Kötülüğü tanımak

"Her ne gerekçeyle olursa olsun hakikati perdelemek insana, insanlara yapılmış en büyük kötülüklerden biri sayılmalı. Zira bunun varacağı nokta, hakikati kendimizin inhisarında görerek bu gerekçeyle kullanılan gücü mutlaklaştırmak olacaktır." Ali K. Metin yazdı.

Kötülüğü tanımak

Kötülüğün ne olup ne olmadığı konusunda sarih, yetkin bir kavrayışa ve toplumsal kanaate ulaşamadığımız sürece yaşadığımız/şahit olduğumuz pek çok insanlık durumunu hayatın gerçekleri diyerek geçiştirmekte muhtemelen bir beis görmeyeceğiz. Kapitalizmin yıkımı bir taraftan kendi krizlerinin bir sonucu olacağı gibi, diğer taraftan ahlaki aklın gelişmesine bağlı olarak kaçınılmaz bir durum arz edecektir. Kehanet değil ama en azından bir ihtimal umut anlamında diyelim.

Bütün insanlığın mutabık olduğu bir iyi-kötü anlayışına sahip olsaydık dünyadan kötülüğü daha kolay yok edebilir miydik, pek sanmam. Ne iyiliği ne de kötülüğü sadece bizim bireysel hatta toplumsal değerlerimizle mukayyet bir olgu diye görmek mümkün. Bizim kabul ve değerlerimize rağmen yaptığımız, göz yumduğumuz veya sineye çektiğimiz bir kötülüğün parçasıyız çoğu zaman. Değil elimiz ya da dilimizle karşı çıkmayı, kalbimizle buğzetmeye bile yüksünecek kadar insanlığımızı kaybedebildiğimiz bir gerçek. Tabii ki insana, kendime ve başkalarına haksızlık etmek istemem: Yaşadığımız iletişim ve hız dünyası içinde kötülüğün sıradanlaşması biraz da eşyanın tabiatıyla yani hadiseleri bire bir yaşama ve sindirime gücümüzle alakalı. Ayrıca tepki vermekten öteye kötülük karşısındaki sorumluluklarımız yetkimize, gücümüze, imkanımıza göre değişmekte. Buna hiçbir şüphe yok. Ancak sorumluluklarımız ve gücümüz dahilinde olup kötülüğe seyirci kalmak asıl sorunumuz. İnsanoğlunun gerçek yüzünü tam da zaten böylesi hallerde görürüz. Kötülükle mücadele etme adına bedel ödemekten tamamen kaçınan kimselerle, bir yere kadar bu bedeli göze alabilenler arasındaki şahsiyet ve ahlak farkı gayet tabii burada ortaya çıkar. İnsanlar olarak dünyadaki en değerli hikayeyi hayattaki tercih ve kavgalarımızla yazıyoruz. Hakikate verdiğimiz değer bile gücünü buradan almakta. Yaşanmayan hakikatler ağzımızda bir yük ve sükseden ibaret sayılır.

Habil ve Kabil realitesi

Fakat saf ahlaki varlıklar haline gelmeyi de kimseden bekliyor olamayız. Girişte işaret ettiğimiz üzere, ahlak dahi toplumsal olarak inşa edilen ve yaşanabilen bir değerler sistemi. Bu yüzden, ahlak diye tanımladığımız değerler ve/veya ölçütler bir idealizasyon olmaktan çok insanlığın tekamül süreciyle cisimleşen evrimsel bir olguya tekabül ediyor. Gerek tabiatımızın gerekse tarihin oluşturduğu dramatik koşullar, biz insanları ontolojik bir tekamüle adamakıllı mecbur kılmış olup Hazreti Adem'den beri bu tarihi hikayeyi yaşıyor, tecrübe ediyoruz. Dünyadaki imtihanımızın bütün anlamı ve sırrı da Allah-ü alem bu hikayedeki muhtelif rollerimizle ilgili. Habil ve Kabil, tarihin değişen şartları içinde öz değil ama en azından şekil değiştirerek günümüze kadar gelmektedir. Fakat ne Habil'i ne de Kabil'i gerek kadim gerekse günümüzün ahlak ve değerler sistemi içinde tanımlamak o kadar kolay ve mümkün gözükmüyor. Realitenin dünyası, ahlaki ölçüleri saf dışı etmese bile tanımlanamayacak ve hatta fark edilemeyecek kadar dolaşık, sofistike bir yapıya büründürmüştür. Ahlakilik meselesi sahip olduğumuz kültür, devlet, medeniyet, daha önemlisi özgürlük ve kolektif ideal anlayışımızdan izole edilebilir bir nitelik taşımıyor. Buradaki izafiliğin ortadan kaldırılması ise en azından insanlık düzeyinde pek kolay görünmüyor.

Ahlaki kuvve

Bununla beraber, temel ölçü ve yaklaşım anlamında ahlakı, insanlığın nihai ortak paydası haline getirmek sanıyorum bir kuvve olarak mümkün. Tarihi şartların, insanlığı bu yönde bir tekamüle ve çözüme zorladığını söylememiz yanlış olmaz. Bütün aksi gelişmelere rağmen, insanlığı kötülük eleştirisiyle her geçen gün daha fazla karşı karşıya getirecek "ahlaki bir akıl"ın hayatın her alanına kök salacağını öngörmemiz safdillik değil, olsa olsa tarihin evrimsel hakikatine bir göndermedir. Elbette bunu, çokça görünür olan yekpare bir gerçekliğin ifadesi olarak söylüyor değiliz. Andre Comte-Sponville'ın Kapitalizm Ahlaki midir? kitabında olduğu gibi ahlakın değerleriyle ekonominin rasyonellerini birbirinden izole/özerk hale getirmekten yana olanların pratikte hala söz sahibi oldukları bir süreçte işlerin bugünden yarına nereye varacağını kestirmek kolay olmamalı. Fakat gerek kapitalizmi gerekse mevcut güç odaklarını en çok tedirgin edecek olan da gerçek anlamda bir kötülük bilincinin neşvü nema etmesi olacaktır. Kapitalizmin yıkımı bir taraftan kendi krizlerinin bir sonucu olacağı gibi, diğer taraftan ahlaki aklın gelişmesine bağlı olarak kaçınılmaz bir durum arz edecektir. Kehanet değil ama en azından bir ihtimal umut anlamında diyelim. Mesele sadece kapitalizmle de sınırlı değil, kötülüğün yuvalandığı her türlü tahakküm ilişkilerini kapsamaktadır. Çünkü mesele sadece yoksulluk, açlık, bölüşümdeki haksızlıklar gibi ekonomi ve refah temelli olmayıp, insanın şahsiyeti ve saygınlığıyla ilgili bütün toplumsal ilişkiler demetidir. Ekonomiyi olduğu kadar, devleti, siyaseti ve günlük hayatı da ilgilendirmektedir. Daha açıkçası iktidar ilişkilerinin olduğu her yerde ahlak, dolayısıyla kötülük problemi söz konusu olabiliyor. Her ahlaki sorunsallaştırma, esasen iktidar ilişkilerine dair saygınlık ve hak temelli sorgulayıcı bir eleştiriyi beraberinde getirir. Getirmiyorsa burada bir nevi kutsallaştırma eğiliminden söz etmek gerekir. Böylesi kutsallaştırma biçimlerinin ahlaki değerleri bertaraf ederek hükümferma hale gelmesi tarihin her dönemindeki olağanlardan biri olmuş, dahası söz konusu olağanlar sayesinde belli iktidar yapıları mümkün olabilmiştir. Ancak buradan hareketle, iktidarın her kayıt ve şartta kötülükle kaim olduğu çıkarsamasını yapmamız doğru olmaz. İktidarın tarihsel değişkenlere bağlı bir zorunluluk olduğu, toplumsal fayda ve ihtiyaç adına varlığını sürdürdüğü yadsınamaz. Başka türlü bir iktidar ise zaten olamaz, olsa da sürdürülemez. Fakat sözü edilen görünür gerçekliğin ardında başka gerçekliklerin saklı olduğunu da bilmek zorundayız. Foucoult'nun dediği gibi iktidar artık her yerde olsa bile, bu durum iktidarın ne yekpare ne de bütüncül bir olgu olduğunu gösterir. Modern zamanlar içinde iktidar hem kısmen dahi olsa parçalanmış hem de buna rağmen hiyerarşik özelliklerini koruyabilmiştir. Kurumsal aygıtlar ve kolektif ideolojiler yoluyla kendisini epey daha kamufle eden, etme ihtiyacını duyan bir tahakküm öznesi veya bileşkesi olarak iktidar realitesi hala varlığını sürdürmektedir. Hatta bu iktidar yapıları demokratik mekanizmalara rağmen, sahip oldukları ideolojik aygıtların toplumsal dinamiklerle asimetrik yapıdaki ağırlığı sayesinde kitleleri kontrol etme ve yönlendirme kabiliyetini daha da artırmıştır. Toplumsal rızayı sağlama konusundaki güç üstünlüğü iktidar güçleri için önemli bir avantaj temin etmeye devam etmektedir. Dolayısıyla güçten beslenmenin vaki olduğu her durumda hakikati çarpıtma veya gizlemeye yönelik bir eğilimin olabilirliğinden bahsetmek mümkün. Gerçi bugün kitleleri kontrol etmede güç faktörüne duyulan ihtiyaç hakikatten bağımsız bir zemine doğru iyiden iyiye kaymış, simülasyon teknikleri hakikatin yerini artık fazlasıyla almış gibidir. Yalan, çarpıtma, gizleme gibi gayri ahlaki tavırların iktidarla mukayyet hal ve gösterenler olmadığı ise aşikardır. O yüzden James C. Scott'un Tahakküm ve Direniş Sanatları kitabında iktidara atfen çok vurucu bir şekilde dile getirdiği "kamusal senaryo-gizli senaryo" ayrımını aslında bütün siyasal mahfiller için dikkate almak doğru olur. İktidar hırsının galebe çaldığı her zeminde yalana ve kandırmaya duyulan ihtiyacın nüksetmesi tahmin edebileceğimiz bir şey olmalı. Toplumun varsayılan iyiliği ve menfaati adına yalanın farklı jargonlarla neredeyse mubah addedilmeye başlanması ise siyasetin ahlaken iyice dibe vurduğunun tipik bir ifadesidir.

Öteki'nin hakkı

Her ne gerekçeyle olursa olsun hakikati perdelemek insana, insanlara yapılmış en büyük kötülüklerden biri sayılmalı. Zira bunun varacağı nokta, hakikati kendimizin inhisarında görerek bu gerekçeyle kullanılan gücü mutlaklaştırmak olacaktır. Alain Badiou bunu bir Kötülük sebebi olarak tarif eder, "Bir hakikatin gücünün her mutlaklaştırılması bir Kötülük örgütler" der (Etik, sh. 87, Metis y.). Dolayısıyla "Her kolektif İyi iradesi Kötü'yü yaratır" (Age, sh. 29). Daha açık söylemek gerekirse, kimliklerimiz üzerine kurulan her iktidar alanı Öteki'ni dışlamakla mücessem olduğu için gayri ahlaki olmaktan kurtulamaz. Kimlik siyaseti, kötülüğü iktidara kodlayarak varlığını tesciller. Oysa "Etik, en baştan beri, ötekinin etiğidir, ötekine açıldığımız başlıca kanaldır" (Age, sh. 32). Ötekine olan saygı ve hoşgörüyü temel ilke/koşul olarak iktidar alanlarına taşıma iradesi ve kararlılığını göstermeyen siyaset, kötülüğü kolektif bir arzuya dönüştürerek içselleştirmekten imtina etmez. Çünkü kötülük, kolektif bir ideoloji ve aygıt olarak reel dünyanın/sistemin içinde zaten konuşlanmış vaziyettedir. Sınıf, statü, ideoloji ve etnik temelli dolayımlarıyla kötülük sadece sıradanlaşmamış, meşruiyet vasıtalarıyla kurumsallaşma imkanını da elde etmiştir. Kötülüğün ne olup ne olmadığı konusunda sarih, yetkin bir kavrayışa ve toplumsal kanaate ulaşamadığımız sürece sokağımızda, şehrimizde, ülkemizde, dünyamızda yaşadığımız/şahit olduğumuz pek çok insanlık durumunu hayatın gerçekleri diyerek geçiştirmekte muhtemelen bir beis görmeyeceğiz.

Kötülüğü ifşa etmek

Kötülüğün kötülük olduğunun bilinmemesi, dahası belli bazı iyilikler/faydalar ile şerbetli bir kıvama getirilmesi insanlık aleminin belki de en temel sorunsalı ve çıkmaz sokağıdır. Buna karşılık, yine Badiou'nun ifadesiyle söyleyecek olursak, "İnsan hakları, Kötülük görmeme hakları demektir" (Age, 25). Dolayısıyla insan hakları temelinde yapılabilecek düşünsel kazı ve sorgulamalar kötülüğün muhtelif veçheleriyle ifşa edilmesi anlamında güçlü ümitler içermektedir. Her insanın özgürce ve saygın bir şekilde yaşama hakkından açmak, yaşadığımız dünyayı çok radikal değişimlere hazırlayacak yeni bir paradigmanın önümüze gelmesi demektir. Bu zaten açılmış olup insanlığın gündemindeki önemini az çok koruyor. Kötülük olgusuyla güçlü bir hesaplaşmanın yapılması ise, söz konusu paradigmaya düşündüğümüzden çok daha güçlü ve dinamik bir boyut kazandırma imkanını insanlığa vadediyor. Bunun için özgürlük ve saygınlık anlayışımıza ilişkin bilişsel tedariklerin geliştirilmesi en temel, en radikal adımlardan biri olacaktır.

Herkesin dünyanın saygın bir öznesi olma hakkına ve imkanına kavuşturulduğu bir gelecek tasavvuru bugün hala bir ütopya gibi görünse bile kötülüğe karşı sergilediğimiz muhkem duruş ve titizlik, insanlık üzerindeki dönüştürücü etkilerini mutlaka gösterecektir.

Ali K. Metin

Kaynak: Star/Açıkgörüş

Yayın Tarihi: 26 Eylül 2021 Pazar 12:00
banner25
YORUM EKLE

banner26