar da hapiste yatmıştır.

Yine, Hocaefendimiz’in babası Hâfız Mustafa Efendi ve Dedesi Hâfız Es‘ad Efendi’ye, hiç tanımadıkları halde, Menemen olaylarına adı karıştırılan kişilerle ilişkilendirilerek, altışar ay hapse mahkûm edilmiş; bu mahkûmiyet kararından üç ay sonra da dedesi üzüntüden vefat etmiştir.

Hocaefendimiz on üç yaşına girdiğinde, babası, annesi ve iki taraftan dede­lerinin verdiği aile kararıyla abisi Bahaddin ile birlikte İstanbul’a gönderilmiş­tir. Annesi ve babası oğullarının duygusal bir ortamda gönderilmesine meydan vermemek için onları evlerinin bahçe kapısından uğurlamış; ana yola kadar komşuları tarafından götürülmüşler; buna çok içerledikleri için, birkaç ay on­lara kırgın kalmış, İstanbul’a geldikten sonra köylerine bir yıl hiç gitmemişler, bir yılın sonunda gittiklerinde, yani 1944 yılında, kendisini ‘benim oğullarım âlim olacak inşâallah’ duâlarıyla evin kapısından uğurlayan kıymetli anneleri­nin on beş gün önce vefat ettiğini öğrenmişlerdir. Hocaefendimiz’in annesin­den sonra ilk vefat eden ise Ankara’ya bir hasta götürüp, dönüşte trafik kaza­sında vefat eden kardeşi Yusuf olmuştur. Daha sonra Yusuf un yerine oğlu Haydar doğdukları eve ve mescide göz-kulak olmuş, sahip çıkmıştır. Babaları Hâfız Mustafa Efendi, daha sonra, kendisi de ilim ehli olan Safiye Hanım ile evlenmiş, 1960 darbesinden sonra, hocası Ali Haydar Efendi’den bir yıl önce vefat edinceye kadar onunla yaşamıştır. Daha sonra imamlık yaparak kardeş­lerini okutan abisi Bahaddin, son olarak da Ezher’e birlikte gittiği, milletvekil­liği ve Yüksek İslâm Enstitüsü’nde hocalık da yapmış olan kardeşi Osman 1998 yılında vefat etmiştir. Hocaefendimiz’in hâlen hayatta kalan tek kardeşi en kü­çükleri Hâfize Emine Hanım’dır.

Merhûm Hocaefendimiz’in mukâbele okumak üzere gittiği Niksar ve Mer­zifon’dan sonraki ikinci uzun rihlesi, abisi Bahaddin ile birlikte yaklaşık seksen yıl boyunca bir daha ayrılmayacağı ve ebedî istirahatgâhı olan İstanbul’adır. İstanbul’a ilk geldiğinde ağabeyi Bahaddin ile birlikte bir hafta kadar Ali Hay­dar Efendi’nin evinde misafir olmuş, sonra, Menemen olaylarıyla irtibâtı bu­lunduğu ve şapka kanununa muhâlefet ettiği suçlamasıyla evi yoğun takibat altında tutulduğu için, her ikisini de Fatih Camii Başimamı Kastamonulu Ömer Efendi’ye emanet edilmiş; üç ay da burada kaldıktan sonra Karagümrük Üçbaş Medresesi’ne taşınmışlardır. İstanbul’a geldiğinde okumaya başladığı ilk dersler, tadîm ve tashîh-i hûruf, belâgatten Telhîs ve Buhârî olduğuna göre, Hocaefendimiz’in Tokat’tan yeterli seviyede İlmî alt yapıya sahip olarak geldi­ğini düşünmek mümkündür.

Mısır’a gidinceye kadar sekiz yıl Üçbaş Medresesi’nde kalmaya devam eden Hocaefendimiz, oradan ancak ilmini ilerletmek gayesiyle yurt dışına çıkmak düşüncesiyle ayrılmıştır. Uzun süre ikâmet ettiği bu medrese Mimar Sinan’ın inşâ ettiği bir eser olup, Amasya kadısı Hamza Efendi’nin bekâr hocaefendile- rin kalması şartıyla vakfettiği on beş odalı bir yerdi. Bekâr ve yaşlı ona yakın hocaefendi de orada ikâmet ediyordu. Bu vesileyle onları daha yakından ta­nıma ve kendilerinden daha fazla eser okuma imkânına da sahip olmuşlardı. Hocaefendimiz’le birlikte ilim halkalarına katılan ağabeyi, babalarının gönder­diği paralar bittikçe, zaman zaman tezgâhtarlık, daha sonraki yıllarda ise imamlık yaparak kardeşlerini okutmuş ve kendi ailesinin geçimini sağlamıştır.

Hiç şüphesiz Hocaefendimiz’in en önemli hocası, babası Hâfız Molla Mus­tafa Efendi ve dedeleridir. Ondan sonra, 1943’te İstanbul’a ilk gelişinden itiba­ren 1960’ta vefatına kadar kendisinden her fırsatta istifade ettiği en önemli kişi Ali Haydar Efendi’dir. Kur’ân-ı Kerîm ta‘lîmi ve belâgata dair eserler okuduğu Fatih Camii Başimamı Ömer Efendi; kendisi ve üç arkadaşına (Hüseyin Atay, Kemal Işık, Ali Rıza Altunbay) Fatih Camii hünkâr mahfelinde gizli gizli ders­ler okutan ve Ayaklı Kütüphâne diye anılan Gümülcineli Mustafa Lütfi Efendi; yoğun takibat altında olduğu için ancak bir hafta kadar ders alabildiği ve ken­disinden Emsile ve Bina okuduğu Silistreli Süleyman Hilmi Efendi; Buhârî, Şifâ-i Şerîfve Râmuzü’l-Ehâdîs gibi pek çok eseri kendisinden okuduğu Arna­vut asıllı Hüsrev Efendi; zaman zaman hizmetinde de bulunduğu Müslim’in el-Câmi‘u s-Sahîh’ini okutan Muhaddis İbrahim Efendi; daha sonra kayınpe­deri olan, Es‘ad Erbilî hazretlerinin hulefâsından Eminönü Müftüsü Ali Yekta Efendi; hadis ve tefsir ilimlerinde zirve şahsiyet İstanbul Müftüsü Bekir Hâki Efendi; kendisine ilk hadis icâzeti veren Fâtih Câmii Başkayyımı Süleyman Efendi; Ezher’den tanıştığı ve İstanbul’da uzun yıllar beraber olduğu Ali Yakub Cenkçiler Hocaefendi; Fatih Camii imamı Halil Efendi, Hocaefendimiz’in ha­yatı boyunca en çok hayırla yâdettiği ve kendilerinden okuduğu eserleri hep tekrar edegeldiği hocalarıdır. Mısır’da en çok istifade ettiği hocaları arasında ise, Muhammed Zâhidü’l-Kevserî, Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi, Yozgatlı İhsan Efendi, Muhammed Abdülvehhâb Buhâyrî, Ahmed Fehmi Ebû Sünne, Süleyman Dünyâ, Abdülfettâh es-Sa‘sâ‘î, eş-Şeyh Haseneyn Mahlûf, eş-Şeyh Abdürrahîm el-Kişkî, Ali Ya‘kûb Efendi, eş-Şeyh Mahmûd el-‘Adevî, Mahmûd Şeltût, Kahire’de tanışıp dostluk kurduğu Ebü’l-Hasen en-Nedvî ve Abdül­fettâh Ebû Gudde'yi saymak mümkündür.

İsimleri geçen ve ömrü boyunca hayırla yâdettiği İstanbul’daki hocaların­dan sekiz yıl istifade eden, Hocaefendimiz, Ali Haydar Efendi’nin, tedrisâtının ikmâlinin ancak yurt dışında olacağını söylemesiyle, üçüncü ilim hicretini Mı­sır’a gerçekleştirmek üzere harekete geçti.

Hocaefendimiz, Mısır’a gitmek için karar verdikten sonra pasaport temi­ninde büyük güçlükler çekmiş, çaresiz kalınca ders arkadaşı Hüseyin Atay’ın orada tahsil görmesi sebebiyle tahsil maksatlı olarak kardeşi Osman ile birlikte Diyarbakır, Mardin, Cizre üzerinden ilk önce Bağdat’a izinsiz gitmeye çalışmış, gördüğü bir rüya üzerine üç ayı bulan bu ilk denemenin ardından Cizre’den Erbaa’ya oradan da İstanbul’a tekrar geri gelmiş; daha sonra babasının bir ah­babının kaymakam oğlunun yardımı ile pasaport çıkartarak ve vize alarak resmî yollarla Bağdat’a gitmiş, Bağdat’ta o günlerde yeni açılmış bulunan Kül- liyyetü’ş-Şerî‘ati’l-îmâmi’l-‘A‘zam’ın kurucusu Hamdi el-‘A‘zamî ve Fatih Medresesi’nden mezun olan Irak Umûm Müftüsü Emced ez-Zehâvî’nin misa­firi olmuş; kısa süre sonra hocası Ali Haydar Efendi’nin telkinlerini dikkate alarak oradan ayrılmış ve 1950 yılı başında Mısır’a geçmiştir.

Hocaefendimiz, herhangi bir resmi eğitim almadan Ezher’e gittiği halde, hafızlık ve sekiz yıldır devam eden dinî ilimlerdeki birikimi sayesinde yapılan imtihanlarda başarılı olup; ilkokul-ortaokul okumadan, doğrudan liseye kay­dedilmiş; üç yılda lise diploması almasının ardından gerekli imtihanlardan sonra 1954’te Külliyyetü’ş-Şerî‘a’yı kazanıp, onu da bitirdikten sonra, Tahas-susu’l-Kudât’a, lisansüstü eğitime başlamış, bir yıl devam ettikten sonra zorla­şan şartlar dolayısıyla lisansüstü eğitimini eksik bırakmıştır. Mısır’daki eğitim - öğretim hayatını dokuz yılda tamamlayan hocamız, daha sonra İstanbul’a gel­miştir. Resmi makamlar nezdinde Ezher diplomasına, özellikle de Külliyyetü’ş- Şerî‘a diplomasına hiçbir değer atfedilmediği bir dönemde dînî eğitimini orada almış; onun ve arkadaşlarının öncülüğünü yaptığı ‘dînî eğitimini Ezher’de alma’ geleneği ondan sonra da sürmüş ve yine onun ihdâs ettiği imkânlarla, çok sonraları Ezher diplomalarının geçerliliği en üst makamlarca tescil edil­miştir.

Mısır’daki tahsili sırasında ihtiyaçlarını kısmen Türkiye’den giden hocae- fendilerin desteği ve Mısır’da bulunan Türk vakıflarının tahsis ettiği burslarla ve verdikleri desteklerle karşılamışlardır. Önceden Kral Fâruk’un tahsis ettiği Bağdat Oteli’nde kalmışlar; 1957’de Cemâl Abdünnâsır iktidara gelince, Tür­kiye’deki uygulamalara benzer şekilde vakıfları tamamen kapatmış ve yardım­ları sonlandırmış, öğrenciler kaldıkları otelden çıkartılmışlardır. Bu süreçte oradaki diğer talebeler gibi, Hocaefendimiz de büyük sıkıntılar çekmiş; imkân­ların yetersiz olduğu zamanlarda oruç tutarak zor şartlarda hayatlarını sürdür­meye çalışmışlardır. Mısır’da talebeliğinin, dördüncü yılında kendisine ulaşan bir mektupta Ali Haydar Efendi’nin tensipleriyle Ali Yekta Efendi’nin kerîme­siyle izdivâcı uygun görülmüş, İstanbul’a döndükten sonra da ilim ve irfan ehli seçkin bir topluluğun iştirakiyle Saraçhâne önündeki Ali Yekta Efendi’nin ko­nağının bahçesinde düğün merasimi icra edilmiştir.

Mısır’dan dönüşünden bir hafta sonra, İstanbul İmam Hatip Lisesi’nde fahrî öğretmenlik yapmaya başlamış, 1960 ihtilali sonrası askere gidinceye ka­dar üç yıl bu görevi sürdürmüştür. İzmir’deki acemilik döneminin ardından İstanbul’a İstihkâm Okulu’na gelmiş; askerliği esnasında da Sâdâbâd Ca- mii’nde ikindi namazlarından sonra İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nden ge­len öğrencilerle ders vermeye devam etmiştir. Askerliği bitince Ankara Evkaf Müdürlüğü’nde imtihana girerek evrak okuma ve tasnif kısmına hemen ata­ması yapıldı. Ne var ki tedris faaliyetlerinden geri kalmak, kendisinde büyük rahatsızlık verdiği için, hacca gitmek üzere ayrıldığı Ankara’ya bir daha dön­medi. Hac sonrası İlim Yayma Cemiyeti’nin Cerrahpaşa Camii yanında Yüksek İslâm Enstitüsü talebeleri için ilk defa düzünlediği yaz kursunda Ahmet Davu- doğlu ile birlikte tedris faaliyetlerine yeniden dönmüş; İsmail Niyazi Kurtul - muş’un teklifi ile tedris faaliyetlerini, kesintisiz olarak vefatına kadar devam ettirmiştir. Haftanın her günü muhtelif mekânlarda devam eden eser esaslı tedris faaliyetleri, kışın büyük ölçüde Vefa’daki Ekmekçizaâde Ahmed Paşa Medresesi’nde, yazın da Fatih Camii’nde yoğun bir şekilde günün muhtelif va­kitlerinde devam etmiştir. Ayrıca, Ezher dönüşü, İsmail Ağa Cami’inde dersler okutmuş; 1960 ihtilâli sonrasında dahi Fatih Camii’ndeki derslerine ara vermemiştir. 1976-1979 yılları arasında Haseki Eğitim Merkezi’nde hadis ders­leri okutmuş; aynı dönemde onunla birlikte Ali Yakub Cenkçiler, Abdurrahman Gürses Mehmet Rüşdü Aşıkkutlu da ders verenler arasında yer almıştır.

Tanıştığı bütün hocalarıyla vefatlarına kadar irtibâtım sürdürdü, hayır du­alarını almaya devam etti; irtihallerinden sonra da; onlara hayrülhalef olmak için gayret gösterdi, talebelerine onları hep birer örnek olarak anlattı. Hocala­rının ülkeler ve yurtdışmdaki ilim meclislerinde defalarca Türkiye'yi temsil etti. Mısır, Suriye, Ürdün, Filistin, Kuveyt, Hindistan, Pakistan ve diğer İslâm ülkeleriyle İlmî irtibatını devam ettirdi. Yurt dışından gelen İslâm âlimlerinin ilk aradıkları kişi oldu. Sağlığı elverdiği müddetçe görmek iste­yen herkes kendisini, Fatih Camii’nin ma‘rûf ve ma‘hûd müezzin odasında, öğle veya ikindi namazı sonrasında kitaplarının yambaşmda, hiç kendisini yalnız bırakmayan dostları, öğrencileri veya ziyaretçileri ile bulabilirdi. İftiharla ve her fırsatta ifade ettiği üzere Hocaefendimiz ilk icâzetini hicrî 1367 yılında, Fatih Camii Başkayyımı Süleyman b. Fazl er-Rakavî Efendi’den almıştır. Onunla Üçbaş Medresesi’nde okuduğu Buhârî-i Şerifin iki cildi ta­mamlandığında Mısır’a gitme kararı alınca, ileri yaşlardaki hocası, bir daha karşılaşmamız mümkün olmayabilir diyerek, Hacı Ferhad-ı Rizevî tarikiyle sâhip olduğu rivâyet icâzetini Hocaefendimiz’e de vermiştir. Hocaefendimiz, gerek İstanbul’da gerek Mısır’da gerekse gittiği diğer İslâm ülkelerinde önemli âlimlerden icâzetler almıştır. Hocası el-Kevserî’nin kendi teklifi ile vefâtından yirmi gün önce verdiği icâzet, Emin Saraç Hocaefendimiz’e İslâm ülkelerinin pek çok yerinden yoğun bir teveccüh göseterilmesinin temel sebebidir.

Muhammed Zâhidü’l-Kevserî, vefatından yirmi gün önce hicrî 1371 yı­lında et-Tahrîru'l-vecîz fi mâ yebteğîhi'l-müstecîz adlı tek nüsha icâzet def­terini Hocaefendimiz’e, “Benim elimde başka nüshası kalmadı, sen bundan bir nüsha elinle yaz, aslını bana geri getir” diyerek vermiş, Hocaefendimiz de istinsah ettikten sonra asıl nüshayı geri götürmüş; merhûm Muhammed Zahidü'l Kevserî hocamızın istinsah ettiği yeni nüshaya birkaç satır yazarak ona icâzet vermiştir. Hocaefendimiz, kendisiyle her görüşüldüğünde “bu icâzetnâme benim için Ezher diplomasından çok daha değerli” derdi.

Zîra Zâhidü’l-Kevserî vasıtasıyla kendisine intikal eden bu icâzet silsilesi en âlî yolla Osmanlı ilim geleneğini temsil eden bir icâzet silsilesidir.[1] Özellikle Zâhidü’l-Kevserî’nin bir diğer icâzetli talebesi Abdülfettâh Ebû Gudde’nin vefâtının ardından, Hocaefendimiz’in İslâm dünyası ulemâsından yoğun talebe muhatap olması Osmanlı ilim geleneği isnâd silsilesiyle icâzet vermesindendi.

Öte yandan Hocaefendimiz, Allâme Muhaddis Muhammed Hasen Muham- med el-Meşşât el-Mekkî’den 1377 yılında Kahire’de; kendisinden yaklaşık on yaş büyük olan ve ilk defa 1951 yılında Kahire’de tanıştıkları Ebü’l-Hasen en- Nedvî’den Leknev’deki ziyareti esnasında 1418 yılında Hindistan’da; Mekke-i Mükerreme’de asrın en önemli müsnidlerinden Muhammed Yâsin b. Muham­med ‘îsâ el-Fâdânî’den 1401 yılında; Allâme Muhakkik Muhaddis Abdülfettâh Ebû Gudde’den 1416 yılında Türkiye’yi son ziyaretinde; Muhammed Abdür- reşîd en-Nu‘mânî’den 1417 yılında Türkiye’yi ziyaretinde icâzet almıştır. îlk defa tanıştığımız 1984 yılı Eylül ayından itibaren derslerine iştirak ettiğim; ken­disinden her fırsatta istifade etmeye çalıştığım, sonraki ilim hayatımda sürekli istişârelerde bulunduğum, yirmi yıldır kesintisiz devam eden tedris faaliyetle­rimde sürekli bilgilendirdiğim ve talebelerimle okumamız gereken kitaplarla ilgili sürekli istişâre ettiğim Hocaefendimiz’in bendenize icâzet verdiği tarih ise 25 Muharrem 1429/03 Şubat 2008’tir.

Hocaefendimiz’in Osmanlı Medrese geleneği temsilcileri ve Mısır’daki önde gelen hocaları yanında, akranlarıyla da dostlukları ve ilmi ilişkileri ol­muştur. Kendilerinden istifade ettiği ve yakın ilişkileri bulunanlar arasında, son yüzyılın en önemli fakihi Ömer Nasûhi Bilmen, Beşiktaş Müftüsü Mehmed Fuad Çamdibi, meşhur müfessir Elmalılı Hamdi Yazır, Müslim Şârihi Delior- manlı Ahmed Davudoğlu, Meşâyih-i Nakşibendiyye-i Hâlidiyye’den Mehmed Zâhid Kodku, Mahmud Sâmi Ramazanoğlu, Musa Topbaş Efendiler, Es‘ad Er- bilî’ye intisâbı bulunan Hâfız ve kurra ‘Allah’ın has kulu’ Abdurrahman Gürses, meşhur kurrâ Ali Rıza Sağman, Tevfik Demiröz Efendi, Şehzâde Şevket Efendi, Fethi Sâmi Bey, Medîne-i Münevvere’de mücâvir Ali Ulvi Kurucu, Gönenli Mehmed Efendi, Cemâl Öğüt Hocaefendi, Mahmud Bayram Hocaefendi’yi saymak mümkündür.

Emin Saraç Hocaefendimiz’in, talebeliği boyunca muhtelif hocalarından okuduğu ve altmış üç yıllık tedris hayatı boyunca da okuttuğu eserleri elli beş yıl boyunca okuttuğu bütün derslerine iştirak eden ve dersleriyle ilgili en tefer­ruatlı hâtırata sahip bulunan en önde gelen talebesi Ahmet Yüksek Hocae- fendi’nin kayıtlarından yâd-ı cemîl olmak üzere zikretmek gerekirse; el- Câmi‘u’s-Sahîh li’l-Buhârî, el-Câmi‘us-Sahîh li Müslim, Sünenü Ebî Dâvûd, Sü- nenut-Tirmizî, Sünenü n-Nesâî, Sünenü İbn Mâce, Muratta ul-İmâm Mâlik, Alan îsnadların Osmanlı Anadolu’sundaki Tarihçesi”, Necmeddin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fa­kültesi Dergisi, XIX, 2015, s. 63/102. Müsnedul-İmâm ‘A‘zam, Mansûr Ali Nâsıfın et-Tâcul-câmı lii-Usûl, Be- gavî’nin Mesâbîhus-sünne, Aliyyü’l-Kârî’nin Mişkâtul-Mesâbîh, Kâdî Tyâz’ın eş-Şifâ bi-tarifi Hukûkii-Mustafâ, Nevevî’nin el-Ezkâr, Tirmizî’nin eş- Şemailul-Muhammediyye, Hâris el-Muhâsibî’nin Risâletul-müsterşidîn, Bûsırî’nin Kasîde-i Bürde, Birgivî’nin et-Tarîkatul-Muhammediyye, Zernûcî’nin Talîmü'l-müteallim Kâdî Beydâvî’nin Envârut-tenzîl ve esrârut- tevîl, Muhammed Ali es-Sâbûnî’nin Tefsîrü Ay âti’l-Ahkâm, Abullah Sirâcüddîn’in ed-Duâ, Tilâvetul-Kurânii-Mecîd, Seyyidünâ Muhammed Resûlüllâh, es-Salâtü ‘ale’n-Nebiyy, es-Salâtü fii-îslâm, Mecelle-i Ahkâm-ı Ad- liyye, Habîbü’r-Râhmân el-AczzLmîAmNusratüMıadîsfi’r-reddi ‘ala münkirîi- hadîs, Molla Hüsrev’in Mirâtul-usûl fî Şerhi Mirkâtii-vüsûl, Abdüsselâm b. îbrâhim el-Lekânî’nin Cevheratü’t-Tevhîd, Tahâvî’nin ‘Akîdetü’t-Tahâvî, Bâbertî’nin Şerhu ‘AkîdetEt-Tahâvî, Teftazânî’nin ŞerhuE‘akâid, Abdülvehhâb Hallâfın ‘Ilmü usûlii-fıkh, Abdülkerîm Zeydan’ın el-Vecîzfî usûlii-fıkh, Ab­dülvehhâb Abdüllatîfin, el-Muhtasar fi ‘ilmEr-ricâri, Zâhidü’l-Kevserî’nin Te’nîbüi-Hatîb, en-Nüketü’t-tarîfe, İrgâmul-merîd, Menâkıbü Ebî Hanîfe ve Sâhibeyhi, îbn Mâlik’in Şerhu Elfiyyeti İbn Akîl, Kazvînî’nin Telhîsul-Miftâh, Abdülganî el-Meydânî’nin el-Lübâb fî Şerhii-Kudûrî, Ebû Yûsuf un Kitâbüi- Asâr adlı eserlerini, bazılarını birkaç defa olmak üzere okutmuştur. Elbette, bu eserler arasında hocalarından okudukları kadar, güncel ihtiyaçlara göre öne çı­kan; okuyup okuttukları da dikkat çekmektedir.

Okuyup-okuttuğu eserlerden de anlaşılacağı üzere; Hocaefendimiz bir ha­dis âlimi olarak tanınmış olmakla birlikte, tedris halkasındaki talebelerin ihti­yaçları neyi gerektiriyorsa o alanda kitaplar okutmuş; bu bağlamda, İslâmî ilimler arasında bir fark gözetmemiştir. Hangi fakültede okursa okusun talebe­liği İstanbul’da geçmiş olup, dinî ilimlere ilgisi bulunan herkesin yolu, Hocaefendimiz’in ilim halkalarıyla kesişmiştir. Bu sebeple, daha sonraki iş hayatında siyâsetçi, hukukçu, idareci, öğretim üyesi, öğretmen veya din görevlisi olarak görev yapanlardan binlerce kişinin onun ders halkalarında yer aldığı muhak­kaktır. Öte yandan, Hocaefendimiz’in bir heyetle birlikte yaptıkları Seyyid Ku- tub’un Fî Zılâlıl-Kurân tercümesi herkesçe madûm ve ma‘rûf olmakla birlikte, İslâm Dergisi 83. sayısında yazdığı “Rabfu’l-evvel’in 12. Gecesi” başlıklı bir ya­zısı, yine aynı derginin Aralık 1984 sayısında yazdığı “Na‘t-ı Şerîf’ başlıklı ya­zısı ve Altınoluk dergisinin 1988 yılı Şa‘ban ayı sayısında yazdığı “Fatih Cami­sinde”, Reyhan dergisinde (2011/2, s. 22) “Kardeşler! Gözünüzü Açın!” ve Bülûgui-Merâm Şerhine (İstanbul: Tahlil Yay. 2011) yazdığı “Takdim” başlıklı yazıları neşredilmiştir.

Mehmet Emin Saraç Hocaefendimiz, resmî, idârî veya siyâsî hiçbir görev üstlenmemesine rağmen, bir dersiâm ve İslâm âlimi olarak dünya ve ülke siyâsetini çok yakından takip etmiş; görüp duyduklarını İslâm nokta-i nazarın­dan çok iyi tahlil etmiş; yakın çevresine ve talebelerine bu konulara dair yo­rumlarını çekinmeden ifade etmiştir. Ne var ki, bunu yaparken, asla kendisini öne çıkartmamış; ‘akıllı ve ferâsetli bir mü’min’ olarak, bu konuda talebelerine çok güzel örneklik ortaya koymuştur. İslâm dünyasıyla olan yakın ilgisi dola­yısıyla, zaman zaman Mısır, Suudi Arabistan, Suriye, başta olmak üzere, pek çok arap ülkesine İlmî seyahat maksatlı olarak gitmiş; Hindistan, Pakistan, Buhârâ ve Bosna’yı aynı gayeyle ziyaret etmiş; oralardaki İlmî etkinliklere, dünya ehl-i sünnet âlimlerinin toplantılarına, uluslararası kongrelere ve icâzet merasimlerine iştirak etmiştir.

İdarî ve siyasî hiçbir faaliyette bulunmasa da kendisinden istifade eden pek çok talebesi vasıtasıyla, hayatın bütün yönlerine dair bütün gelişmeleri yakın­dan takip etmiş, istişare için kendisine gelenlere tavsiye ve telkinlerde bulun­muş ve Türkiye’deki din ve toplum lehine gelişmelere hep öncülük etmiştir. Derslerine devam eden ilahiyat, hukuk, siyasal bilgiler, iktisat, mühendislik vb. alanlarında eğitim gören pek çok talebesi sonraki yıllarda Hocaefendimiz ile irtibatını sürdürmüş ve tedris halkalarından sonra da kendisinden istifade et­meye devam etmişlerdir.

Nasıl ki en önemli hocası Ali Haydar Efendi tasavvûfî ve İlmî ilgi alanı dı­şında, memlekette ve İslâm âleminde olup bitenlerle de çok yakından ilgilen­mişse, Hocaefendimiz’de de onun bu hâli hayatı boyunca tezâhür etmiştir.

Resmî anlamda ilahiyat fakültelerinde görev almamış, ancak orada eğitim gören pek çok talebenin temel kaynaklara dayalı dinî eğitime ulaşmasına imkân vermiştir. Yine, üç yıllık imam hatip lisesindeki ücretli hocalığı ve beş yıl devam eden Haseki Eğitim Merkezi’ndeki hocalığı dâhil Fatih Camii’nde devam eden derslerini azaltmamış ve derslerine hiç ara vermemiştir. Fatih Ca­mii, Osmanlı’nın son dönemlerinde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında dahi aynı anda çok sayıda ders halkasına ev sahipliği yapmıştır. Devlet idaresince alınan bazı kararlar bu dersleri ve talebelerin derse devamını olumsuz etkilese de der­siâm pâyesine sahip hocaefendiler gerek açıktan, gerek vaaz ve irşat faaliyeti adı altında gerekse gizli olarak bu dersleri sürdürmüşlerdir. Bir kısmı ilâhiyat fakültelerinde hocalık da yapan talebeleri vasıtasıyla, bir kısmı da yazılı ve şifâhî beyânâtlar vasıtasıyla, Hocaefendimiz muhtelif ‘din söylemleri’nin sey­rini takip etmiş; bunlara karşı talebelerini hep uyanık tutmaya çalışmıştır.

Geleneklerini sürdürdüğü hocaları gibi, Hocefendimiz de onlardan gördüğü yöntemle ders okuturdu; aynı şekilde İstanbul’da kalan önceki talebele­rinin derslerine gelmelerini arzu eder, onların genç talebelere örnek olmasını çok önemserdi. Bütün talebelerinden istediği görev mahallerinde Fatih Camii modeliyle ilim halkaları kurmaları ve talebeye tedrisâtı asla bırakmamalarıydı, îcâzet verdiği talebelerinden birisi olarak bana da, Yüksek Öğretim Ku- rulu’ndaki görevime başlamadan önce kendisi ile istişâre etmek ve iznini istir­ham etmek üzere ziyaretine gittiğimde, devam eden derslerimi asla bırakma­mamı telkin etmiş; kendilerinin bu tavsiyesini baştâcı kabul edip, kesintisiz ve eksiksiz olarak derslerimi sürdürmüştüm. Ayrıca, icâzet verdiği talebelerin okutmaları gereken kitaplar konusunda da sürekli tavsiyede ve telkinlerde bu­lunurdu. Bursa, Yalova ve Antalya’da yürüttüğümüz tedris faaliyetlerinde hep Hocaefendimiz’in tavsiye ve telkinleri doğrultusunda eserler okutuldu ve oku­tulmaya da devam edilecektir.

Hocaefendimiz, tedris geleneğine uygun olarak bazı kitapları tekrar tekrar okumayı en büyük bahtiyarlık sayardı. Şifâ-i Şerifi on bir defa, Riyâzus- Sâlihîni dokuz defa okutmuştur. Şemâil-i Şerifi ve el-Ezkâfı özellikle Rama­zanlarda okumak âdetiydi. Kütüb-i Sitte yi iki defa okutmuştur. Şerhu Esmâi’l- Hüsnâ sadece Ramazan’a mahsus olmak üzere, sabah namazlarından sonra müezzin mahfelinde es-Salâtü ‘ale’n-Nebiyy, et-Takarrub ilallâh, Seyyidünâ Muhammed, er-Risâletü’l-Kuşeyriyye özellikle büyük eserlerin arasında mu­habbet ve manevî terbiye gayesiyle okuduğu ve okuttuğu eserlerdi. Dersler es­nasında yorgunluk hissedildiği anda, geçmiş ulemânın hâtırâtından, ilme ver­dikleri ehemmiyet ve ilim uğrunda çektikleri sıkıntılardan örnekler verir, her­kesin sesli iştirakiyle el-Bûsîrî’nin Kasîde-i Bürde’sini makamlı olarak okutur, bir vesile bulup, derslerinde talebeleri dinç ve dinamik tutmayı başarırdı.

Hocaefendimiz, şayet mümkünse ders okutmak için, öncelikle Fatih Ca- mii’ni tercih etmiştir. Burada, müsaitse müezzin mahfelinde, değilse kıbleye göre sağ ön tarafta müşebbekli bölümün kenarında, sol ön tarafta hünkâr mahfeli altında, müezzin mahfelinin altında, özellikle kışın soğuk günlerde Hocae­fendimiz’in genellikle oturduğu müezzin odasında veya önünde, nadiren ya­saklı dönemlerdeki gibi hünkâr mahfelinde ders okutmuştur. Yine, özellikle yeni gelen talebelerin âlet ilimlerine yönelik ihtiyaçlarını tecrübeli talebelerini vazifelendirmek suretiyle karşılar, kendisi mânevi terbiye maksatlı, uzun süreli ve ileri seviyedeki eserleri okutmayı tercih ederdi. Hoceefendimiz’i ilk defa ta­nıdığım 1984 Eylül ayından itibaren, talebelere destek konusunda vefat edin­ceye kadar Gönenli Mehmet Efendi ile irtibatlı çalışmalar yürütmüş; okutacağı kitapları talebelerine bilâ-bedel dağıtmış, daha sonra da kabiliyetli ve gözde ta­lebelerine daireler kiralayıp, iaşe ve ibâte giderlerini karşılamıştır. Bugün İlmî  ve idârî görevlerdeki pek çok talebesi buralarda yetişenler arasından çıkmış son derece başarılı kimselerdir.

Hocaefendimiz, eğitim-öğretimini hepsi de gizli olmak kaydıyla, bazen ca­milerde, bazen hocaefendilerin evlerinde, bazen medreselerde veya bu amaçla tahsis edilen özel mekânlarda almış ve bu şekilde sürdürmüştür. Aynı şekilde, dokuz yıl kaldığı Mısır’daki eğitim-öğretim faaliyetleri de Ezher’de, cami, ho­caların evleri, özel eğitim kurumlan ve vakıflarda devam etmiştir. Kendisiyle beraber bu derslere, sadece dinî ilimleri tahsil edenler değil, İstanbul’da muh­telif fakültelerde okuyanlar da iştirak eder, istifade ederdi. Merhûm Necmettin Erbakan da kardeşiyle birlikte söz konusu hocaefendilerin verdiği derslere za­man zaman devam etmiş; aynı geleneği, Hocaefendimiz de sürdürmüş, tedris halkalarında her türlü eğitimi alan öğrencileri yer almıştır.

Merhûm Hocaefendimiz, hocalarını hep hayırla yâd etmiş; ‘din düşmanla­rına olan gayzlarım’, salâbet-i dîniyyelerini, ‘hadis ve siyer okuma zevkini ken­disine aşılamalarını’, ‘gözyaşları arasında okuttukları Şifâ-i Şerîf derslerini’, ‘zâhirî ilimlerle, manevî terbiyeyi cem‘ edişlerini’, ‘kendi aralarındaki muhab­betlerinin çok yüksek düzeyde oluşunu’, ‘kahve köşelerine alışanın ilmin zev­kine varamayacağını’, ‘sinema afişlerine bakanın gönlüne ilim zevkinin girme­yeceğini’, ‘ilim öğretmenin yasak veya serbest olmasıyla değil, güçlü irade ile mümkün olacağını’, ‘hocalarından edindiği bilgi ve tecrübeyi uyumlu bir şe­kilde mezcetmek gerektiğini’, ‘mahviyyet ve tevâzûnun ilim ehlinin en önemli vasfı olduğunu’ sürekli hatırlatmış, hocaları Ali Haydar Efendi, Gümülcineli Mustafa Lütfi Efendi, Hüsrev Efendi, kayınpederi Ali Yekta Efendi, Mustafa Sabri Efendi, Zâhidü’l-Kevserî, Haşan el Bennâ, Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu, Elmalılı Hamdi Efendi, Hâce Mûsâ Topbaş, Ebu’l-Hasen en-Nedvî, akranı ve ders arkadaşı Necmeddin Erbakan, Seyyid Kutub, Yûsuf el Karadâvî, Gönenli Mehmed Efendi, Abdurrahman Gürses, Abdulfettah Ebû Gudde, Mehmed Zâhid Kotku ve daha birçok zâtın güzel vasıflarını kendi karakterinde meczet- miş; benzerine az rastlanır bir ‘şeş ciheti muhît’ derinlikli ve son Fatih Camii dersiâmı olarak kendisi ve talebeleri adına iftihâr edilecek bir hayat yaşamıştır. Gördüğü her güzelliği sürdürmeye ve bunu talebelerine ve sevenlerine intikâl ettirmeye çalışan bir çaba ile geçen bir ömrü, bütün talebelerinin gıpta ile bak­tığı bir hayatı olmuştur. “Mısır’da, Müslüman Kardeşler’e mensup gençlerin her fırsatta Kur’ân-ı Kerîm okuduklarını görmüş; o andan itibaren cep boy bir Kur’ân-ı Kerîm’i abdest ihtiyacı dışında yanından hiç ayırmamış, her fırsatı hâfızlığım pekiştirerek; “abdestsiz gezmeme de mani oluyor” diyerek sevenle­rine örnek olmaya çalışmıştı. Babısının ve hocalarının sakallı ve cübbeli fotoğ­raflarını gösterip, bunları neşredin “insanların gözü bir âlim görsün” demeyi de ihmâl etmemişti.

Hocaefendimiz, İstanbul merkezli kadîm Osmanlı ilim geleneğini ve derin­liğini yurt dışında temsil ettiği gibi, İslâm dünyasının, ilim geleneklerinin, gü­nümüz âlim, düşünür ve mütefekkirlerinin Türkiye’de tanınmasına da öncü­lük etti. Hindistan, Pakistan, Mısır, Arabistan, Fas, Cezâir, Tunus, Moritanya gibi ülkelerdeki âlimleri ve eserlerini tanıtmış; bunu yaparken ülke ve mezhep­ler arasındaki ‘doku uyuşmazlığı’ ihtimâlini de ortadan kaldırmış ve bunlara karşı güncel bir yorumlama biçimi geliştirebilmiştir. Özellikle, Mısır’ı ve ilim havzalarını çok iyi tanıdığı için; oradan îslâm dünyasına yayılan ıslahatçı ve reformist anlayışlara karşı son derece dikkatli ve uyanık olmuş, talebelerini de bu konuda biliçlendirmiştir.

Hocaefendimiz, aralarında siyasetçi, bürokrat, idareci, akademisyen, davet ve irşad erbabı, müftü, vaiz, imam hatip, öğretmen pek çok talebe yetiştirdi. Sancılı dönemlerde bu talebelerinin varlığı pek fark edilmese de ‘işlerin nispe­ten rahatladığı dönemlerde’ kısa süreli de olsa halkasına iştirak edenlerin sayı­sının oldukça kabarık olduğu vefâtı ve sonrasında ortaya çıktı. Yine onun var­lığı ve arzusu doğrultusunda, dînî eğitimin niteliğine yönelik ciddi adımlar atıl­mış ve adına açılan eğitim-öğretim kurumlan da dâhil çok önemli gelişmeler olmuştur. Sayıları ‘binlerce’ şeklinde ifade edilen bu talebelerinin gerçek ma­nada çok yönlü olarak Hocaefendimiz’in İlmî ve manevî mesuliyetini kimlerin üstleneceğini zaman gösterecek. Talebeleri arasından, belirli vasıflarıyla öne çıkmış ve dînî ve içtimâi hizmetlerini üstlenmiş kimseler olmakla birlikte, tek kişide bu örnekliğin temsil edilmesi biraz zor gözükmektedir.

Zira ailesinin verdiği ilk eğitimin sürekli bilincinde olmayı, hocalarının ver­diği ideali sürekli akılda tutmayı, adaletle hükmetip cesâretle söylemeyi düstûr edinmeyi, eğitimin hayatın bütününü ve tedrisin haftanın her gününü ihâta etmesi gerektiğini bilip uygulamayı, tedrisin özel talebeleri, genel talebeleri, halkı ve aile efradını kuşatacak şekilde olması gerektiğini idrak etmeyi, İslâmî ilimlerin tamamını ihâta edecek şekilde okumak ve okutmak gerektiğini ve ki­tapları tekrar tekrar okumanın ilim geleneğimizin en önemli esası olduğunu bilmeyi ve uygulamayı aynı anda talebelerinden bazılarının gerçekleştirmesi, en azından şu an için bir ideal olarak erişilmesi zor bir hedeftir.

Yaşanılan bütün olumsuzluk ve güçlüklere rağmen Hocaefendimiz, kadîm ilim geleneği ile genç nesilleri buluşturmuş, belki pek çoğu farkına bile varıl­madan, bu geleneğin kökleşip yayılmasını sağlamış, geride pek çok hadis, fıkıh, tefsir, kelâm, siyer-i Nebî alanında mâhir talebe bırakmıştır. Talebelerinin yap­tığı hayırlı hizmetler, kendisinin bu manevî mirası, inşâallah adına sadaka-i câriye olacak, bu vesile ile amel defteri hep açık kalacaktır.

Yüce Rabbimiz, ömrünü Kur’ân-ı Kerîm’in, Habîb-i Edîbimiz’in ve Sünne­tinin anlatılmasına ve savunulmasına adayan Mehmet Emin Saraç Hocaefendimiz’in derecesini âlî eylesin. Yolunda yürümeye gayret gösteren mukarrâb kullarına va‘d ettiği, ‘Adn cennetlerinde, Habîb-i Edibimiz Sevgili Peygamberimiz’in Havz-ı Kevseri’ başında O’nunla birlikte olmayı lütfeylesin.

Son olarak, Hâlik-i Zülcelâl Hazretleri bizleri ve ehl-i ilmi hüzne gark eden; göz aydınlığımız, aklımız ve kalbimizin ışığı Hocaefendi’mizin vefâtım, onun yerini dolduracak nice talebesinin harekete geçmesine vesile kılsın; âhirette de onunla birlikte bizleri ve bütün sevenlerini derslerinde tehassürle ve büyük bir aşkla andığı Kubbe-i Hadrâ’nın mukîmi, Gönül Sultâmmız’ın Havz-ı Kevser’i etrâfında Livâü’l-Hamd’ı altında cem‘ etsin, şefâ‘atçi olacağı talebeleri arasına bizleri de dâhil etsin.[2]

İbrahim HATÎBOĞLU, Prof. Dr. 

Yalova Üniv., İslâmî İlimler Fakültesi

Kaynak: Hadis Tetkikleri Dergisi

Dipnot:

[2] İsmail L. Çakan ve dgr., “Emin Saraç ile Fatih Camii Çevresinde...”, Altınoluk, yıl: 1988, sayı 26 (https://www.altinoluk.com.tr/emin-sarac-ile-fatih-camii-cevresinde.html; erişim tarihi: 14.06.2021); Altınoluk, “Muhammed Emin Saraç Hocaefendi İle Röportaj”, Altınoluk, yıl, 1999, sayı 164, (https://www.altinoluk.com.tr/emin-sarac-hocaefendi-ile-hatiralar- gecidi.html; erişim tarihi: 14.06.2021); Reşad, Muhammed, Tokat Ömer Faruk, Hanif Yusuf, Kargılı Abdullah, Erel Mehmet, M. Emin Saraç Hoca İle Geçmişe Dair, İnkişaf, S. 4, Eylül- Kasım, Samsun, 2005; Tevfik İşcan, ‘M. Emin Saraç Hoca İle Yakın Dönem İlim ve Fikir At­lası Üzerine’, İnkişaf, Haziran-Ağustos, Samsun, 2006, s. 6, s. 57; Salih Okur,; Sifil, Ebubekir ve dgr., “M. Emin Saraç Hocaefendi’yle İlmî Yakın Geçmişe Dair-I” Rıhle, S. 8, Ocak-Mart, İstanbul, 2010; Sifil E., “Modern Müslümanın Zihin Durumu ve Sünnet Algısı II”, Rıhle, Temmuz-Eylül, İstanbul, 2008, s. 2; Recep Kabakçı, “Emin Saraç Hocaefendi İle Hasbihal!”, İYC Bülteni, 6 Ağustos, 2011 (https://www.dunyabizim.com/alinti/emin-sarac-hocaefendi- ile-hasbihl-h7065.html); Sonpeygamber.info, “Büyük Hadis Âlimi M. Emin Saraç”, 12.04.2011 (//www.sonpeygamber.info/buyuk-hadis-alimi-m-emin-sarac, erişim tarihi: 16.06.2021). İlyas Karaduman, Sözlü Hadis Geleneği ve Günümüz Temsilcilerinden Mehmet Emin Saraç, Cumhuriyet Üniv., Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sivas: Ocak 2012, yüksek lisans tezi, ı-xıı+225; Taha Kılınç, “Bizim Evimiz Kur’an Medresesiydi”, Kitabın Ortası, sayı 16, Temmuz 2018, https://www.dunyabizim.com/dergi/kitabin-ortasi-dergisi-16-sayisiyla-raf- larda-h29593.html; https://www.haber7.com/guncel/haber/3071507-taha-kilinc-muham- med-emin-saraci-yazdi-kopru-sahsiyet; erişim tarihi: 14.06.2021); Halil İbrahim Kutlay, “Hocefendi İkibinden Fazla Talebe Değil İki binden Fazla ‘Hoca’ Yetiştirmiştir!”, İnşirah, 21 Aralık 2018 (https://www.dusuncemektebi.eom/d/173949/halil-ibrahim-kutlay,-m-emin- sarac-hocaefendi%C3%A2%E2%82%AC%E2%84%A2yi-aniatiyor); Seyit Ali Güşen, “Cum­huriyet Dönemi Fatih Camiinde Hadis Eğitimi”, Uluslararası Cami Sempozyumu (Sosyo- Kültürel Açıdan) 0809 Ekim 2018 Malatya, Bildiriler Kitabı (nşr. Fikret Karaman), 1. baskı, Ankara Aralık 2018, II, ss. 409-426; îlyas Karaduman, İlim Geleneğimizin Örnek Şahsiyeti Mehmet Emin Saraç, İstanbul: Gökkubbe Yayınları ts.; Mahi Çelik, “îlyas Karaduman’la: Ki­tap Telifini Değil Talebeye Adanmış Bir Ömrü Anlattık”, 04.05.2020, https://www.ktpkita- bevi.com/blog/icerik/ilyas-karaduman (erişim tarihi: 16.6.2021).

Yayın Tarihi: 05 Temmuz 2021 Pazartesi 14:00 Güncelleme Tarihi: 05 Temmuz 2021, 16:48
banner25
YORUM EKLE

banner26