Mavera'nın Okuyucularla köşesi!

Unutulmaz güzel dergimiz Mavera'nın Okuyucularla köşesini Şehrengiz dergisinde Muhammed Çelik değerlendirmiş. Sizler için ç-alıntıladık.

Mavera'nın Okuyucularla köşesi!

MAVERA’DA BİR ZARİF HAMLE: OKUYUCULARLA

Bazı yazarlar vardır, bütün eserlerini okumak istersiniz, kıyıda köşede kalmış bir yazısı daha var mıydı diye ararsınız, bir mektup, bir karalama olsun ona dair, hayal eder ve hasretle anarsınız. İşte Cahit Zarifoğlu bende bu duyguları uyandırdı. Sözün gerçek anlamıyla “onu seviyoruz.”

Mavera dergileri arşivini iştahla karıştırırken, Zarifoğlu’nun “Okuyucularla” adlı bölümde okurlarıyla nasıl sohbet havasına girdiğini hayranlıkla gözledim. Ona olan sevgimiz bir kat daha artacaktı şimdi. Belki size tuhaf gelecek ama bu metinlerin kitaplaştırılarak edebiyat dünyasına kazandırılması gerekir diye düşündüm. Hem Zarifoğlu’nun bağlıları seve seve okur hem de okuryazar çevrelerine bir ibret olur.

Cahit Zarifoğlu

Hem dergiden hem de özel!

On yedinci sayıda köşenin açılma sebebi belirtilirken, okuyuculara tek tek özel cevap vermenin mümkün olmadığı, her sayıda birkaç mektuba bu sütunda cevap verileceği anlatılıyor. Ama bu sütunlarda geçen sohbetlerden de anlıyoruz ki, yine de Zarifoğlu, okuyucularının çoğuna özel mektuplarla cevap vermekten kendini alamıyor. Onlara “Yaşamak” adlı kitabını imzalayıp gönderiyor mesela.

MaveraYine bu sohbetlerde okuyucunun staj, doktora gibi çalışmalarının veya görevinin nasıl gittiğini soruyor. Dergi zor şartlarda çıksa da, sayfa sayısı az olsa da, bu önemseniyorsa, boşuna değil… Müslümanlar birbirlerinden haberdar olmalı çünkü.

Dergide “Okuyucularla” adlı sütundan başka, o sütuna gelen yazılardan beğenilenlerin yayınlandığı “Seçtiklerimiz”, Afganistan Amerika ve İngiltere’den mektupların yayınlandığı “Bizim Dünyamızdan” ve eleştiri yazılarını içeren “Tartışma Alanı” adlı köşeler de var.

Mavera dergisini en fazla sırtlanan, bir zarif insan ama bir o kadar da mücadeleci, bir o kadar da mücahit bir ağabey… Mesela Akabe Kitap Kulübü kurulmuş ve derginin arka sayfasında ilan verilmiştir. Amaç Türkiye’nin her tarafına kitap ulaştırmak, köy kitaplıkları için kampanya düzenlemek ve çocuklar da dâhil insanların yavaş yavaş bir kitaplık sahibi olmalarını kolaylaştırmak.

 

Kim yok ki!

“Okuyucularla” köşesine mektup ve yazı gönderenler gitgide artıyor. Bu okuyucuların arasında bizim bugün yakından tanıdığımız isimler de var. Nurettin Durman, Şeref Akbaba, Sadık Yalsızuçanlar, Nurullah Genç, M. Ruhi Şirin ve Mustafa İslamoğlu bunlardan sadece birkaçı. Dikkat çeken bir başka husus da, şimdi olsa mektup yazan okurlardan çoğu bayan olurdu ama o dönemlerde öyle çok değilmiş sayıları demek ki, bu yüzden adı geçen yüzlerce okuyucu arasında sadece birkaç bayan adı geçiyor.

Köşeye yazı gönderenlere, bir de mektup yazmaları, bu mektupta müstear isim değil gerçek isim kullanmaları, kendilerinden ve çevrelerinden uzunca bahsetmeleri rica ediliyor. Yine okurdan istenen bir şey de, birden fazla yazı göndermesidir; çünkü bir kişinin tek bir eserine bakılarak o kişinin yazarlık serüveni hakkında yorum yapılamaz. İletişim kopukluğu bu muhabbeti eksik kılabilir zira… “Adresinizi yazmayı unutmuşsunuz” Yani o kadar gerekli bir şey ki bu adres yazmak, “ancak unutmuş olabilirsiniz” der gibi… Ya da mektup yazmayıp sadece yazı gönderenlere denildiği gibi: “Bu arada yeni çalışmalarınızı ve uzun mektubunuzu beklerim.

Mektuplar bir kere okunup bırakılmıyor tabi.. Bir süre sonra tekrar okunan mektuplar, aynı kişiden gelen birkaç mektubun karşılaştırılıp yazılarındaki ilerlemenin gözlenmesi vesaire söz konusudur burada. Birkaç sayı sonra bir okuyucunun adı zikredilip şöyle deniliyor mesela: “Sizden başka çalışmalar da beklemişiz ama gelmemiş.”  

 Cahit Zarifoğlu

Dergiyi okumaya arkadan başlanırmış!

Cahit Zarifoğlu, okuyucuların yazdıklarına bakarak onların kişiliklerini de tahlil etmeye, iyi bir yazar olmaları için nelere ihtiyaç duyacaklarını kestirmeye çalışıyor. Bazen onlara sitem dolu cevaplar verirken bazen de öyle güzel cevaplar veriyor ki, insanın mutluluktan uçası gelir. Mesela şöyle: “Daha önceki mektubunuza cevap vermemiş olmama üzüldüm, umarım bağışlarsınız.” Bir başkası: “Övgü dolu mektubunuza teşekkür ederiz. Ama acaba hak ettik mi?” Ya da: “Umarım kırıcı olduğumu düşünmüyorsunuzdur.” İşte böyle… Muhabbet o kadar içten o kadar sıcak ki, Cahit Zarifoğlu bu süre zarfında Cahit Ağabey oluvermiştir ve artık okurların itiraflarından anlaşılıyor ki Mavera’nın en sevilen bölümü “Okuyucularla” köşesi oluyor. Abiliğe soyunmuş yazar, kardeşlerini hem üzmeyecek hem de onlarla gerçekleri yüzleştirecektir. Bu yüzden tahlilinin sonuna şu cümleyi eklemiş sanki: “Uzun süre yazmadan bekleyin ve okuyun desem üzülür müsünüz?” Ve zarifliğin samimiyetle birleştiği an cevabına şöyle yansır: “Bilin ki bir aile gibiyiz.” Bu tavır İslâmi kimliğimizin de bir parçası ve imanımızın da bir gereğidir, hiçbir muhabbetimiz de o çerçevenin haricinde değildir zaten. Şu muhabbete bakın mesela: “Bilmem zarif bağlılığınızı anlayabilmiş miyiz?” Bu cümle bir kişinin iltifatları için ona özel söyleniyor, bu açıdan bakarak okursak ayrıca anlam kazanıyor.

Cahit ZarifoğluBu hoş sohbetleri, Akif İnan, dönemin gazetelerinden ve aynı ekip tarafından çıkarılan Yeni Devir’de konu ediyor ve neredeyse takma bir adla kendisi de ona bir mektup yazabileceğini ifade ediyor. Bunu da bir okuyucunun mektubundaki satır aralarından öğrenmiş olduk.

 

Mavera’nın merkezdi!

Ağabey olmak dertleşmeleri ve yakınmaları da getiriyor beraberinde. Mavera ve Yeni Devir diye iki ayrı yayın vardır gündemde… Bazı medya organları gibi “para babaları” olmadığı için, okurlarından dergi için abone bulmaları rica ediliyor. Bu işler ancak böyle dönüyor. Bir taraftan da arkadaşlarıyla doğru dürüst bir araya gelemediklerinden ve bir aile gibi sofra etrafında toplanamadıklarından dem vuruyor. “Yoksa devlet memurluğunun olumsuzluklarından mı bahsetmeli?” cümlesi ve o arkadaşlarından bazılarının daha sonra memurluğu bırakması ne kadar manidar… Derginin bir sayısında, Mavera’nın mekânında yapılan değişikliklerden ve oraya gelip ziyaret edenlerle nasıl muhabbetler edildiğinden bahsediliyor. Zaten Ankara’da oturanlara cevap yazarken onların mutlaka uğramasını istiyor. Mekân demişken unutmadan ekleyelim, duvar dekoruna yeni eklenen bir tablo, gelen mektupların birinden çıkmış olan bir resim çalışmasıdır.

MaveraMuhabbet içinde eleştiri, tavsiye, sitem, memnuniyet, istek, sevgi ve daha birçok duygu yerini alır. Eleştirilere bakarsak, okuyucuya yapılan eleştiriler bazen tatlı bazen de acı birer şurup gibi… Her ne olursa olsun, okuyucu kendinin adam yerine konulduğunun, ona bir değer verildiğinin farkına varacaktır. Örneğin şu cümle Zarifoğlu’nun bu işteki hassasiyetini açığa vuruyor: “Sizi iyi anlamak için mektubunuzu on kere okumak zorunda kaldım.” Hatta bazen hiçbir edebi yönü oluşmamış bir yazı için iki sayfa tutacak yorumlar bile yapmıştır. Yorumu yapılan yazılar ve bu yazılardan yola çıkarak tavsiye edilen yazarlık teknikleri genel olarak şiir, deneme ve hikâye diye üç alanda sayılabilir.

Şiir alanında gelen metinler çok hassas eleştirilerle karşı karşıyadır. Çoğunluğu acemice yazılmış hatta şiir bile olamamış denemelerden ibarettir. Cahit Ağabey bazen bu şiirlerden seçtiği bir iki dizeyi ele alıp onun üzerinden uzun uzun konuşarak bir şiirin nasıl olması gerektiğinden bahseder, okuyucunun eserini kelime kelime veya mısra mısra didikler. Şair şiirini yazdıktan sonra onu bir kez de daktiloyla yazmalı ve kendinden uzaklaştırmalıdır. Şiirin sıcaklığının üzerinden bir süre geçer ve şair ona böyle uzaktan bir daha bakarsa hataları daha bariz bir şekilde görebilir. Düşünce dünyamızdaki politik kaygıları ve öfkeleri şiire konu etmek sanatsallığı yok ediyor ve ortaya şiirden farklı bir metin çıkıyor genellikle. “Düşüncelerinizi öfkeyle söylüyorsunuz, aynı şiirleri bir kere de şiirin ılıman iklimine çekerek yazmayı deneseniz…” demiş bir okuruna. İdeolojik acele diyor buna Zarifoğlu… “İnandıklarınızın aksini yazacak değilsiniz. İnandıklarınızı sanat eserinde doğrudan doğruya kullanacağınıza, bırakın o, hâl-i tabiisiyle eserde kendi yerini alsın.” İşte bu kadar basit bir cümleyle her şeyi özetliyor bazen.

Şiirin ne olmadığı sık sık vurgulanırken şiir hakkında bir yerde şu tanım yapılmış: “Şiir faildir. Enerji yüklüdür, etkendir.” Bütün okuyuculardan şiirlerini durmadan işlemeleri ve ancak emin oldukları son şekli dergiye göndermeleri istenmektedir.

 

ŞehrengizYazdığın şiir değil, anla!

Şair şiir yazarken büyük ölçüde kendini şiire terk etmelidir” diyerek şairliğin doğuştan farklılığını dile getirmiş sanırım “Şiirin evi kalptir, kalple yazılmalıdır” derken de aynı şeyi vurgulamış. Bu durumda ben şair olacağım diye hevese kapılan herkesin bu işi yapması doğru gözükmüyor. Bazı okuyucuların mektuplarına cevap verirken “Bu yazdığınız şiir değil anlayın” denmesi veya “siz başka alanlarda kabiliyetinizi keşfedip geliştirin” diye bir ifade kullanılması hiç de yanlış değil. Bazen daha yumuşak olmasını isteyenler oluyor, bir cevabında “sanat eleştirisinde merhametin işe yarayacağını sanmıyorum” diyor. Bu sayede en azından yüzlerce kişi kendilerini kandırarak vakit öldürmüş olmuyor ve en başta yolunu çizme gayreti içine giriyor. Ama gelen çalışmadan kişinin şairliği tütüyorsa ve bu çalışmalar onun yeterli bir düzeye gelmediğini de ele veriyorsa ne olacak? Onlardan birine de uzun çok uzun bir değiniden sonra şöyle demiş Zarifoğlu: “Bu şiirlerinizin hepsini yırtabilirsiniz, hiç kaybınız olmayacak. Fakat size şiiri bırakın demiyorum. Yeteneğiniz var…….” Şairliği varsa da bir kişinin, yine de “hadi bir şeyler daha yazayım” diye kaleme sarılmamalı. “Susayınca, acıkınca nasıl anlıyorsak, yazmak anını da anlarız.” O an geldiğinde de şiiri kaçırmamalı…

Şiir gönderenlerden şiirleri biraz daha geliştirip tekrar göndermelerini ister. Daha sonra bazılarında ilerlemeler gözükür bazıları ise yerinde saymaktadır. Tedavisi de yapılıyor: “Önceki şiirlerinizle tartarsak bir arpa boyu ilerleme görülmüyor. Okumuyorsunuz. O halde okuyun.” Olumlu yönlendirmeler, umut vermeler de çokça tabi. Örnek: “Siz şiir yazmayı mutlaka sürdürmelisiniz.

 

Rasim Özdenören’e de okutuyor

Gelelim hikâyeye… Bu alanda yazı gönderenler de hem olumlu hem olumsuz eleştirilerle karşılaşıyor tabi… Şiir nasıl ne değilliği üzerinden anlatılmaya çalışılıyorsa hikâye de ne olmadığı üzerinden vurgulanıyor sık sık… Hikâyesinde Anadolu insanını anlatan birinin eseri incelenirken söz sözü açar ve kelamın vardığı noktada, toplumcu gerçekçi edebiyatın aslında bir tür “edebiyat yalancılığı” olduğu iddia edilir. Bu yüzden bizim anlattığımız Anadolu insanının ayakları yere basmalıdır.

Bir okuyucunun hikâyesi değerlendirilmiştir ve ardından “hikâye ile hikâye etmek farklı şeyler” denilmiştir kendisine. Başka bir okuyucuya bir teknik öğretiliyordur: “Bir süre yazmaya ara ver. Bu arada beş on kısa hikâye kitabı oku. Ve sonra kısa hikâye yazmaya çalış.” Gördüğünüz gibi bir yazarlık kursu gibidir Mavera… Geçelim başka bir hikâyeciye yapılmış tavsiyeye: “Faulkner’in hikâyelerini ve romanlarını okuyun.

Mektupları ve yazıları okuyup inceleme işi Cahit Zarifoğlu’na aittir elbette ama sayılardan birinde onun, gelen hikâyeleri Rasim Özdenören’e okutturduğunu ve bu hikâyeler hakkında yazardan yorumlar aldığını görüyoruz. Bu durum her şeyden önce bana, Zarifoğlu’nun işi ne kadar ciddiyetle ele aldığını göstermiş oldu.

Gelen mektuplarda bazen deneme türü de vardır. Bu alanda yazı gönderenlere ne tavsiye edilmiş bakalım: “Denemelerinizi ilkin bir plan yaparak yazın.” Evet,, böyle tavsiye etmiş. Şunu da unutmayalım ki, mektup gönderenlerden bir kısmı belki de çoğunluğu lise öğrencisi veya liseden yeni mezun olanlardır. Dolayısıyla deneme olsun diğer türler olsun, yazdıklarında daha başlardalar ve bu tür tavsiyelere şiddetle ihtiyaçları var.

 

Cahit ZarifoğluDil baş mesele değil, cüzdür!

Eleştiri diye bir bölümden bahsetmiştim size. O bölümde yayınlanan mektuplar genellikle Zarifoğlu’nun şiirlerini eleştiren okuyuculara ait. Bu eleştiriler onun şiirlerinin anlaşılamadığı üzerinde yoğunlaşıyor. Kapalı olması yeriliyor şiirlerinin. Başka bir eleştiri de Mavera’nın dili üzerine… O dönemin gidişatına uygun olarak yeni Türkçeyle yazan Mavera yazarları,  okuyucuların bir kısmından ağır eleştiriler almış, gelen mektuplardan da anlaşıldığına göre. Bunlara Zarifoğlu’nun verdiği cevaplarda özetle dilin putlaştırılmaması gerektiği vurgulanıyor. “Dil baş mesele değil sadece bir cüz’dür. Onu bütünle birlikte kavramaya gayret edin ve bir araç olduğunu unutmayın.

 

Öfkeli okura Mecmuau’l- Âdab tavsiyesi

Tavsiye olarak, okuyucuların, bazen hayata dair, bazen şiire dair, hikâyeye dair, bazen de okumaları gereken kitaplara yönelik ipuçları aldıklarını gördüm. Kitap tavsiyeleri de diğer tavsiyelerde olduğu gibi nabza göre şerbet kabilinden… Hemen örnek vermek istiyorum: Öfkeli yazılar gönderen birine tavsiyesi Sofuzâde Seyyid Hasan Hulusi Efendi’nin Mecmuau’l-Âdab adlı eseri olmuş. Bazı okurlarına “Sezai Karakoç’u dikkatle, iyi anlayarak okuyun” diyor. Rasim Özdenören’in İki Dünya’sını ve Atasoy Müftüoğlu’nun Firak’ını bir kişiye tavsiye ediyor. Gariplerin Kitabı veya Eşrefoğlu Rumi’nin Müzekki’n-Nüfus adlı kitabı da bir özel tavsiyeydi. Kelime dağarcığı yetersiz olan bir iki kişiye sözlük ve ansiklopedi okumalarını tavsiye etmiş, bunun yanında okurların birçoğuna İslâm İlmihali okumalarını salık vermiştir. Dikkat çeken bir tavsiye daha: “Arapça öğrenin! Nerden çıktı bu diyeceksiniz. Doğrusu bilmiyorum. İçime öyle doğdu.” Daha sonra Arapça öğrenmemiz gerektiğini başka okurlara da tavsiye etmiştir.

Sonuçta Cahit Zarifoğlu ağabeyimiz sevdiğimiz candan biri. Bizden biri. Bir okuyucusuna diyor ki “Maveracı olmayın, İslâmi gayret içerisinde bulunan bütün hareketleri izleyin.” Evet, öyle olalım abi… “Son devir tarihimizi iyi bilin” diyor, elbette abi elbette… “Ama” diyor “okullarda okutulan İnkılâp Tarihi kitaplarından değil…” Gülümsüyoruz… “İlmihal kitapları, dua kitapları okuyun” diyor, inşallah okuyalım… Sevgili abimiz, bir nesil yetişsin istiyorsun besbelli, “sadece sanat kaygısını yeterli bulmayan, mesleğinde ilerlemiş, bilgili, kültürlü ve mücadelenin içerisinde ilerleme azmini besleyen” kişiler olalım istiyorsun, bize bu ağır yükü yüklüyorsun, eyvallah diyoruz, layık olmaya çabalıyoruz. “Bizim ihtiyaç hissettiğimiz olgu entelektüellik değil basirettir” derken bizim yeniden silkinmemize sebep oldun, bizi İslâmi duyarlılığa çağırdın, ne güzelsin… Yine her şeye dört elle sarılacağımızı ve birçok şeyi yarım bırakacağımızı mı hissettin ki şunu söyledin: “Birçok yerde birden görünmeye gayret etmeyin. Bu, orta malı olmak, orta yerde kalmak demektir. Gelişmeniz yarım kalır.” Bizlere tasavvuf zevkini öğütledin, zarif dervişim.. Ve son sözü yine senin mektubundan alalım, yüreklerimize imzalayıp gönderdiğin… “Ehli takva olun. Ehli secde olun. Farzları alenen yerine getirin. Nafileleri kendi nefsinizden bile gizleyin.

 

Muhammed Çelik

Şehrengiz dergisi’nden ç-alıntılandı

 

Mustafa Celep ç-alıntıladı

Yayın Tarihi: 17 Ağustos 2009 Pazartesi 16:51 Güncelleme Tarihi: 24 Ağustos 2009, 09:12
banner25
YORUM EKLE

banner26