banner17

M. Bedrettin Yazır Anlatıyor; Vaaz Nedir? Vaaz Dinlemek Ne Demektir?

Mahmud Bedrettin Yazır'ın iki adet daktilo edilmiş vaazına ulaştık. Bunlara üst başlık olarak "Mev'izalarım" başlığı seçilmiş. Mahmut Bedrettin'e ait bu iki yazıyı Dünya Bizim olarak yayınlayalım istedik. Vefatından kısa bu süre önce 1952'nin Ramazan ayında (Mayıs-Haziran) verdiği bu vaazlardan ilkini istifadenize sunuyoruz.

M. Bedrettin Yazır Anlatıyor; Vaaz Nedir? Vaaz Dinlemek Ne Demektir?

Mahmud Bedrettin Yazır hakkında İSAM Kütüphanesi’nde araştırma yaparken, kendisinin iki adet daktilo edilmiş vaazına ulaştık. Bunlara üst başlık olarak "Mev'izalarım" başlığı seçilmiş. Yazır'ın eserleri arasında bu isimde bir eser geçmemekle beraber bu vaazların devamı var mı, onu da bilmiyoruz. Ancak Mahmut Bedrettin'e ait bu iki yazıyı Dünya Bizim olarak yayınlayalım istedik. Vefatından kısa bu süre önce 1952'nin Ramazan ayında (Mayıs-Haziran) verdiği bu iki Ramazan vaazdan ilkini istifadenize sunuyoruz. Muazzam bir dile sahip bu vaazlardan diğer için önümüzdeki Cumayı beklemeniz gerekecek... 

I- RAMAZAN ve VAAZ

Euzi billahi mineşşeytanirracim Bismillâhirrahmanirrahim

Elhamdülillahi rabbil âlemin vesselatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin ve âlihi ve  sahbihi ecmain.

Emma bad:

Hak subhanebu ve taalâ hazretleri, Kur’an-ı Kerim’in on dokuzuncu cüzünde, Hucurat suresinin sonundan altıncı âyette [13. Ayet] şöyle buyurmuştur:

"Ya eyyiihennasü inna halâknaküm min zekerin ve ünsa ve cealnaküm şuuben ve kabaile litearefu inne ekremeküm indallahi etkaküm innallahe alimün habir" sadakallahül azim.

Meali şerifi: "Ey bütün insanlar! Sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık, ve şubelere, kabilelere ayırdık ki tanışasınız, haberiniz olsun ki Allah yanında en keremliniz; en çok korunanınızdır. Her halde Allah âlimdir, habirdir."

Ey aziz cemaat!

Bu ayeti kerimenin sıklet merkezini ve gayesini teşkil eden kerem ve takva kısmı ramazanla alâkalı olup orucun dini ve diyanı hüviyetini pek veciz bir nazm içinde. ifadelendirmiş bulunduğu için vaazımızda bilhassa bu kısmı mevzu olarak alıyoruz.

Yalnız şu var ki, bahse girişmeden önce, hepimizi ilgilendiren üç mühim nokta üzerine nazarları çekmek istiyoruz. O noktalar şunlardır:

1-Vaaz nedir?

2-Vaiz ne yapar veya neler yapmaz?

3-Vaaz dinlemek ne demektir?

Eskiden bunlar ümmet arasında bilinen ve bellenen ve gereği gibi tatbikine çalışılan meselelerdi. Zamanlar geçtikçe, cehl ve gaflet arttıkça bu kelimeler de çeşitli telâkkilere uğramış ve bu yüzden cemaat ve cemiyette bir çok anlaşmazlıklar baş göstermiş olduğundan evvela, bunlar üzerinde fikir birliği yapmadan mevzua geçmekte ciddi bir fayda görmüyoruz. Onun için, bu sualleri cevaplandırmayı düşünürken vaktile dinlediğim bir hikayenin çok mühim gördüğüm bazı noktaları zihnimde canlanıverdiğinden bunları şöylece dinleyiverelim.

“Çünkü size söyleyeceklerimle şimdiye kadar âmil olmadığımı gördüm...”

Bir kasabada, halkın hüsni-zan ettiği, hürmet ve muhabbet beslediği olgun bir zat varmış, memleketin ileri gelenlerinden bazı kimseler, ziyaretine gitmişler. O senenin ramazanında büyük camide vaaz edivermesini kendisinden rica etmişler. O da, pekiyi, diyerek söz vermiş.  Ziyaretçiler gittikten sonra derin derin düşünceye başlamış, derken ramazan da gelip çatmış, ister istemez, rengi uçuk, gönlü üzüntülü bir halde kürsünün önüne gelmiş:

Ey Ümmeti Muhammed! İçinizden birkaç zat geldiler, ramazanda bu camide vaaz etmemi istediler. Ben de söz verdim, fakat, sonradan kendimi yokladım, hazırlıklı olmadığımı anladım. Bu kısa zamanda nasıl hazırlanabileceğimi düşünmekten hazırlanmaya vakit bulamadım. Hak ile halk arasında maruz kaldığım bu büyük imtihanın gönlümde uyandırdığı acıdan dilim dönmüyor. Müsaade ediniz de gelecek-seneye bırakalım, o vakte kadar hazırlanmaya çalışayım diyerek ayrılmış.

Cemaat, hayret ve teessürler içinde, öyle bir zatın şu şekilde acz izhar edişinin manasını anlayamamışlar, lehinde, aleyhinde söylenmişler, kimi hatalı görmüş, kimi mazur, kimi de bunda anlayamadığımız bir hikmet olsa gerek, demiş.

Nihayet, bir sene geçmiş, ramazan gelmiş, cemaatten bazıları, vaadini hatırlatmışlar, o, yine itizar etmiş, bir sene daha mühlet istemiş, uzatmayalım, üçüncü ramazan gelmiş, yine müsaade istemiş. Dördüncü ramazanda, solgun bir beniz, üzüntülü bir hâl içinde kürsüye çıkarak şöyle söze başlamış:

Vaaz; vaaz eden için olduğu kadar dinleyenler için de bir sadaka, bir ibadet ve ubudiyyettir

“Aziz Kardeşlerim!

Sizler, dört sene evvel vaaz etmemi istemiştiniz, ben de söz vermiştim, fakat, sonradan anladım ki o sözü verirken derin bir gaflet içinde imişim, çünkü, size söyleyeceklerimle şimdiye kadar âmil olmadığımı gördüm. Bu halde iken sizlere vaaz etmeğe kalkışırsam, hak karşısında, sözü ameline, ameli sözüne uymayan bir yalancı, bir fasık durumuna düşmüş olacağım. Bu sebeple, şu kürsünün cehennemden bir köşe olduğu hissi ruhumu bir ateş gibi sarıyor ve kavuruyordu. Bu müdhiş vaziyetten sıyrılıp da bu makamdan size vaaz edebilir bir hâle gelmem icab ediyordu. Çünkü, vaaz; vaaz eden için olduğu kadar dinleyenler için de bir sadaka, bir ibadet ve ubudiyyettir. Bunlarsa kul hatırı için değil, ancak Allah rızası için yapılır şeylerdir. Allah ise, yalan, riya karışmış, kirlenmiş ve pislenmiş, amelleri kabul etmez. O tıyb ve salih amel ister. Halbuki bulunduğum iğrenç halimle ne söylersem söyleyeyim, ne sizlere müsbet bir tesiri olur ne de bana vebalden ve ateşten başka bir şey getirir.

Onun için bir sene nefsimle boğuştum, bu kürsüye çıkıp da Allah ve Resulü namına sizlere hitabe edebilecek ehliyet ve kudreti kazanmak için mühlet istemek zorunda kaldım. Böylece, ben size değil, sizler bana pek güzel, çok tesirli bir vaaz ve nasihatte bulunuyor, sevap da kazanıyordunuz. Fakat, hakiki sebebi bilmediğiniz için aleyhimde konuşanlarınız, bu yüzden günaha girenleriniz eksik olmuyordu. Buna benim sebep oluşum ayrıca ızdırabımı artırıyordu. Bu tesir altında kasabayı terk etmeyi düşündüm. Lakin böyle yapmakla sizi günahtan kurtaramıyor, bilakis bir günaha daha sokmuş oluyordum. Onun için, bir sene daha müsaadenizi rica etmek zorunda kaldım.

Gerçi iki senelik bir mücahededen sonra biraz düzelir gibi oldum, fakat, baktım ki vahşi hayvanlarla haşarat, beni görünce ürküyorlar, kendilerine zararım dokunacakmış duygusuyla benden kaçıyorlar. Bu hal bana (Men  etaallahe etaahu küllü şey) hadisini hatırlattı. Filhakika, bir kimse: Allah’a itaat ederse, her şey de ona itaat eder, şu halde Allah’ın istemediği kötü bir halim var ki Cenabı Hak o hayvanları benden uzaklaştırmakla o halimi düzeltmemi istiyor dedim ve sizlerden bir sene daha mühlet istedim. Bu mühlet de bitti, dördüncü ramazan gelip çattı. Gerçi kendimi tamamiyle ıslah edemedimse de hakkımdaki iyi zanlarınız gittikçe azalmakta ve bu yüzden günaha girenleriniz artmakta olduğundan bu hal devam ettikçe Allah’ın istediği gibi salah kazanmama imkân göremiyordum. Bir daha mühlet istemeye de dilim varmadığından bu işe bir son vermek için bugün bu kürsüden size birkaç kelime ile hitab etmek zorunda kaldım.

İbadet ve ubudiyyette, din ve diyanette devamlı ve samimi olmak

İşte, açıktan açığa itiraf ediyorum ki sizlere vaaz etmeye maalesef kâdir değilim, yalnız, üç şey tavsiye edeceğim. İyi dinleyin ve tutun! Bunları tutmayacak olanların başka söze ihtiyaçları yoktur. Çünkü onlar kul hitabına değil, Allah’ın hitabına ve belki de ikabına hak kazanmış kimselerdir, Şöylelerinin lafla vakit geçirmeleri ise suç üstüne suç, günah üstüne günahtır. Bunların tek vazifeleri ve halâs çareleri hemen tevbe etmek ve bilfiil salaha yönelmektir. Binaenaleyh:

1- Allah’a lâfla değil gerçekten, bütün varlığınızla iman ediniz. İmanınızda sadık ve muhlis olunuz. Sıdk u ihlasın icabı ise her an yalnız Allah’a teslim olup iradesini Allah’ın emirlerine ve nehiylerine göre ayarlayarak yap dediklerini yapmak, sakın dediklerinden uzak kalmaktır. Çünkü Allah’a, onun istediği yerlerde ve hallerde istediği veçhile teslim olmadıkça, istemediği şeylerden ve işlerden el etek çekmedikçe selamete ermek ihtimali yoktur. Teslim ve İslâm olmak sözü artık kuru bir laftan, ağır bir vebalden ibaret kalır. Nitekim, Cenabı Hak (inneddine indallahil islâm) buyurmakla, İslam’dan başka yerde selamet ve saadet arayanın belasını aramakta olduğuna şüphesi olmaması gerektiğini ihtar buyurmuştur.

2- Bu ihtardan faydalanmanın, yani Allah’a gereği gibi teslim olmanın ilk alameti, ibadet ve ubudiyyette, din ve diyanette devamlı ve samimi olmaktır. Uydurma dinler, indi tedeyyünler geçer akçe gibi görünse bile günü gelir geçmez olur. Bu kadarla kalmaz, sahibine bar ü vebal olur. İslâm ise altun gibi safvet ve kıymeti asliyesi ile ezeli ve ebedi bir hükümranlık taşır. Onun için, İslam’ın ve sıdk u ihlasın icabı olarak müslüman daima dikkat ve basiret üzere bulunacak, düştüğü bir zarara, günaha bir daha düşmemek için, Hakkın kendisine bahşettiği ferasetten azami surette faydalanmaktan bir an hali kalmayacaktır. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuş: (İtteku ferasetel mümini feinnehu yenzuru binurillah), müminin Allah nuru olan ferasetle nazar ettiği ve bu ferasetten sakınmak ve korunmak gerektiği bildirilmiştir. Demek ki bu feraseti kaybeden bir kimsenin o nur ve imanı ve bunun gerektirdiği teslimiyyet ve selameti de kaybedeceği muhakkaktır.

İşte kişinin dünya ve ahiret selamet ve saadetinin sebeplerini gösteren böyle lahuti bir nurun İslam’dan başka hiçbir dinde olmadığı unutulmamalıdır; Çünkü o nurun tek bir sahibi vardır. O da ancak İslâm’ın tek maliki olan Cenabı Allah’tır. O nuru ondan başka veren olmadığı gibi verileni söndürebilecek başka bir kuvvet ve kudret de mutasavver değildir. Bu şu demektir ki, imansız olanlar ferasetsiz olurlar ve yarasalar gibi hep karanlıklarda yaşamağa mahkum kalırlar.

İşinde Allah rızasını gözetmeyen zalimdir; velev ki dünyalar kadar iyilik yapsın

3- Bu nuru kazanmak şüphe yok ki bir hidayet ve inayet işidir. Bu nimete mazhar olanların tek hedefleri ise hakkın rıza ve cemaline ermek, onun namütenahi ihsan ve ikramlarına mazhariyetle begâm olmaktır. Bu ulvi gayeye ermek isteyenlerin şu hakikatleri unutmamaları ön safta gelen vazifelerindendir: Kafasında hak bilgisi olmayan cahildir. Velev ki dehri gibi bilgili olsun. Gönlünde hak aşkı olmayan gafildir, velev ki dirayetiyle karşısındakilere parmak ısırtsın. İşinde Allah rızasını gözetmeyen zalimdir. Velev ki dünyalar kadar iyilik yapsın.

Bir kimse cahil ise, bilerek veya bilmeyerek boş ve zararlı şeylere el atar, temiz diye pisliğe, iyi diye kötüye düşer. Halbuki pisliğe bilerek düşmekle bilmeyerek düşmek arasında pislenme bakımından bir fark yoktur.

Şayet kişi gafil ise, şeytan tuzağına düşmekten kurtulamaz, şeytanın yularladığı bir nefis ise sürüklendiği akıbete kadar gitmek bedbahtlığına mahkumdur.

Kişi zalim ise ne kendine ne de başkalarına hayrı olmaz. Ancak hakka düşman olmakla zevk alır, o daima mağrur ve cebbardır. Bu sebeple (Lağnetullahi alezzalimin) mısdakınca ilahi lanete müstahak olur.

İnsanları bu üç afetten kurtaracak ve yerine ilmi, hakk u hayrı ihsan ve ikame edecek tek bir halaskâr varsa o da ancak âlemlerin rabbi olan Allah’tır. Onun hidayetine mazhar olabilmek takvanın eşiğine basmış olmak bahtiyarlığıdır. Bu takva nimetini güzelce koruyup gereği gibi faydalanmak için tek çare İslam üzere yaşamaktır.

Binaenaleyh Allah yanında mükerrem olmak isteyenler İslam olsunlar, İslam olanlar hiçbir an ihlâstan ayrılmasınlar, ihlas ile yaşayanlar kendilerini Allah rızasından başka bir şeye satmasınlar. Şunu iyi biliniz ki imanın en tehlikeli düşmanı şeytandır. İbadet ve ubudiyyetin en yakın hasmı da kendisini haktan müstağni gören ve şeytana kapılarak takvasını kaybeden nefislerdir. Onun için bu iki düşmana uymak istemeyenler onlarla sulh ve müsalemet üzere yaşamak gafletine düşmemeli, mücahededen asla ayrılmamalıdırlar. Bunun tek çaresi ise yalnız hakka teslim olmak ve ihlâstan ayrılmamaktır. Bunda musir olanlar Allah’ın daimi hıfz u himayesinde bulunduklarından selamet üzere yaşar, selamet üzere ölür, selâmet içinde ebedi rıdvana, cemal ve ikrama ererler. Bu hakikat (Yevme layenfeu malün vela benun illa men etallahe bikalbin selim), ferman-ı subhanisinde ne veciz bir surette ifadelendirilmiştir. Binaenaleyh, sizler de mal ve evlâdın fayda vermediği, ancak Allah’a selim bir kalp ve yüz akı ile varmak gerektiği bir günü düşününüz de ona göre çalışınız demiş ve kürsüden inmiş.”

Hazreti Ömer sakalında birkaç beyaz kıl görünce…

Sevgili Kardeşlerim!

Bu hikayeyi sizlere arzetmekten asıl maksadım, vaazın, vaizin ve vaaz dinlemenin ne olduğunu müşahhas bir misal içinde ifadelendirmektir. Bu ifadeleri tahlil ve telhis edince başlıca şu neticelere vasıl oluruz:

1- Vaaz, İslam’da, mahiyeti itibarile bir hikâye veya masal, bir sohbet veya müsabaka, bir konferans veya hitabe, bir eğlence ve avunma, acı tatlı heyecanlar içinde vakit geçirme demek değildir. Bir ibadet ve ubudiyyet ifade eden dini bir fiil veya ameldir, yani, dünya ve ahirete müteallik bir ecir veya mesuliyet terettüb eder. Çünkü vaaz, ancak Allah rızası için yapılır, Allah rızası için dinlenir, Allah rızası için tutulur. Onun için vaazın en esaslı farikası marufla emir, münkerden nehiy etmek hasisasını haiz olmasıdır. Bunlarsa dinin ve bilhassa İslam’ın ve Kur’an’ın takrir ve tesbit ettiği esaslardır. Binaenaleyh her ibadet ve ubudiyyet gibi vaaz da hüsni niyete makrun olmalı, riya ve süm'adan beri bulunmalıdır. Diğer bir ifade ile vaaz edenler ve dinleyenler halka gösteriş yapmak, insanların medh ü senasına mazhar olmak, onların zemm ü levminden kaçınmak kaygusuna düşmemelidirler.

2- Binaenaleyh vaaz eden veya dinleyende dünya düşünce ve endişesi değil, Allah rızası hakim olmalı, dini ve ilahi aşk ve heyecan asla ihlal ve ifsad edilmemelidir.

Bunun için vaaz, vaaz edenler ve dinleyenler üzerinde ölümü bir nevi tatmak gibi bir tesiri haiz olmalıdır. Nitekim, bir hadisi şerifte (Kefa bilmevti vaiza) buyurulmuş, ölümün en kifayetli bir vaiz ve vaaz hasisası bulunduğu hatırlatılmıştır. Filhakika, ölümü göz önüne getiren ve ölümünden sonrasını ciddiyetle düşünen bir kimsenin eli ayağı gevşer, kalbi yofkalır [?], asabı yumuşar, hisleri keskinleşir, şeytanın nefis üzerindeki tasallutu kırılır. Kişi, kendisini, geçmişini ve geleceğini düşünmeye imkân ve fırsat bulur. Hakkı kabul edecek bir hale gelmekle kalmaz, günahlarından tevbeye, faydasız işleri ve sözleri terke, gerçekten temizlenip ihlâs ve takva yoluna girmeye can atar. Böylece, kendisi kendisine vaaz edebilir bir seviyeye çıkar. Nitekim rivayet olunduğuna göre, Hazreti Ömer radiyallahü anh bir kölesine, sabah ve akşam ölümü ve ahireti kendisine hatırlatmasını emreder. Köle her gün bu vazifeyi yapmakta iken Hazreti Ömer sakalında birkaç beyaz kıl görünce, köleyi çağırtıp vazifesinin hitam bulduğunu söyler. Sebebini sorunca, “ölüme ve ahirete penceremiz açılmış, artık senin hatırlatmana lüzum kalmadı” demiş ve onu azad eylemiştir.

Vaaz ve vaiz ölüm gibi olmalı

3- Evet, vaaz ve vaiz ölüm gibi olmalı, yani yerinde ve sırasında en ızdıraplı ölüm anlarını ruhlarda yaşatabilecek bir tesiri haiz bulunmalı ki taş kesilmiş kalpler yumuşasın, örümcekli kafalar ayıklansın, şaşkın iradeler hakiki veçhelerini araştırmak lüzumunu duysun, nefisler, hakkı kabul edecek ve izince gidecek kuvvet ve kudrete kavuşsun.

Fakat, vaaz böyle tek cepheli kalmamalı, en güzel, sevinçli ve sürürlu ölümlerin mahmul bulundukları ilâhi ve cavidani tebşirleri ihtiva edecek, dinleyenleri yeisten ve ümitsizlikten kurtaracak, ölü gibi olanları diriltecek, gaflet uykusuna dalmış olanları uyandıracak, uyanık olanları şevk ve gayrete, sa'y ü himmete götürecek hasisalara malik olmalıdır. Nitekim Kur’an- ı Kerim’in hiçbir yerinde yalnız cennetten veya sade cehennemden bahsedilmemiş, birinin hatırlatıldığı yerde diğeri de zikredilmiştir. Bu şu demektir ki müminin şiarı korku ile ümit arasında mutavassıt bir yolda yürümek, ifrat veya tefrite düşmekten daima hazer etmek olmalıdır. İşte bu hal takvanın ruhunu teşkil eder. Bu ruh müminde ne kadar kuvvetli ve isabetli bulunursa, kerem ve keramete ermesi de o kadar kolay olur.

4- Bu izahlardan anlaşılan diğer bir cihet de şudur ki, Allah’ın razı olmayacağı, din ve şeriata uymayan, ibadet ve ubudiyyet çerçevesi içine girmeyen, yalan, yanlış, batıl sözler vaaz olmak hasisa ve tesirinden mahrumdurlar. Allah, cemaat içindeki halis ve muhlis kullarını bu gibi sözlerin tesirlerinden koruduğu gibi o sözleri söyleyenin vicdanına çarpar. Bunun hicabını ve acısını kendinde duymayan vaizin ahiret gününde daha katmerlisi ile karşılaşacağında asla şüphesi olmasın.

Filhakika, cemaatin imanlarını, sekinet ve huzurlarını sarsan, Allah korkusunun yüreklerden silinmesine sebep olan, din sevgisini ve kardeşliğini bulandıran, kin, buğuz ve adavet hislerini kamçılayan sözlerin vaazlarda, vaiz ağızlarında ve ümmet arasında yeri olmamak gerektir.

Vaiz, kendi karihasından doğan zan ve tahminleri bir vahy ü ilham eseri sanmamalı

5- Hasılı vaizlerin en esaslı şiarı (Yessiru vela tuassiru beşşiru velâ tüneffirû) hadisi şerifine intibak etmek olmalı, Allah’ın bu ümmete bahşettiği kolaylıkları zorluklara, müjdeleri korkulara, sevgileri nefretlere çevirecek sözlerden son derece sakınmalıdır. Cemaate, dinin kolaylıklarını ve müjdelerini tebliğ ederken, günahların dünya ve ahirete müteveccih zarar ve azabını anlatırken vaiz, bir din vazıı olmadığını bilmeli, kendi karihasından doğan zan ve tahminleri bir vahy ü ilham eseri sanmamalı, şurada burada rastladığı sözlerin, yazıların Kuran ve hadis huzurundaki değerlerini ve değersizliklerini araştırmadan, din ulularının icma' ve ictihadlarına vurmadan, mal bulmuş mağribi gibi Allah ve resulü namına beyana kalkışmamalı, din ve diyanet meselelerinde ifrat ve tefrite düşüren, kalpleri sırat-ı müstakimden kaydırabilecek plan ve telkinlerden son derecede sakınmalıdırlar.

6— Ne vaiz ne de cemaat, cami ve mescidleri, kürsü ve minberleri mektep kürsülerine, konferans salonlarına, şiir ve edebiyat yerlerine, siyaset sahnelerine, politika mahfellerine, sinema, tiyatro, opera gibi resmi ve hususî eğlence ve merasim yerlerine, kahve ve yarış, düğün ve dernek topluluklarına benzetmemelidirler. (Hüzu’ ziyneteküm inde külli mescidin) ayetinde emir buyurulan ve müminin en güzel ziyneti olan edep ve takva elbisesini, güzel ahlakı, ruhi ve bedeni, maddi ve fiili temizliği hamil bulunmalıdırlar. Yalnızken kendilerine hoş gelen şekil ve kıyafet, fiil ve hareketten ümmet ve cemaat halindeki ibadetler esnasında o ziynete aykırı düşenleri terk etmeli, cemaatin maddi ve manevi ahengini ihlal edecek, huzurlarını giderecek şeylere yer verilmemelidir.

Yapılan vaazlar, hak ve hakikat, din ve şeriat, iyilik ve güzellik üzerine müesses olsunlar

7- Vaaz esnasında şahıslar ve şahsiyetler gözlerden ve gönüllerden silinmeli, mütekabil haklara riayet duygusu hâkim olmalıdır, tâ ki ruhlar, varlıklarını ilahi bir âleme tam bir huzur içinde yöneltmeye imkân ve kudret bulsunlar, dinin hükümlerini tam bir safvet ve selamet içinde yaşayabilsinler, vaaz eden için olduğu kadar dinleyenler üzerinde de Allah sevgisi ve rızası ruhları istila etmeli, geçmişi ve geleceği kaplamalı, bu hâkimiyet ve istila kalplerin takva hissi ile dokuduğu Rabbani bir kordon altında bulundurulmalı, tâ ki şeytanlar ve iblisleşmiş nefisler iman avcılığına yol bulamasınlar.

8- Bunun için, vaazın başından sonuna kadar geçen zamanın dünya zamanları içinden iğtinam edilmiş, uhrevi âlemin, yani mezar, haşir, sırat, cennet ve cehennem anlarının bir misali olduğunu düşünerek, teneffüs edilen bu manevi hava ihlal ve ifsad olunmamalı, bu cavidani hayata, İslam’ın kötülüğü iyilikle gidermek, güzelliği güzellikle belirtmek suretinde hulasa edebileceğimiz çalışma düsturu hâkim olmalıdır. Tâ ki yapılan vaazlar, hak ve hakikat, din ve şeriat, iyilik ve güzellik üzerine müesses olsunlar, ibadet ve ubudiyyet vasfını taşısınlar, ancak o zamandır ki vaazdan dünyevi ve uhrevi, dini ve diyani bir fayda beklemek düşünülebilir. Başka türlüsü vakit ve ömür öldürmekten, avutup avunmaktan ibaret kalır.

Görülüyor ki vaaz edenlere olduğu kadar dinleyenlere de taalluk eden ve hak ile kendi aralarında kurulmuş, cennet ile cehenneme açılıp kapanan kıldan ince kılıçtan keskin görünen ve ancak iblâs ve takva ile geçilebilen ve geçebilenleri ikramdan ikrama yükselten bir sırat üzerinde ağır bir imtihan ve iptila ile baş başa bulunduğumuz unutulmamalıdır. İşte, bu izahlarımız göz önüne getirilince asıl mevzuumuzu nasıl bir his ve düşünce içinde takip etmemiz gerektiği kolayca anlaşılır. Giriş sözümüz burada bitmiş olduğundan asıl mevzuu gelecek derse bırakıyoruz.

Subhane rabbike rabbil izzeti amma yasifun ve selâmün alelmürselin velhamdülillâhi rabbil alemin .

2/Ramazan/1371 ve 26/5/952

Dersiâmdan Mahmud Yazır

 

Alıntılayan: M. Murtaza Özeren

Güncelleme Tarihi: 25 Ocak 2017, 17:35
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20