banner17

Malkoçoğlu'nun kabri nerde?

Derviş Gülen, hezarfen tabiatlı bir güzel amcamız… Hattat, şair, minare ustası… Kuyu dergisinde kendisiyle yapılan röportajı ç-alıntıladık.

Malkoçoğlu'nun kabri nerde?

 

Kuyu dergisinin Mayıs-Haziran sayısında son iki sayıda olduğu gibi bir röportaj yayınlanmış. Gebze’de yaşayan hattat, şair ve minare ustası Derviş Gülen ile röportaj yapılmış bu sayıda. 1945 doğumlu Derviş Gülen ile hattatlığa olan merakı, şiirle ilgisi, minare ve minarenin bir şehadet parmağı gibi yükselişi ve kentleşme üzerine sohbet edilmiş. Biz de bu röportajı birkaç resimle yayınlıyoruz. Bu resimlerde dahi nasıl bir “usta” ile karşılaştığımızın farkına varıyoruz.

Derviş Amca hayatınızdan kısaca bahsedebilir misiniz?

15289
15290
15291
15292
15293
15294
15295
15296

Yazsam koca bir kitap olur da kısadan gitmek lazım. Görüyorsun işte, şimdiye kadar inşaat, minare, cami boyama, bezek işleri… Uğraştık, bugüne kadar geldik.

Doğum tarihiniz, doğum yeriniz?

1945’te Erzurum’un İspir ilçesinde doğdum. 25 yaşına kadar orada ikamet ettik. Sonra geldik buraya, Kocaeli-Gebze’ye; Çayırova’ya. 1977’de geldik.

Minareciliği nereden öğrendiniz?

Minareciliği kendiliğimden öğrendim.

Ustalık yapan biri olmadı mı size?

Hiç ustanın yanında çalışmadım, yalnız iyice gözlemledim. Yapılan minare şirket tarafından yapılmış minareydi, hesabı kitabı düzgün bir minareydi.

Ondan mı örnek aldınız?

Tabii. Şimdikiler minare yapıyor, kestirmeden. Havada dursun da nasıl durursa dursun. Bizde öyle yok. Eskiden Selçuklular, Osmanlılar eski eserlerde hep lav taşı kullanmışlar. Bunlar milyonlarca sene kalsa da güneşten, kar suyundan, ayazdan etkilenmiyor. Şimdilerde genelde yeni teknik taş işçiliği kullanıyorlar. Kar suyu değince iki-üç senede kendiliğinden dökülmeye başlıyor; çünkü dayanıksız. Sonra horasan kullanmıyorlar. Horasan; birkaç inşaat malzemesinin birikmesinden meydana geliyor.

Şimdi minare yapması camisine, arazisine göre. Birçok yerde temel kazılıyor, temelden biraz kis çıkınca diyor ki sağlam. Bilmiyor ki sağlam ne. Taşların altı kazılınca toprak o kadar gevşek ki. Taşlık yerler genelde öyledir. Deprem bölgelerinde taşlar zarar verir binalara. Minarecilik ince iş. Hesabını, kitabını iyi yapacaksın ki ayakta dursun. Mesela Medine Havaalanı’ndaki caminin minaresini yaptık. On iki tane mühendis olduğu halde temeli eştirdikten sonra bir metre yirmi santim kütük attık. Toprak seviyesine ulaşınca buraya toprak doldurdular. Oradaki mühendislere sordum, Mısırlı var, Pakistanlı var, büyük şirket… “Neden”, dedim “burası ağzına kadar beton dolsa daha iyi değil mi?” “Hayır” dediler. “Toprak bunun üzerinde olacak ki sallantı olduğunda esneme payı olsun. Alttaki taban minarenin ağırlığını, toprak ise dengesini tutar.” Bizim burada öyle değil. Burada bazen aşırı beton dolduruyorlar. Zannediyorlar beton sağlamlık veriyor. Sallanınca kökünden koparıyor onu, sallama payı yok. Esneme payı yok. En hassas yeri kütükle birleştiği yer.

Çalışmalarınızla, gözlemlerinizle öğrendiniz değil mi Derviş Amca?

Evet, Allah rahmet etsin Mimar Sinan bu devirde olmuş olsa kimse ona iş vermez. Okuma yazması yok. Sonradan öğrendi. Yavuz Sultan Selim’in ordularıyla Bağdat seferine giderken Fırat’ın üzerine kaç tane köprü yaptı. Acemi oğlanlar sınıfındandı. İstihkâma geçti, köprücülük yaptı. Bugün onu hâlâ çözemiyoruz. O yüzden minare ustaları hesap kitabını kendi bilir derler.

Şimdi bazen görüyorum aynı inşaat temeli gibi bağlıyorlar kolonun dibini. Bizim öyle değil. Porsömen diye bir şey var radyonlu, hem ağırlık çeker hem de dengeyi sağlamak için. Şebinkarahisar’da Kütük diye bir yerde minare yaptık. Belediye başkanı oraya gelmiş, minarenin temeline bakmış. “Olmamış” demiş. Sinek murdar değil, mide bulandırır meselesine getirdi. Kaç yıllık şeyi karalamak istiyor. “Ben izin vermem” demiş hocaya. Gittim, müftüye söyledim. Oranın belediye başkanına bağlı mimarlar odasından mühendis gönderdi. Adam dedi, “bunu beğenmeyen ya cahildir ya da gıcığına yapıyor. Siz betonu dökün sorumluluk benim olsun.” Öyle döktük.

Kaç tane minare yaptın Derviş Amca?

Otuz yedi tane.

İlk minareyi ne zaman yaptın?

İlk burada Akseköy’de, bir fabrika camisinin minaresini yaptım. Sonra Medine’de havaalanının camisini. Sadece minaresi değil. Oranın su basman duvarları vardır. Bir buçuk metre yüksekliğinde, aynı Haydarpaşa’nın duvarları gibi. Taşı işledim öyle. Yedi tane minare Suudi Arabistan’da yaptım. Türkiye’nin çeşitli yerlerinde yaptım.

İlk olarak kaç senesinde yaptınız?

Seksen beşte yaptım, sonra Medine’de...

Oraya çalışmaya mı gittiniz?

Çalışmaya gittik. Vakıflar gönderdi, kaydımız vardı. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde inşaat, tamir işleri için. Beypazarı’na gittim, rahmetli bir Selçuklu paşasının türbesini tamir ettim. Kubbesi yıkılmıştı, Beypazarı kaymakamı yaptırdı. Orada gördüm ki ta bin sene geçmiş. Taşı taştan ayırmak için, iki saçak taşını ayırmak için, iki tane keskiyi kırdım da çekiçle vura vura ancak... Yine de alttaki taş üstteki taştan kopuyor da harç yerinden çıkmıyor. Öyle sağlam işte. Şimdi işçilik de göz boyama.

Eski minarelerle şimdiki minarelerin görünümü de farklı değil mi?

Şimdi vatandaş minare yapıyor. Tek bir kalıbı var, o kalıpla başlıyor, birleşme yerinden sekizgen veya on iki veya on sekiz parça halinde ya da yuvarlak. Minare o sivri yerine kadar aynı çıkıyor. Ama bakın eski eserlere her minarenin şerefeye kadar kalınlığı var. Şerefeden yukarı bir incelme var. Eğer çift şerefeyse ikinci şerefeden sonra da incelme var. Bakın şimdi aşağıdan yukarıya hep aynı. Ben birçok minareye kalıp yaptırmadım, demir-çelik kalıp yaptırmadım. Mdf var ya sunta… Onlardan kullanıyorum. Her şeyde onlardan beşer santim kesiyorum. Her şerefede kırk santim çapında incelme var. Hem sağlam olması hem estetik gözükmesi için. Ben onu tercih ettim. Sonra çok taş işi kullandım. Suudi Arabistan’da çok kullandım taş işi. Araplar çok beğenirdi.

Şimdi her boş bulunan yere inşaat yapılmasıyla, çarpık kentleşme arasında bağ kurabilir misin?

Ona torpil kondu derler. Bina ile binanın arası en az altı metre olacak. En az altı yedi metre sokak yolu olur. Anayollar olur. Bunlar -bırakın anayolu- dere yolunu bile kapatıyorlar. Allah, yarattığı kainatta dünyaya plan çizmiş, dere koymuş suların toplanıp gitmesi için. Gidecek nehirleri yerini bulacak. Bizimki onun yolunu kapatıyor, sel geliyor sonra taştı öldü... Sen verdin bu ruhsatı. Allah korusun bugün bir metre kareye on kilo su yağsa bizi götürür. Belediyenin umurunda değil. “Ferman bizim” derler.

Seksen beşe kadar inşaatlarda mı çalıştınız?

Evet inşaatlarda.

İlkokul okudunuz mu?

Okudum üç sene. Sonra inşaatla uğraştım.

Yaptığın en meşhur cami hangisi Derviş Amca?

En yüksek minareyi Çamlıca’da yaptım. 72 metre , Fatih Camisi. Zaten bana hep Fatih Camisi çıkar. Şifa mahallesinde, İstasyon’da, Arapçeşme’de Fatih Camii…  Tokat’ta, Şebinkarahisar’da Fatih Camii…

Fatih’le kaderiniz aynı.

Evet, Fatih’i de burada yediler ya. Bir şey diyeyim de yazın. Rahmetli Malkoçoğlu, Fatih’in fedaisi, O’nun mezarı da burada. Eski belediyenin arkasında. Şimdi sarhoşlar içki içip şişeler atmış, balicilerin poşetleri, orası öyle olmuş ki mezardan çıkmış. Türbesi zaten dökülüyor. Koca bir belediye… Her şeye para bulunuyor, konser yapmaya, havaya fişek atmaya da koca bir Malkoçoğlu’na bulamıyor mu? Kaymakama söyledim ben tamir ederim diye. “Anibal’ın mezarına gider” diye tabela var, “Malkoçoğlu’na gider” diye yok. Hâlâ daha haber verecekler. Perişanlık içinde. Orası aslında daha aşağıdaymış, sonradan toprak doldurmuşlar. Orası eskiden şehitlikmiş, başka yere taşımışlar. Gebze gazetesine gittim dedim ki “dere içine bina yapma konusunu gelsin neşriyat yapsınlar.” Ben yoktum gelmişler, inşaatı yapan adamı tanımış gazeteci, konuşmuşlar. Sonra benim adıma yazı yazmış, “adamın tapulu yeri yapar” diye. Gazeteci hani tarafsızdı.

Şimdi her yere mescit yapılıyor, eskiden kentin belli yerlerine yapılırdı camiler. Bu kadar çok minare yapılması iyi bir şey mi? Hatta bazı yerlerde minare var cami yok.

Bir gün olacak, minare var cami var ama gözükmeyecek. Mecidiyeköy’de Maya İşhanı var. Arka tarafında Cumhuriyet devrinden cami var, gökdeleninin yarısının yarısı kadar bile yok. Bu minarenin ne farkı olur.

Eskiden Osmanlı’da evleri minareden yüksek yapmazlarmış.

Medine’de Hz. Peygamber hadis buyurmuş; “türbeme nereden bakılırsa bakılsın gözüksün” diye. Ravza-i Mutahhara’nın yanına öyle binalar yapmaya başladılar ki hep gökdelen. Hep yüksek katlı binalar. Allah rahmet etsin Ziya-ül Hak vardı, Pakistan idarecisi, o hadise dayanarak mahkeme açtı; o binalardan yıktırdı. Kâbe'nin olduğu yerden yüksek ev yapılmazmış.

Gittiğin yerlerdeki eski eserlere bakarak mı ustalığın gelişti Derviş Amca?

Eskilere çok dikkat ederim, yapılış şekline, illa kullandığı malzemeye çok dikkat ederim. Nasıl yapmış ne olmuş. Kanuni Sultan Süleyman devrinde geçen bir olay anlatayım. Selimiye yapılmış, inşaatı bitmiş, o zaman elektrik falan yok, bu ses yankısını ayarlamak için Mimar Sinan caminin içinde nargile içiyor. Nargileyi çektiği zaman o suyun fokurtusundan ses yansıyor camiinin kubbesine ve tekrar geri geliyor. Bunu, sesi ayarlamak için yapıyor. Tam o esnada Kanuni Süleyman oraya gidiyor. Mimar Sinan istifini bozmuyor, Kanuni’ye de bakmıyor. Vezirler kalbinden geçiriyor ki “camide nargile içiyor, bu mimarın boynu gider. Hem nargile içiyor hem padişaha saygı göstermiyor. Ayağını ayağının üzerinden bile indirmiyor, gözleri kubbede.” Nargile bitiyor, yere koyuyor. Ayağa kalkıyor tazim gösteriyor, “buyurun sultanım” diyor. Yer gösteriyor padişaha. Padişah “hey” diyor “Koca Sinan ne bu halin?” “Sultanım af buyurun ara vermedim” diyor, “caminin ses dengesini ayarlıyordum. Dağıttım mı ayarlayamazdım” diyor. Kanuni gülüp vezirlere dönüyor, “sizin aklınızdan geçti ki padişah bunun boynunu vurur ama ben sizin gibi düşünmedim. Bildiği vardır dedim”

Eski eserlere bakıp onları taklit etmeye çalıştın değil mi?

Evet. Taş ise yontacak yerine koyacaksın, beton ise hakkını vereceksin, malzemeyi çalmayacaksın.

Osmanlı’da ahşap evler yaygın. Şimdi yanıyor ara ara. Buna karşı da bir şey düşünmemişler taştan yapalım diye. Neden acaba, bir fikrin var mı?

Ahşap yapmak çok eski zamanlara dayanıyor. Ağaç olan bir evdeki sıhhat ile beton olan evdeki aynı mı? Onu ne kadar süslersen süsle, halı serersen ser çok farkı oluyor. Temiz kokuyor ağaç, deprem için de önemli. Burada 4. Murat’ın devrinde galiba şiddetli bir deprem olmuş, İstanbul’un yarısı yıkılmış ve ondan sonra birçok Safranbolu evleri yapılmış burada. Aynı tip evler. Balat’ta, Üsküdar’da hâlâ var. Kasımpaşa’da. Dağ evlerinin mesela çoğu ağaçtır. Daha iyi, güzel, ateş verdikten sonra betonu da yakarsın.

Derviş Amca biraz da hattan bahsetseniz, onu da mı eski ustaların hatlarını taklit ederek yaptınız?

Eskiden ustalar çoktu. Mesela üniversitede talebelerin kendi yazıları vardır desenli. Eskiden harfler Arapça’ydı, onu güzel yazdığın zaman kendiliğinden bir şey meydana çıkardı, hat işte. Bizim yazıyı da güzel yazınca o da hattır. Hadis, ayet yazarsın hat üzerine. O bir hevestir.

Kaç tane Mushaf hazırladınız?

Dört tane oldu da ikisi bende, diğerleri kızlarımda.

Ne kadar zamanınızı alıyor?

On altı cüzden ibaret bir Kuran-ı Kerim Belediye Başkanı Adnan Köşker’e verdim. Camiye gelmişti, hediyemiz olsun dedim. İki üç aya yazılıyor. Devamlı yazsan iki ay alır. Ama o kadara da göz dayanmıyor.

Mushafları hazırlarken evden uzaklaşıyor musunuz?

Sessiz olacak, kimse olmayacak. Sabah ya da akşam yazarsın. Saat on bir–iki arası, sabah da namazdan sonra kalkarsın, yazarsın. En iyi zamanlar o zamanlar. Erzurum’da da yazdım. Bu hat işi için gayet sabırlı bir adam olacaksın. Başlayınca hemen bitsin istiyorum. Halbuki adam bir harfi bir saate yazıyor.

Hat için bir ustayla çalıştın mı?

Hat dersini kimseden almadım ama Allah rahmet etsin bizim bir hattat Mustafa Efendi vardı Medine’de, “zamanın hattatı” derlerdi ona. Her çeşit ilim vardı onda. Fıkıh, feraiz, çok bilgindi. Medine’de üniversitede fıkıh dersi verirdi. Caminin kitabelerini o işledi, havaalanındaki caminin. Mescid-ül Matar. Havaalanı camisi demek.

Hattat Mustafa Efendi ile ilişkiniz ne idi?

Erzurumlu idi. O nedenle tanıştık. Bazen yazardım, onun kamışları vardı. “Hocam bir kağıt karalayayım” derdim; “karala” derdi. “Yazarken fazla gitme, ölçülü yap” derdi. Çok ölçülü bir hattattı.

Düzenli ders almadınız değil mi?

Sertifika verirler diye gittim, ders alayım diye. Çocuklar gelmişler, yaşlı adam yaşlı kadınlar. Bir insan Elif’i, Be’yi yaza yaza öğrenir. “Rabbi yessir vela tuassir, Rabbi temmim bil hayr.” Onu yazacağız. Bu adam nasıl yazsın! Ben yazdım verdim. O halde bana başka bir şey ver. “Teyze var” dedim “bu onu on seneye yazamaz. Sen Elif’i bir tanıt” dedim, cezimi nerde karışır, hepsinin bir şeyi vardır bunları bilsin ki öğrensin. “Seninle anlaşamayız” dedi. Benimle anlaşamazsan o halde “eyvallah” dedim çıktım.

Onlar genele hizmet. Orada üstad yok.

Hattat Mustafa kim bu hocalar kim.

Ondan düzenli ders almadınız değil mi?

Yok almadım. Yazıhanesi vardı, giderdim sene 1985.

Mezar taşı da yazıyormuşsunuz, ondan da bahseder misiniz?

Evet yazıyorum. Onu da çocukluğumda Bayburt taşı getirmişler, suyolu yapıyorlar. Baktım taşa, öyle yumuşak ki. Elmasa benzeyen şeyler vardı, onunla yazdım. Şimdi de kabartma yazarım. Mermere Ayet-ül Kürsi yazdım; mihraba. Bunların hepsi hevese, yeteneğe dayanır. Bak Atatürk’ün imzasını atmışım, bunu da bilin. Büstün altına yazı yazdım, imzayı öyle attım. Balıkesir’e bir yere götürdüler. Kuran-ı Kerimi ilk yazdığımda STV’den gelip güzel bir program yapmışlardı.

Şiir de yazıyormuşsun Derviş Amca?

Bazen yazıyorum.

Gençlere ne tavsiye ediyorsun Derviş Amca?

Doğruluğu, çalışmayı. Boşa çalışmayı da değil. Bazı çalışmalar boşadır. Alırsın karşılığında üç kuruş zayi olur gider, hiçbir eserin olmaz.

Derviş Amca Allah razı olsun.

Sizden de Allah razı olsun çocuklar.

15298Kuyu Dergisi’nin sonsözü: “Bu röportajla Derviş Amcayı tanıyamadık” diyenler için iki buluşmamızın birisinde yaşadığımız olayı aktaralım. Derviş Amca’nın şiirlerini ve uzun süre uğraş vererek yazdığı el yazması Kur’an-ı Kerim’in resimlerini çekerken sehpanın üzerindeki çayı Kur’an-ı Kerim’in üzerine döktük. Henüz sıcaklar gelmeden bütün yüzümüzü kaplayan ter ve mahcubiyet karşısında Derviş Amca’nın tavrı bir “derviş” tavrıydı. İçimizden “ya kızacak ya da sağlam bir sitem edecek herhalde” cümlelerini geçirirken bizim çayı dökmemizden değil mürekkebin kötülüğünden şikâyet etti. “Bu mürekkep matbaa mürekkebinin yerini tutmuyor” diyerek suçun bizde değil mürekkepte olduğunu ima ederek bizi teselli etmeye çalıştı.

Derviş Amca, Allah sana hep muhabbetiyle karşılık versin! Âmin.

 

Kenan Tuzcu konuştu ve ç-alıntıladı

 

Güncelleme Tarihi: 27 Mayıs 2010, 08:37
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner20