Medeniyet yokuşu

Bir taraftan medeniyetin (modernleşmenin) bütün nimetlerinden istifade etmeye çalışırken diğer taraftan Müslümanlığımızı en diri ve sağlam bir şekilde yaşama arzusu gayet doğal. Ali K. Metin'in Star-AçıkGörüş'te yayınlanmış olan yazısını önemine binaen alıntılıyoruz.

Medeniyet yokuşu

Bizim tarih boyunca belki de en önemli sıkıntımız inanç değerlerimiz (tevhit) ile evrensel değerler arasındaki ilişkiyi kuramamak oldu. Yazık ki Gökalp'in söylediği bazı acıtıcı doğruları görmezden gelemiyoruz: Devlet kurma konusundaki becerimizi medeniyet alanında gösteremedik. Önce Çin, sonra Fars, en son Batı medeniyeti. İçinde gezindiğimiz medeniyete adapte olmakta bir beis görmedik. Devlet kurma ve millet olma konusunda gösterdiğimiz kabiliyeti medeniyetin öznesi olmaya doğru geliştirmemiz bugün için biliyoruz ki hiç kolay değil, ancak imkansızı istemezsek özne olma şansımız hiç olmayacak.

Kabaca söyleyecek olursak dinin medeniyet ayrışmasına sebep olmadığı tarihsel bir vakıa. Modernleşmenin aynı zamanda bir medeniyet realitesi olduğu ise malum. Yaklaşık iki yüz yıldır İslam dünyasının modernleşme yolunda verdiği canhıraş gayreti toplum önderlerinin aymazlığına ve/veya kifayetsizliğine bağlayarak meseleyi kolayca çözemeyiz. Sadece ideolojik veya reaksiyoner bir cevaba sığınmış oluruz, o kadar. Oysa çağın veya tarihin ruhu, bizim geriye dönük ürettiğimiz ideolojik yargı ve eleştirilerden çok daha sağlıklı bir entelektüel aklı ve reel-politiği işletebiliyor. Tanzimat'ın münevver ve bürokratlarını veya Yeni Osmanlıcıları ideolojik kıstaslarla aforoz etmeden önce bizim kültür, ideoloji, medeniyet hatta şüphesiz din meselesi üzerine belli bir tefrik kabiliyetini kazanmamız gerekir. Namık Kemal bunu zekasını işleterek ama daha çok sağduyusuyla yapmak durumunda kaldı.

Değişme kabiliyeti

Batı'ya karşı olabildiğince komplekssiz şekilde dahası ideolojik bir reaksiyon geliştirmeden ancak dini ve kültürel değerlere olan ünsiyetini koruyarak yaptı. Bilahare Ziya Gökalp, yaptığı kültür-medeniyet ayrıştırmasıyla meseleyi olabilecek en radikal sonuca bağladı. İslam dünyasından çıkabilecek en radikal ve en Batılı çözüm olsa olsa bu kadar olabilirdi, nitekim Gökalp'in medeniyet tasavvuru Cumhuriyet inkılaplarının büyük ölçüde teorik zeminini teşkil etti. Fakat biz Türklerin değişme konusundaki kabiliyeti entelektüel bir derinlikle mücehhez kılınamadığındandır ki, meseleyi esasen sahih ve sahici bir çözüme kavuşturmuş olmadık. Gayet "akılcı" bir şekilde üretilen çözümler belli bir yüzeysellikle malul şekilde realize oldu. Söz konusu yüzeyselliğin bakiyesi olarak siyaset mekanizması on yıllarca bürokratik elitizm ve vesayetçilikle kuşatılmaya devam etti. Bu kuşatmanın en azından konjonktürel anlamda hükmünün kalmadığı şu zamanlarda radikal çözümlerle üzerinden geçtiğimiz meselelerin tekrar gün yüzüne çıkmaya başlaması tarihsel ve kültürel bir zorunluluk değil elbette, ancak bir olasılık halinde başından beri hep vardı. Vardı, çünkü olayın arka planındaki temel faktörlerden olan din tasavvuruyla ilgili başından bugüne radikal bir değişim vaki olmadı. Hakim din anlayışında tabir caizse reform veya aydınlanma diyebileceğimiz süreç yaşanmadı. Gerek kültür gerekse medeniyet kapsamında yaşanan değişim ve modernleşme süreci kısmen "üst-yapı" düzeyinde kaldı. Gökalp'in formülasyonu ne kadar doğru ve hakikat bile olsa, toplumun ontolojik dinamiklerini göz ardı eden içeriği sebebiyle iğreti bir çözüm olmaktan kurtulamadı. İçerdiği radikalizm, sosyal ve siyasal alan arasında fay hattının oluşmasına yol açtığı gibi, toplumu "nesne" düzeyine indirgeyen anlayış biçimleriyle birlikte derin bir yanılsamayı üretti.

Tasavvur farkı

Bu yanılsamanın bedelini, bugün -sözde veya gerçek- medeniyet bunalımı adını verdiğimiz, kanaatimce kültürel nevroz diye tanımlayabileceğimiz çatışma ve gerilimlerle ödüyoruz. Medeniyet bunalımı gibi yüksek perdeden ifadelerin ciddiyetine ise ihtiyatla yaklaşmakta fayda var. Gökalp'in kolaycı ama iğreti radikalizmini tersinden yaparak bir yere gidemeyiz. Gökalp bunu hegemonik yani evrensel boyutları ve üstünlüğü olan bir olguya (Batı medeniyetine) bakarak yaptığı için çok daha ikna edici olabilmekteydi. Mehmet Akif gibi katıksız bir İslamcı bile medeniyetten farklı bir şey anlamadı. "Tek dişi kalmış canavar" ifadesiyle eleştirisini medeniyetin bizatihi kendisine değil öznelerine yani siyasal erke yöneltiyordu. Medeniyet kavramını bütün netliğiyle Gökalp'ten tamamen ayrı bir yere koyan isim olarak Sezai Karakoç'u görüyoruz. Medeniyetin merkezine inancı/dini koymak suretiyle Karakoç, böylece aslında insan doğasıyla evrensel değerler arasında kurulan ilişkiye itiraz etmektedir. Başka bir ifadeyle, medeniyetin ürettiği değerlerin ve hayat tarzının inanç yapımızdan izole edilemeyecek bir maneviyat ve kimlik meselesi olduğunu söylemiştir. Temel bir postüla olarak buna -en azından şeklen- itiraz etmenin mümkün olmadığı son derece aşikar. Hatta böyle bir postülayı öne sürmek için İslamcı olmaya bile gerek olmamalı belki. Belki. Burada belki ihtiyatını koymadığımız takdirde, Gökalp'in kolaycılığıyla Karakoç'unki arasında çok da fark olmadığını gözden kaçırmış olacağız. Her ikisinde de farklı ölçü ve şekillerde kategorize edici bir zihin işleyişinin hakim olduğunu görmemiz şart. Kültürü medeniyetten tamamen ayrıştırarak iki ayrı sabite/kategori gibi ele aldığımızda değerlerin akışkanlığını ve ontolojik hususiyetini göz ardı ediyoruz. Medeniyetin evrenselleşmesi aslında kültür ve inanç alanına dokunarak, bunları oyarak ve kendi habitatına adapte ederek realize olmaktadır. Kültür ve medeniyet eklektik yapılar olarak ilanihaye varlığını sürdüremez. Gökalp'in eklektizmine pratikte fazla bir yer yoktur. En azından etkileşim, dönüşüm ve çatışma süreçleriyle hegemonik olanın yani medeniyet unsurunun lehine bir süreçten söz edilebilir. Bugün küreselleşme adı altında yaşadığımız gerçekliğin anlamı haddizatında budur. Medeniyet olgusu kültürel planda bir küreselleşmeyi çok yavaş şekilde olsa da beraberinde getiriyor. Kültürel asabiye (milliyetçilikler) ile verdiğimiz tepkiler elbette faydadan ari değil, ancak medeniyet, ürettiği hegemonik değerlerle hem kültürü hem de inanç alanını kuşatan zihinsel bir iklim oluşturuyor. Ontolojik varlık/alan her halükarda bu iklimle kaimdir. İnanç veya kültür unsurlarının ontolojik boyutunu kaybederek folklora dönüşmesi halinde mesele zaten bitmiş demektir. Bu anlamda hakim medeniyet realitesi, oluşturduğu seküler yapı ve değerler yoluyla inanç ve kültürün dayandığı zeminleri olabildiğince daraltmış, ufalamış, adeta marjinalleştirmiş gibidir. Yerele ve kültüre saygı, medeniyetler ittifakı gibi süslemelerle dalgasını geçmekte veya vicdanını rahatlatmaktadır. Sömürge uygarlığı en genel anlamıyla modernleşme ve küreselleşme olguları üzerinden hükmünü sürüyor.

Asabiyeden ötesi

Bir taraftan medeniyetin (modernleşmenin) bütün nimetlerinden istifade etmeye çalışırken diğer taraftan Müslümanlığımızı en diri ve sağlam bir şekilde yaşama arzusu gayet doğal. Kültürel, dini asabiye de insan doğasını bir parçası. Dolayısıyla her iki açıdan da doğamızın gerektirdiği gibi hareket etmekteyiz. Ancak asabiyenin gücüne fazla güvenirsek kendimizi aldatırız. Dinle ilişkimizin asabiyeye dayalı yüzünde her zaman kırılgan bir nokta söz konusudur. Asabiyeyi aşarak idrake ve ontolojik tutarlılığa dayalı bir inanç dünyası ve perspektifi gelişemediği takdirde reel medeniyetin hegemonik değerleri karşısında çözülmenin vuku bulması kaçınılmaz sayılır. Sezai Karakoç'un "inanç medeniyeti" de şüphesiz bu idrake ve perspektife dikkat çekmektedir. Ancak son iki yüzyıl içinde yaşadığımız modernleşme hikayesini inanç zafiyetiyle açıklamamız hiç mümkün olmadığı gibi, söz konusu idrak ve perspektifi insanın doğasından ve tarihi gelişiminden bağımsız bir şekilde temellendiremeyeceğimiz muhakkaktır. Farklı inanç ve kültürlere rağmen, insanlığı bir araya getiren yahut ortak bir istikamete doğru yönelten evrensel değerler ve temayüller vardır. Kabul edelim ki modernleşme olgusu, tam da buradan güç almış, küreselleşme kabiliyetini böylelikle göstermiştir. Modernleşmeyi salt sömürgecilik süreciyle anlamaya ve açıklamaya çalıştığımız sürece meselenin künhüne varamamış, asabiyeci reflekslerle oyalanmış olacağız. O yüzden inanç medeniyeti kavramı üzerinden meseleye bakmamız yeterli olmayacaktır. Burada her şeyden önce kendi gerçekliğimizle yüzleşecek entelektüel cesarete ve akla ihtiyacımız var. Bunu yapmadığımızda asabiyeye hapsoluyoruz. Bizim tarih boyunca belki de en önemli sıkıntımız inanç değerlerimiz (tevhit) ile evrensel değerler arasındaki ilişkiyi kuramamak oldu. Yazık ki Gökalp'in söylediği bazı acıtıcı doğruları görmezden gelemiyoruz: Devlet kurma konusundaki becerimizi medeniyet alanında gösteremedik. Önce Çin, sonra Fars, en son Batı medeniyeti. İçinde gezindiğimiz medeniyete -asabiyeye ve komplekse kapılmadan- adapte olmakta bir beis görmedik. Gökalp bu durumu doğallaştırdı, eşyanın tabiatına uygun bir davranış diye gördü.

Ancak bugün medeniyet (modernite) dediğimiz olgu da biz de artık başka bir yerdeyiz. Ayrıca bin yıllık hikayemizin bir anlamı ve hasılası mutlaka olmalı. Devlet kurma ve millet olma konusunda gösterdiğimiz kabiliyeti medeniyetin öznesi olmaya doğru geliştirmemiz bugün için biliyoruz ki hiç kolay değil, ancak imkansızı istemezsek özne olma şansımız hiç olmayacak. Bugüne kadar muasır medeniyet seviyesine ulaşmayı hedefleyen bizler için, medeniyetin öznesi olmak veya medeniyet seviyesinin üstüne çıkmak gibi bir söylem tarzı yepyeni bir ruhun ve hedefin ifadesidir. Türklerin adeta tarihteki yerini ve rolünü değiştirecek bir tahayyül. Sadece bir tahayyül olarak bile kıymetli sayılır. Bununla beraber söz konusu gerçek bir tahayyül mü yoksa asabiye ruhunu okşamaya yönelik bir retorikten mi ibarettir, bunu izlediğimiz tavır ve politikalarla tecrübe edeceğiz. Başarıp başaramamak ise tamamen ayrı.

Medeniyetin öznesi olmak

Peki ama başarıdan neyi anlamalıyız? Medeniyetin öznesi haline gelmek, illa ki var olan medeniyetin dışına çıkmayı şart kılmıyor. Asabiye ruhu bizi özne olma konusunda kışkırtır lakin bu doğrudan değerlere ve ideallere dair bir teminatı içermez. Batı medeniyetiyle buluşarak da ayrışarak da özne olma iddiamızı gösterebiliriz. Her iki anlamda da burada asıl olan, belki özne olmaktan bile önce, dayandığımız değerlerdir. Dolayısıyla medeniyet tahayyülünden önce bize lazım olan değer üretmektir. Adına medeniyet diyelim, ahlak diyelim, dünya düzeni diyelim, temel ontolojik değerleri üretecek ve evrensel bir muhtevaya kavuşturacak kabiliyeti gösteremediğimiz takdirde, bunların hepsi kuru sıkı bir retoriğin ve asabiyenin tezahüründen ibaret kalacaktır. Asabiyeyi aşacak bir ontolojik tecessüsün ve iklimin oluşturulması medeniyetin öznesi olmak için asgari şartımızdır.

Türkler olarak bütün asabiyemize rağmen tarihimiz boyunca var olma kaygısıyla beraber değerleri öncelemiş bir milletiz. Başka medeniyetlerin üyesi olmaktan pek öyle rahatsız olmadık. Fakat yaşadığımız cari medeniyetin problemleri, bizi özne olma konusunda bir sorumluluğa bugün daha fazla itiyor. Böyle bir sorumluluğu yerine getirecek farkındalığı, şuuru, birikimi ve cehdi ortaya koyabilecek miyiz, şu an itibariyle bu oldukça meçhul, hatta biraz fantezi sayılabilir. Bununla beraber küreselleşme olgusu, bütün paradokslarına rağmen bir tarafıyla dünya toplumlarının medeniyetin özneleri olabilmesi için uygun şartları hazırlamıştır. Buradan gideceğimiz yer medeniyetler çatışması mı olur, yoksa daha yüksek bir medeniyetin inşası mı olur, bunu tabii ki zaman gösterecektir.

Ali K. Metin

Yayın Tarihi: 03 Nisan 2021 Cumartesi 13:00
banner25
YORUM EKLE

banner26