Kur’an, sanat, hat ve mimari ilişkileri

"Teferruattan kaçıp büyük hatlar arayan Türk istidadı sade ve kuvvetlidir. Mimari alanda daima basit, fakat abidevi şekiller aramışız. Resimde ve tezyini sanat sahasında da büyük boyda bazen hendesî motifler tercih etmişiz. Türk mimarisi samimidir; bu samimiyet her maddesinde, elemanında, üslûbunda hatta ruhunda mündemiçtir. İnançta samimi olduğu için mabedinin her unsurunda vahdet görülür. Dünyanın en geniş kıtasının, yani Asya'nın kalbinde doğan bir harsa da bu üslûp yakışırdı."

Kur’an, sanat, hat ve mimari ilişkileri

                             

(i) Kur’an-sanat ilişkisi

Kur’an-sanat ilişkisinin ilk boyutu, Allah-insan iletişiminin en sağlam ve parlak halkası olan Kur’an-ı Kerim’in de bir sanat eseri olmasıdır. Gerek ebedî mükemmelliğiyle gerek konuları ele alışı ile gerekse toplumu belli bir tedrîcilik çerçevesinde ıslah edip ona verdiği dinamizm ve yüklediği misyonla, semavî kitaplar arasında müstesna bir yer işgal eden Kur’an, Müslümanların estetik ve hissî yönelişlerini etkilemiş; edebî, görsel ve sesle ilgili sanatlarına yön vermiştir. Kur’an ayetleriyle bezenen İslamî sanat çalışmaları Kur’anî bir estetik kazanmıştır.[1]

İslâm sanatının kökeni Kur’an’ın içerdği hakikatlerde ve Muhammedî (s.a.s.) bereket pınarından akan nebevî özün manevi gerçekliğinde aranmalıdır.[2] Bu iki pınar ve kaynak olmasaydı, İslâm sanatı diye bir şey de olmazdı. İslâm sanatı salt Müslümanlar tarafından oluşturduğu için değil, aynı zamanda, İslâm vahyinden doğduğu için de İslâm sanatıdır; İslâm sanatı tevhidin, kesret (çokluk) âleminde tecellisinin sonucudur.[3] Yalnız, geleneksel İslâm sanatı” tabiri ile “kutsal İslâm sanatı” arasında şöyle bir fark vardır: Kutsal İslâm sanatı, dinin merkezî pratikleri ve manevî hayat ile doğrudan ilişkili olup hat, Kur’an tilâveti ve cami mimarisi gibi sanatları kuşatır. Geleneksel İslâm sanatı ise, İslâm vahyinin ve İslâm maneviyatının ilkelerini çok daha dolaylı bir şekilde yansıtan, şiir gibi gerek görsel gerekse sesle ilgili sanatların her formunu kuşatır. Kutsal İslâm sanatı, bir bakıma geleneksel İslâm sanatının kalbidir; geleneksel sanatın ancak çok dolaylı biçimde yansıttığı ilke ve normları doğrudan yansıtır.[4] Tıpkı, kutsal bir ses sanatı olarak Kur’an tilâveti, sese dayalı geleneksel ve ses sanatlarının kökenini olduğu gibi, Allah kelâmının Levh-i Mahfuz üzerine yazılışını sembolize eden hat da, plâstik sanatların kökenini oluşturur.[5]  İslâm mimarisi ile İslâm kozmolojisi ve Melekbilimi arasında da içsel bir bağlantı vardır.[6] İslâm sanatları denile mozaik öyle bir vahdet oluşturmaktadır ki bu mozaiğin parçaları birbirleri ile organik bir bağ içindedir. Her hattat genellikle sanat hayatında bir Mushaf yazmıştır; bu elyazması, tezhîb edilip ciltlendikten sonra, nihayet hafızların dilinde ve gözünde bir musiki olarak kubbelerde çınlanmıştır.[7] Bu bakımdan, İslâmî sanatlar büyük bir isabetle Kur’anî sanatlar olarak da adlandırılabilir.[8]

(ii) Kur'an-hat ilişkisi

İslâm sanatlarının gelini olarak tanımlanan hat (güzel yazı) sanatında ise, Kur'an'ın nüfuzu eşsiz ve vasfedilemeyecek bir derecededir. Kur'an metninde ilâhî bir varlık bulunduğu düşünülürse, ilâhî kelâmın görsel tezahürü[9] ya da görünür dünyadaki harici elbisesi[10] olan hattın, her bir Müslüman ferde kendi manevî kabiliyetine göre, bu varlığa nüfuz etme ve bu varlığın etki alanına girme imkânı verdiği görülür.[11] Hat sayesinde, İslâm vahyinin manevi/nefsî hakikatleri görsel olarak tezâhür etmektedir. Bütün eserler, hatta öncelikle dünyevi amaçla inşa edilenler bile ibadet için bir yer, dindar bir kişi tarafından hayrat bırakılan bir kuyu veya çeşme veya bir duvar, süsleme amacıyla yazılan dinî bir ibarenin eklenmesiyle bir şekilde İslâmî hayatın dini boyutuna katılır.

Batı Hristiyan sanatının, kutsallığın ifadeleştirilmesi ve insan sevgilerinin biçim ve renkler yoluyla tasvirini ön plâna almasına karşılık, doğu sanatları, özellikle İslâm sanatı, 'işaret'e önem vermiş, beşeri ifade ve duyguların tasvirini ikinci plâna atmıştır (işaret derken çizgi yoluyla meydana gelmiş plâstik işaret kastediliyor).[12] Berk'e göre, Avrupa çağdaş resim sanatının bir çok eseri dikkatle incelendiğinde, bunlarda İslâm yazısının türlü biçimleriyle dikkat çekici benzerlikler görülür; bu benzerliklerden, Batılı ressamların hat ürünlerinden ya doğrudan doğruya ilham almış ya da onları adeta kopya etmiş oldukları sonucu çıkarılabilir. Ama genel manada çıkarılması gereken sonuç, bu sanatçıların İslâm sanatının grafik ve plastik karakterinde yepyeni bir kaynak bulmuş olduklarıdır.[13] Orta çağda Avrupa'da Arap-Müslüman tesirleri o kadar kuvvetli idi ki, şarktan garba getirilen manevî ve maddî kıymetler sayıya gelmez. Avrupa'da hayatın hemen her safhasında Müslüman, sanat ve ilme ait izler bırakmıştır. Meselâ Alman imparatorlarının taç giyme merasiminde giydikleri elbiseler kûfî harfleriyle yazılmış olan bir Arap yazısı taşırdı[14]. Hristiyan sanatının, İslâmî gerçekleri iletmek için kullanılan kûfî yazı biçimlerini süs motifi sanarak kiliselerde kullanması da ilginç bir olgudur (Örn. Fransa/Puy Katedrali kapısındaki küfi [15].

Hat sanatı kendini öncelikle kitapla ilgili sanatlarda göstermiştir; İslâm'ın yazılı bilgi ve belgeye verdiği önemin bunda büyük etkisi olduğu muhakkaktır. Arapların, bilgilerin yazıyla aktarımından ziyade sözel aktarımına önem veren bir millet olması, şüphesiz o zamanki yazılarının ilkelliği, buna karşılık, sözel nakil araçlarının son derece gelişmiş olmasından ileri geliyordu. Yazının gelişmesiyle birlikte, başta Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şerifler olmak üzere 'bilgi' namına ne varsa, bilgiye aç olan bu millet tarafından büyük bir dikkat ve alâka ile kaydedildi.

Bu çerçevede, Türklerin mushaf yazımındaki müstesna konumlarına temas etmemek haksızlık olur. "Kur'an'ın Mekke'de nazil olduğu, Mısır'da okunduğu, İstanbul'da yazıldığı" söylenir.

Türkler, bütün Kur'an'ı değişik hat türleriyle yazdıkları gibi, Yasin, En'âm gibi özel sureleri müstakil olarak da yazmışlardır. Örneği: ilim ve sanat dünyamıza bilhassa altı nevî yazıda nadide eserler kazandırmış olan Şeyh Hamdullah (1429-1519), kırkyedi adet küçük ve büyük boy Kur'an-ı Kerim, ayrıca bir Sure-i Kehf yazmıştır. İstanbul Üniversitesi Kütüphanesinde A. 6567, 6662, 6552, 6667, 6565 numarada kayıtlı mushaf-ı şeriflerden ayrı olarak TIEM 402 numarada kayıtlı Kur'an-ı Kerim; Süleymaniye, Ayasofya Kütüphanesi'nde 10 numarada kayıtlı Kur'an-ı Kerim, TSM III.

Ahmed Kütüphanesi’nde 5 numarada kayıtlı Kur'an-ı Kerim, Emanet Hazinesinde 71, 148 numarada kayıtlı mushaf-ı şerifler[16] Şeyh'e ait önemli kültür mirasımız arasında yer almaktadır. (Başbakan B. Ecevit'in, 16.01.2002 tarihli ABD ziyaretinde George W. Bush'a bir tıpkıbasımını hediye ettiği) 62 x 41 cm. ebadındaki Kanuni için yazılmış şaheser Kur'an-ı Kerim'in yanı sıra, TIEM, 400 numarada kayıtlı mushaf; Süleymaniye Ktp. 15, Ayasofya 19, 20 numaralarda kayıtlı En'âm Şerîfler; İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, 197, A. 6714 numaralarda kayıtlı Kur'an-ı Kerim[17] de Karahisarî'nin (1468-1556) kültürümüze armağanı olmuştur. "Büyük" Derviş Ali'nin de altmıştan fazla Kur'an-ı Kerim, pek çok En'âm, evråd ve kıt'ası vardır.[18] İslâm dünyasında hâkim ve ideal üslûp olarak tesirini sürdüren sanatıyla Hafız Osman'ın (1642-1698) yazdığı Mushaflardan bazıları değişik tarihlerde basılmıştır; Sözgelimi 1686'da yazdığı, II. Abdülhamid'in emriyle büyük bir itina ile Matbaa-i Amire'de basılmıştır. Okunuşundaki rahatlık ve kolaylık sebebiyle İslâm dünyasında Hafız Osman'ın mushafları yayılmış ve rağbet görmüştür.[19]

Son dönem hattatlarından Hasan Rıza (1849-1920), bilhassa mushaf yazımında çığır açmış, Hafız Osman'dan sonra gelen en değerli hattatımızdır. Ondokuz mushaf yazan Hasan Rıza bütün sayfaların tam bir ayetle başlayıp tam bir ayetle bitmesini sağlamak için, satırlarda tek satırlık 108/ Kevser suresinin hacmini, sayfalarda da bir sayfalık Müdayene ayetinin (Bakara 2/282) hacmini esas almış; hafızlığa müsait berkenar mushaf (mushafu'l-huffaz) böylece ortaya çıkmıştır. Yazdığı mushafların berkenar olması, yazısının güzelliği ve okutma işaretlerinin yerli yerinde konmuş olması, Hasan Rıza hattının tercih edilmesine sebep olmuştur.[20]

Nispeten farklı bir yapı arz eden sancak mushaflarını da unutmamak gerekir.[21] TSM kütüphanesinde[22]  ve TİEM'de çok sayıda sancak mushafı mevcuttur.

Kur'an normal boyutların yanında, çok küçük ve çok büyük ebatlarda da yazılmıştır. Sözgelimi zamanın ünlü hattatı Ömer Akta, yazılması oldukça zor mikroskobik karakterli (gubari) yazıyla bir Kur'an yazıp Timur'a takdim etmiş; fakat Kur'an gibi bir kitabın böylesine küçücük yazılmasını cihangirin hoş karşılamaması üzerine, bu kez celî karakterli bir Kur'an yazıp tezhiplettirerek takdim etmiş ve ihsan-ı şahaneye mazhar olmuştur.[23]

(iii) Kur'an-mimarî ilişkisi

Bizans mimarisi, Arap mimarisine modellik ettiği gibi, Türk mimarisi de her iki mimarinin kaynaşmasından doğmuştur. Gerçi Araplarla Türkler dışarıdan aldıkları modelleri olduğu gibi taklit etmekle kalmamışlardır; bu modellere -imanlarının, ahlakî mefkûrelerinin ilhamı ile- gelişmeler ilâve ederek gayet şahsî mimarîlere sahip olmuşlardır ki bu şahsîleştirme ameliyesi, Araplarla Türklerin dinî seciyelerinin ve millî kültürlerinin tesiri ile olmuştur[24]. (Zaten, gerçek bir sanata sahip olabilmek için, sanatın önce millîleştirilmesi sonra da işlenmesi gerekir; gerçek sanat, arasında bulunduğu milletin ve içinde yaşadığı devrin estetik mefkûrelerini tasvire çalışmaktır.[25]) Türklerin bütün sanat dallarında açıkça görülen estetik özellikleri, tabiîlik, sadelik, zarafet ve orijinalliktir. Türkün halılarında, çinilerinde, mimarlık ve yazı sanatında beliren hep bu estetik meziyetlerdir.

Türk’ün güzel sanatlarında olduğu gibi, din hayatında ve ahlâkında da hep bu meziyetlerin hâkim olduğu görülür.[26] Teferruattan kaçıp büyük hatlar arayan Türk istidadı sade ve kuvvetlidir. Mimari alanda daima basit, fakat abidevi şekiller aramışız. Resimde ve tezyini sanat sahasında da büyük boyda bazan hendesî motifler tercih etmişiz. Dünyanın en geniş kıtasının, yani Asya'nın kalbinde doğan bir harsa da bu üslûp yakışırdı. Türk mimarisi klasik denebilecek devrelerinde ananevi sadeliğine ilâveten, sükûnet ve itidal vasıflarına da erişerek orijinal bir norm getirmiştir.[27] Avrupa'nın gotik kiliselerinde gördüğümüz: teknik ve kullanım açısından fonksiyonu bulunmayan, sırf esere ihtişam kazandırmak için yapılmış mübalağalı unsurlar İslâm mabetlerinde bulunmaz".[28]

Türk mimarisi samimidir; bu samimiyet her maddesinde, elemanında, üslûbunda hatta ruhunda mündemiçtir. İnançta samimi olduğu için mabedinin her unsurunda vahdet görülür. İnsanî ölçülere uygun bir yapı arz eden Türk mimarisinin abidevî (monümantal) şaheserleri bile, diğer milletlerin zorlanmış, insan ömrünün sınırları içinde yapılamayacak kadar büyük eserler inşa etme ihtirasından müstağni, azamî 7-8 yılda tesis edilebilecek, canlıların istifadesine uygun yapılara sahip bir manzume olarak vücuda getirilmişlerdir. Türk mimarisi rasyonel olduğu için, mantıkî olmayan hiçbir şekil -istisnâen tatbik edilmiş olsa bile- revaç bulmamıştır.[29] Sözgelimi hakka ve adalete dayalı Türk-İslâm medeniyetine merkezlik eden Topkapı Sarayı, Allah'a ve onun kullarına hizmet etmek üzere toplanmış dervişler tarafından kurulmuş bir tekke görünümündedir. Orada, göğe tırmanan binalar, kibir ve gururu tahrik etmekten başka bir işe yaramayan azametli yapılar göremezsiniz. İslâm dünyasının en büyük mabedini yaptırmış olan hükümdarın burada kendisi için yaptırdığı yer, bir dervişin çilehanesinden daha büyük değildir[30]. Turistler için sağa sola konulmuş tanıtıcı levhalar olmasa, Topkapı Sarayı'nda padişahların yaşamış oldukları bile anlaşılmaz. Her tarafta görülen sadece Kur'an ayetleridir[31]. Bir zamanlar dünyanın en muhteşem devlet adamlarının yaşadığı bu sarayın sadeliğini gören bazı Batılı seyyahlar, bu duruma hayret ederek onun Buckingham (Londra) ve Versailles (Paris) gibi muhteşem görünüşlü sarayların mutfağı bile olamayacağını ifade etmişlerdir.[32]

Türk mimarisi, en mütekâmil şeklini aldığı XVI. asırda şekliyle ve malzemesinin iddiasız renkleriyle dıştan ağırbaşlı, sâkin ve mütevazı, -fakat vakur görünüşlü olmasına rağmen içten insanı cezbeden kasvetsiz ve canlı bir hacme sahipti.[33]

Fetih ve ihtişam devirlerinin ürünü olan Topkapı Sarayı'nın bütün vakar ve sadeliğine karşılık, dağılma ve küçülme devirlerinin ürünü olan Dolmabahçe vb. saraylarda, mimarların güç-kudret ve iktidar sergileme adına abartılı süslemelere yöneldikleri dikkat çekmektedir.

"İslâm mimarisinin içinde bir ruh gibi muhakkak rahle başında bir Kur'an sesi lâzım; o ses olmadığı zaman bu mimarî kuru bir şekilde görünüyor."[34] diyen Yahya Kemal, İslâm mimarisinin manevî boyutunu, yapılarda Kur'an okunmasına bağlar. Ona göre, Fatih devrinden beri Ayasofya'da okunan ezan ile (malum, okunmuyor) Yavuz Sultan Selim'in emriyle Hırka-i Saadet dairesinde geceli gündüzlü 24 saat okunagelen Kur'an, 'Türk' devletinin iki temel dinamiğidir.[35]

Bu çerçevede, Topkapı Sarayı Hırka-i Saadet dairesinde okunagelen Kur'an tilavetini özel olarak anmak gerekir. Fatih tarafından kurulup teşkilatı oluşturulan Has Odalılar diğer görevleri arasında mukaddes emanetleri korurlar ve Yavuz'un ihdas ettiği usûle göre, Hz. Peygamber'in (s.a.s.) aziz hatırası ile dolu olan mübarek emanetlerin yanında ikişerli olarak 24 saat Kur'an okurlardı.[36] Bu gelenek 1920'de kesintiye uğradı (Saray 1924'te müze yapılmış; 1962'de ise modern müzecilik esaslarına uygun olarak halkın ziyaretine açılmıştı). İlk kez Tevfik Koraltan'ın kültür bakanı olduğu 1980'de Müzenin açık olduğu saatlerde Kur'an okunmasına karar verildi. Bir süre sonra son verilen bu uygulama 1991'de yeniden başladı. 1996'dan itibaren kültür bakanı İsmail Kahraman'ın emriyle 24 saat kesintisiz Kur'an okunmasına geçildi.[37] Sarayda okunan Kur'an bununla sınırlı değildi: Yavuz tarafından vazedilen usule göre: Has Oda imamı yatsı namazından sonra has oda koğuşunda Fetih suresi okur, herkes dinlerdi; Babüssaade'de iki kapı arasında Babüssaade ağalarından sesi güzel olanlar her gece Fetih suresi okur, diğer ağalar dinlerdi; cuma ve pazartesi geceleri Yasin suresi okunurdu. İç ağalar koğuşlarında yatsı namazından sonra Ahkaf, cuma ve pazartesi geceleri ise Yasin okunurdu. Harem ağaları ile zülüflü baltacılar, haseki, bostancı, koz bekçi vb.’lerinin koğuşlarında yatsı namazından sonra sesli olarak Kur'an okunurdu.[38]

Yapılarda gelenekselleşen Kur'an okuma şaire şu mısraları terennüm ettirmiştir:

Yeşil Türbesi'ni gezdik dün akşam

duyduk bir musıki gibi zamandan

çinilere sinmiş Kur'an sesini

fetih günlerinin saf neşesini...[39]

Fransız şairi Thêophile Gautier (1811-1872) Sultan Abdülmeciid veya Abdülaziz devrinde yaşadığı bir Ramazan gecesini şöyle tasvir eder: Bir minareden bir minareye ilâhî bir kitabın sayfalarında imiş gibi Kur'an'ın ayetleri akıyordu. Ayasofya, Sultanahmet, Yeni Cami, Süleymaniye ve Sarayburnu'ndan Eyüp tepelerine doğru yükselen bütün mabetler nur içinde parlıyordu... Avrupa kıyısını takip ederek Boğaziçi'ne doğru ilerledik. Kıyı, ışıklarla pul pul işlenmiş ve etrafı vezir ve paşaların yazıyla teşkil edilmiş, buharlı gemiler, çiçek demetleri, testiler ve Kur'an'dan ayetlerle süslü yalıları ile çevrilmişti.[40]

Kaynak:

Murat Sülün, Sanat Eserinde Vurulan Kur’an Mührü

Dipnot:

[1] FARUKÎ- FARUKÎ,s. 198.

[2] NASR, s. 6, 13.

[3] NASR, s. 7.

[4] NASR, s. 14; 2. dn.

[5] NASR, s. 17.

[6] NASR, s. 41.

[7] BOYDAŞ, s. 71.

[8] FARUKÎ- FARUKÎ,s. 202.

[9] 13 NASR, s. 19.

[10] 14 NASR, s. 18.

[11] NASR, s. 19.

[12] N. BERK, "Çağdaş Sanatın...", s. 83

[13] N. BERK, a.g.m., s. 84.

[14] SCHIMMEL, s. 72.

[15] TAŞKIRAN, s. 66-67. Hüsn-i

hattın Batı sanatına etkisi için

ayrıca bkz. SAFADÎ, s. 128 vd.

[16] SERİN, s. 106.

[17] SERİN, s. 109.

[18] SERİN, s. 113.

[19] SERİN, s. 117. Ünlü Türk hattatlarının yazdığı mushaflarla ilgili olarak bu eserin ilgili kısımlarına bakılabilir.

[20] SERİN, s. 164.

[21] Sancak alemlerinin uca yakın kısımlarına takılan bu mushaflar hakkında bir fikir edinmek için Tezcan'ların, Türk sancak alemleri adlı eserinin fotoğraflar kısmına bakılabilir.

[22] KARATAY, I, 48, 64, 70, 73,

[23]  CAM, S. 134-35 (LentzLowry'den naklen).

[24] GÖKALP, s. 58.

[25] GÖKALP, s. 150

[26] GÖKALP, s. 41.

[27] ESİN, s. 21.

[28] ÇAM, s. 75.

[29] ÜLGEN, "Türk mimarisinin...", s. 388.

[30] GÜNGÖR, İslâm'ın bugünkü meseleleri, s. 76.

Bir yıldızlar topluluğu görünümündeki bağımsız yapıları ve bunların çevresindeki diğerinin

yaşama alanını yok etmeyen alanları ile Topkapı Sarayı, o görkemli Viyana, Paris, Londra,

Petersburg sarayları gibi hiyerarşi sergilemeyi amaçlayan kudretli, hâkim ve disiplinli bir mimarî özellik göstermez; serbest, sevimli bir köy meydanı

görünümdedir. Topkapı Sarayı'nda, padişah ve reâya aynı seviyede: insan seviyesindedir. "Az çoktur, küçük güzeldir" felsefesiyle hareket edilen Topkapı Sarayı'nda, tevazu, vekar ve ciddiyet, güzellik ve sadelik aynı anda sergilenmiştir. Yalnız, ev "kadın"ın alanı kabul edildiği için, "güzelliği yakından fark edilecek" nesnelerle dolu Harem son derece zarif, narin, güzel ve süslü inşa edilmiş; Osmanlı tarihinin en nadide çinileri Harem yapılarında sözgelimi III. Murad salonunda kullanılmıştır (Raşid Demirtaş, "Sonsuzluğa uzanmak'tan özetle...)

[31] GÜNGÖR, s. 77.

[32] ÇAM, s. 100.

[33] ÜLGEN, "XVI. Yüzyılda...", s. 389.

[34] BEYATLI, s. 116.

[35] BEYATLI, s. 120.

[36] DOĞRU, s. 31; Türk Dünyası Kültür Atlası, I, 419.

[37] DOĞRU, a.g.m., s. 31-32.

[38] DOĞRU, a.g.m., s. 31.

[39] ENGINÜN, s. 51.

[40] KABAKLI, Mabet ve Millet, s. 137.

Yayın Tarihi: 19 Aralık 2022 Pazartesi 11:00 Güncelleme Tarihi: 19 Aralık 2022, 14:07
YORUM EKLE

banner19

banner36