banner17

Kim büyüyünce şehit olacak?!

Cafcaf'ta yayınlandığı dönemde büyük beğeni ile takip edilen Hamza İz yayıncılıktan kitap olarak çıktı. Hamza'dan bir bölüm ç-alıntılıyoruz..

Kim büyüyünce şehit olacak?!

“………………..”

Hamza, Ömer Faruk Dönmez
(+)

Yine aynı şey oldu. Gerçekle hayal bir kez daha karıştı. Tahmin etmeliydim. Ne çaya damlatılmış ilaç, ne çuval, ne dam, ne korkuluk, ne aşağıda birikmiş bir kalabalık! Parktayım. Aysu hâlâ karşımda. “Nasılsın?” sorusunun n’si dudaklarının ucundan sarkıyor. Gülümsüyor. Bir an önce buradan uzaklaşmalıyım. Eşya ile bağlantıyı koparmamak lazım kardeşim. Tehlikeli şeyler bunlar. Riskli şeyler. Hiç gereği yok.

“İyiyim; fakat acelem var!” dedim telaşla, “Görüşürüz!”

Cevabını beklemeden fırladım. Ulan daha tek kelime etmeden başıma neler getirdin; bir de konuşsam kim bilir neler olur! Hızla uzaklaştım. Yürüdüm. Yürüdüm. İnsanların yanından geçtim, marketlerin, büfelerin, arabaların, otobüslerin, pastanelerin, lokantaların, kahvelerin yanından geçtim, ürkek ama besili kedilerin, kaburgaları görünen aç köpeklerin, çöp bidonlarının, kibirli apartmanların, zavallı gecekonduların, yağmurun, hüznün, acının, kederin, yalnızlığın yanından geçtim, su birikintilerine bastım, yol kenarındaki ağaçların yapraklarını kopardım, ıslak bir dala dokundum, dalların üşüyüp üşümediğini sordum kendime, küçük bir çocuktan selpak aldım, karşı kaldırımdaki bir ihtiyara selam verdim, bir dolmuşa öylesine binip iki durak sonra indim, kitapçıdan rasgele bir edebiyat dergisi alıp ilk şiiri okudum, zırvaydı, öfkelendim, üzüldüm, insanlara baktım, ey insanlar dedim, ey insanlar, nereye gidiyorsunuz böyle acele, size bir sır vereyim ey insanlar, öbür tarafı bir bilseniz, ah bir bilseniz dedim, hafif bir yağmur başladı, sonra yine insanlara baktım, durakta bekleyen yorgun polise; kuyumcunun vitrinindeki beşibiyerdeye özlemle bakan genç kadına; kırtasiyede yazılı kâğıdını fotokopiyle çoğaltan gözlüklü öğretmene; duvar kenarına yığılmış üstü başı perişan zavallı sarhoşa; yağmur başladığı için bardakların üstünü o küçük metal tabakçıklarla kapatıp ‘geldi abim!’ diye bağıra bağıra neşeyle dükkânlara girip çıkan çaycıya; manavdan meyve seçerken bir yandan da taze olup olmadıkları konusunda söylenip duran titiz ev hanımına;

gezintiye çıkardığı sevgili finosunun kıymetli ayakları ıslanmasın diye telaşla bir taksi durduran sosyetik teyzeye; ellerinde çantalar ve yüzlerinde gülücüklerle okuldan çıkmakta olan yaşıtlarına buğulu gözlerle bakan siyah saçlı siyah gözlü on yaşında bir ufaklığa; sahafın tezgâhındaki kırmızı ciltli Gazap Üzümleri’ni almaya -ceplerini ısrarla ve utanarak karıştırmasından belli ki- parası yetmeyen mahzun kitapsevere; kolundaki sepete süt şişeleri, sucuklar, ekmekler ve gazeteler dolduran tebessümü kurnaz kapıcıya; bir yandan kızın beline elini ustaca konuşlandırırken diğer yandan -birilerine yakalanmamak için olsa gerek- güneşsiz havada güneş gözlüklerini takmayı ihmal etmeyen tebdil delikanlıya; elindeki fotoğraf makinesiyle akşam altı’ya kadar iyi bir sahne yakalamak zorunda olan bıkkın gazeteciye; mağazadan şık bir oturma grubu alarak çıkan ve eve ne zaman yollanacağını satış görevlisine doksanıncı kez sormaktan yorulmayan doyumsuz kadına; dersane dönüşü pastaneye bişeyler içmek üzere giren siyah deri ceketli ve belde iki üç kat katlandığı için boyu epey kısalmış bordo kadife etekli uçarı lise kızlarına; tablasında Ferdi Tayfur’un eski kasetlerini ucuza satan ve kendisi de Ferdi Tayfur’a benzeyen bıyıklı adama; sağ koluna çorapları sol koluna eldivenleri atıp namaz çıkışı cemaate satabilmek için cami avlusuna giren saçları ağarmış emekli noter kâtibine; şuna, buna, ona, insanlara… insanlara baktım, ey insanlar dedim, ey insanlar!

Hamzaİnsanlar beni duymadılar.

Vay be. Ben de ‘gözlem’ yapabiliyorum yaşasın! Bu sayede iyi bir yazar olabilirim! Hah ha. Ulan şehrin caddelerinde gözlem yapmakta ne var; ruhunun caddelerinde dolaşabiliyor musun? Kameraman mısın yazar mısın? Şehirde gezip tozar mısın? Gözlem yapınca azar mısın? Beğenilmeyince kızar mısın? Kereste misin hızar mısın? Rica etsem uzar mısın!

Hemen Ahmet Amcayı görmem lazım. Mübarek şimdi nerdedir kim bilir? Göktepe camiine doğru ilerledim. Ahmet Amcanın o tertemiz mümin yüzüne bakmam lazım. O müslüman ellerini öpmem lazım. Öyle değil mi gerçekten: bazı yüzlere bakınca İslam’ı görüyorum: bazı insanların ellerine bakınca İslam’ı görüyorum ben: siz de görüyor musunuz ulan insan kardeşlerim, ha? Ahmet Amcanın o samimi cüppesini, o sıcacık sarığını özledim. Zira ben çok sıkıldım arkadaşlar, kotlu-tıraşlı-parfümlü müslümanlardan. Şehrin caddelerinde çok var onlardan. Şehrin caddeleri. Ruhun caddeleri. Hah. Ne keşif ama!

Tabelalar. İlanlar. Duyurular. Afişler. 2010 Avrupa Kültür Başkenti. Sevsinler! Avrupa Birliğiymiş! Kur’an-ı Kerim’de ehl-i kitap için “Biz onların arasına kıyamete kadar sürecek bir kin ve düşmanlık tohumu saçtık.” şeklinde âyetler var. Yani? Yani bakmayın müttefik göründüklerine! Yüzyıllardır birbirlerini nasıl yediklerini bilmek için iki satır tarih okumak yeterlidir. Benden söylemesi: Avrupa Birliği tıraştır arkadaşlar: bu birlik kesinlikle yakın zamanda dağılacaktır: Kur’an’da ayet var kardeşim, sen ne diyorsun? Aklımızı başımıza toplayıp kendi ittifaklarımızı kurmak zorundayız. Müslüman! Kime diyorum? Neymiş efendim; Avrupa Birliğine girersek içerdeki bazı baskı odakları güçlerini yitirecekmiş. Ne taktik ama! Ulan gâvura güvenerek mi müslüman oldun sen? Allah aşkına Mâide suresi 51. ve 52. ayeti okuyun be kardeşim: Kalplerinde hastalık bulunanların “Başımıza bir felaket gelmesinden korkuyoruz.” diyerek Hıristiyanların ve Yahudilerin dostluğunu kazanmaya çalışmalarına Allah ne diyor: “Ne biliyorsun, belki de Allah sana kendi katından bir zafer verecek!” Ayetin sebeb-i nüzulüne, bir tefsire bakın yahu! Kime anlatıyorsun oğlum Hamza. Âşık, laftan anlar mı? Gözü bir şey görür mü âşığın? Bizimkiler de aptal âşık işte.

Malûm hikâye: Aslan, oduncunun kızına âşık olmuş. Düşünmüş taşınmış, nihayet gitmiş oduncunun yanına “Böyleyken böyle.” demiş,  “Ben senin kızına âşık oldum, Allahın izniyle evlenmek istiyorum.” Oduncu bakmış aslan ciddi; ama olacak şey mi: aslana kız verilir mi? Ulan verilmez tabi de, yekten olmaz dese, aslan bu: pençesiyle, yelesiyle, kükremesiyle, heybetiyle, sağı solu belli olmaz, sakat iş. Bir kurnazlık düşünmüş: “Aslan evladım.” demiş oduncu, “Senin gibi damadı kim istemez? Lakin bu işi müzakere edebilmemiz için, kızımın bazı istekleri vardır!” Heveslenmiş bizimki: “Her isteğini yaparım!” diye coşmuş. Aslanın tufaya geldiğini gören oduncu başlamış kriterlerini saymaya: “Önce…” demiş, “Şu pençelerindeki tırnakları bir söktürelim; benim kızım pek narindir, çabuk incinir.” Aptal âşık hemen koşup tırnaklarını söktürmüş, canı o kadar acımış ki yaş gelmiş gözlerinden.

Fakat kızın güzel ellerini tutabilmenin hayaliyle katlanmış bu acıya; pençelerini bir güzel düzelttirmiş, ertesi hafta dikilmiş gene oduncunun kapısına: “Tamamdır! Başka?” Oduncu ellerini ovuşturup devam etmiş: “Şu sivri, keskin ve dev gibi dişlerini de çektirmen gerek; kızımı öperken koklarken canını yakmayasın sonra.” Aslan hemen bu söyleneni de yaptırmış, ertesi hafta gene dikilmiş oduncunun kapısına: “Tamamdır! Başka?” Fakat efendim, kurnaz oduncunun istekleri bir türlü bitmek bilmiyormuş. “Yelelerin…” diyormuş mesela, “Seni çok korkunç gösteriyor; kesiversen onları?” Aslan hevesle koşup denileni yapıyormuş. Öbür hafta oduncu “Kuyruğun…” diyormuş, “Kızımın değerli eşyalarına çarpıp devirmesin evde? Kısaltıversen?” Aslan hevesle koşup denileni yapıyormuş yine. Diğer hafta oduncu: “Çok iri yarısın.” diyormuş, “Biraz rejim yapıp kilo versen, şöyle tığ gibi olsan?” Derken efendim, gel zaman git zaman, kurnaz oduncu, o heybetli, o kudretli aslanı bir kuşa benzetmiş. Sonunda işin kıvama geldiğini görünce de dişsiz, tırnaksız, pençesiz, zayıf, güçsüz aslana bir güzel sopa çekmiş ve ormandan kovmuş.

Kıssadan hisse. Sembolleri çözelim.

Aslan: Biziz.

Oduncu: Avrupa Birliği. (Daha geniş anlamıyla Batı diyelim.)

Oduncunun kızı: Gelişme, ilerleme, çağdaşlaşma, demokrasi, teknoloji falan.

Okuduğumuzu anladık mı? Metin üzerinde çalışmalar. Lütfen anlamını bilmediğimiz kelimeleri sözlükten bulalım. Tembellik etmeyelim. Sonra bu kelimeleri birer cümlede kullanalım. Ne demişler: anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az, demişler. Kızını dövmezsen ya davulcuya varır ya zurnacıya, demişler. Ne alakası var şimdi? Evet konuyla bir alakası yok; ama çağrışım işte: davul zurna deyince kendimi tutamadım. Bu serbest çağrışım süper bir şey zaten: yazarların işini acayip kolaylaştırıyor. Öndeki cümlede bulunan bir ifadeyi kullanarak arkadaki cümleyi yumurtluyorsun.

Mesela: altın yumurtlayan tavuk! Tavuk mu yumurtadan çıkar; yumurta mı tavuktan? Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür. Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez. Aç tavuk kendini darı ambarında sanırmış. Buğday ambarı mıydı yoksa? Tavuğu altın kafese koymuşlar; ille de… yok bu olmadı. Sanırsam o bülbüldü. Neyse öyle işte. “Aç kaldım, susuz kaldım, terk etmedi sevdan beni.” Ahmed Arif. Açın karnı doyarmış da gözü doymazmış. Aç mısın açıkta mısın? “Çıktık açık alınla, on yılda her savaştan.” Biraz Behçet Kemal, biraz Faruk Nafiz. Beste: Cemal Reşit Rey. Gel bazı şeyleri açık açık konuşalım. Sana açık çek veriyorum. Bir açık çay alabilir miyim? “Neden liman deyince, hatırıma direkler gelir ve açık deniz deyince, yelken?” Orhan Veli. Hava açık. Kadınlar açık saçık. Ulan cayır cayır yanarsanız öbür tarafta hiç karışmam valla. Açık hava tiyatrosu. Açık arttırma. Müzayede. Açık kalp ameliyatından çıkayım, hemen gideceğim açık arttırmaya. Bak, ben açık fikirli bir insanım, sen de açık yürekli birine benziyorsun; gel, insanların açıklarını aramaya kalkmayalım: aksi takdirde, ohoooo! Açık konuşalım ama yine de bir açık kapı bırakalım. Açık oturuma katılalım ama her şeyi açık etmeyelim. Yukarıdaki cümlelerde ‘açık’ sözcüğü kaç değişik anlamda kullanılmıştır? Ha, ne dersin? Dersini almış da ediyor ezber, sürmeli gözleri sürmeyi neyler. Al sana ruhun caddeleri. Efendim? Efendilere gelin gidesin e mi!

HamzaDil ve edebiyat!

Eskiler ‘nâtıka’ derlermiş. Nâtıka, söz söylemek demek, kelam demek. Mantık ile aynı kökten geliyor: “n-t-k”. Bakın size bir sır vereyim: Niye ‘dil ve edebiyat’ diye tutturduk biz? Çünkü efendim dil ve edebiyat, kişiyi ‘nâtıka’ sahibi yapar. Nâtıkası sağlam olanın mantığı da sağlam olur. Aynı kökten bunlar! Natıkası sahih olanın, mantığı da sahih olur. Sözü sıhhatli olanın, düşüncesi de sıhhatli olur.

Bir de tersten düşünelim: Emperyalizm/kapitalizm/modernizm, dil ve edebiyat kalesini yıkmak ister. Dili ve edebiyatı yozlaştırmak ister. Peki neden? Çünkü dünyada yürürlükte olan bu sistem, bizim mantığımızı değiştirmek istiyor; bizim düşünme biçimimizi değiştirmek istiyor. Bir insanın mantığını değiştirmek istiyorsan, önce onun nâtıkasını değiştireceksin! Bir insanın düşünme biçimini değiştirmek istiyorsan, önce onun söz söyleme biçimini değiştireceksin; kelamını değiştireceksin; dilini ve edebiyatını değiştireceksin! Gerekirse işe alfabeden başlayacaksın! Alfabeden mi? Haaa. Haaa tabi ya! Dil ile uğraşınız arkadaşlar. Edebiyat ile meşgul olunuz. Allah lütfederse buradan ayağa kalkarız. Çünkü Üstad Nuri Pakdil’in dediği gibi, bu ülkeye batılılaşma edebiyatla, sanatla girmiştir: yiğit düştüğü yerden kalkar! Bir yiğit gurbete gitse, gör başına neler gelir…

Türküler, türkülerimiz… Ana sütü gibi ak, ana sütü gibi temiz… Temizlik imanın yarısıdır. Evlenen dininin yarısını tamamlamıştır. İki yarım, bir tüm ettiğine göre, demek ki ‘evli’ ve ‘temiz’ olursan, dini bütün bir mü’min olabilirsin, ha? Yine de hızlı karar vermeyelim. Hızlı alınan kararlar mahvetti bizi. Sakin olalım. Sükûnetimizi muhafaza edelim. Serbest çağrışım, eğlenceli bir yazma yöntemi olabilir; ama çok da sıhhatli bir tefekkür üslubu sayılmaz. Efendim? Düşünmenin, diyorum; kendine has yöntemleri vardır yani. Öncüller, sebepler, sonuçlar falan… Ne demişler: Ayağını sıcak tut, başını serin; kendine bir iş bul, düşünme derin! Hayır, aslında tefekkürü kötüleyen bir söz değil bu: “yazılan gelir başa; çekilen tasa boşa” kabilinden bir şey kast ediliyor sanırım. Yani meseleleri takıntıya dönüştürme. Kadere iman et. Gerçi obsesyon çağındayız. Takıntı, hayatımızdaki en temel kavram neredeyse… Allah bizi ıslah etsin. Aah ah! “Bir ah çeksem dağı taşı eritir / Gözüm yaşı değirmeni yürütür.” Şu nasıl peki: “Ne konarsın a bülbül / Kapımdaki asmaya / Ben yârimden ayrılmam / Götürseler asmaya.”

Fena değil. Peki şu nasıl: “Yaratılanı hoş gör, Yaratandan ötürü.” Güzel tabi ama, hoşgörünün de cılkı çıktı. Surat asmak hakkımız değil mi biraz da? Üstad İsmet Özel ne diyor: Surat Asmak Hakkımız diyor. Neyi Kaybettiğini Hatırla diyor. Ümmet parça parça olmuş. Millet gruplara ayrılmış. Kimi kardeşlerde öyle önyargılar, öyle cemaat taassupları var ki, konuşamıyoruz bile; ne acı! Hoşgörüden bahsedip duran bazı arkadaşlar, Hıristiyanlara ve Yahudilere gösterdikleri hoşgörüyü bana da gösterselerdi, oturup konuşacak iki çift lafımız olurdu belki de. Bir kardeşin önderine / cemaatine eleştiri getirdiğim an işim bitiyor. Dinlemiyor artık beni. Ulan ya söylediğimde bir hakikat varsa? Önderini kusursuz / hatasız sanan müslümanın hali nicedir ya Rabbi? Cemaatini tek doğru yol sanan müslümanın hali nicedir? Sen bizleri hidayet eyle! Sen bizleri muhafaza eyle. İnsanız, yanılırız, ayağımızı kaydırma. Âmin.

Ah, böyle söyleyince de yanlış anlaşılıyor: önderi ilahlaştırmamak gerekir evet; ama ‘itaat’ denen şeyin kıymetini de unutmuyorum canım! Biat diye bir şey var! Allahın ve Rasulünün yolundan giden bir öndere, itaat etmekte bir sakınca yok ki; hatta işin doğrusu budur. Biat ve itaat mekanizmasını reddetmek, kendi sivri aklına fazlasıyla güvenen ukala bireylerin piyasayı doldurmasına yol açar. Biat ve itaat mekanizmasını reddetmek, nefsini putlaştırmış dangalakların ortalığı kokuşturmasına yol açar. Mesele o ki, biat eden de edilen de, Kur’an’a ve Sünnet’e bağlı olsun!

Mesele o ki, müslüman, önderinin İslam çizgisinden ayrılıp ayrılmadığını fark edecek bir ilim ve irfanla donanmış olsun! Halifeye “Yanlış yaparsan seni kılıçlarımızla düzeltiriz!” diyen sahabenin tavrını nasıl anlamalıyız? Ne yazık o öndere ki, yanıldığında veya hata ettiğinde, etrafındaki adamlar, uyarmak yerine yalakalık yapmayı tercih ederler. Tabii iki tarafa da önemli görevler düşüyor; fakat asıl sorumluluk önderdedir. Zira herkes güttüğünden mesuldür. Bir önder, kendine bağlananları sahih ilimle teçhiz etmeyip de onların cehaleti sayesinde otorite tesis ediyorsa, bunu hesabını nasıl verecek? Doğuda (Hinduizm’de, Budizm’de vs.) insan teki tamamen ezilmiştir; sınırsız ve sorgusuz bir itaat kültürü altında, insanın şahsiyeti yok edilmiştir…

Batıda ise (Roma’dan, Eski Yunan’dan günümüze) birey küstahlaşmış; hiç kimseyi itaate layık bulmayan şımarık insan, adeta egosunu ilahlaştırmıştır. İslam’da ne Doğuya özgü hastalıklı bir itaat anlayışı vardır; ne de Batıya has marazi bir bireycilik… Ne diyor Üstad Sezai Karakoç: Doğunun miskinliği ile Batının azgınlığı arasında ‘dengeli insan’ tipini müslüman temsil eder. Yapı Taşlarını okumadınız mı? Elimizde Kur’an ve Sünnet var: kime isyan edip kime itaat edeceğimizi söyleyen iki sağlam kaynak. Yeter ki o kaynaklara ihlas ile, takva ile yönelmeyi bilelim. Zira Kur’an “hüdel lil müttakin”dir.

Vay be. Gene büyük laflar ettin oğlum Hamza. Büyük lokma ye ama büyük laf konuşma demişler. Niyeymiş? Büyük lokma yemek de sakıncalı? Boğazına dizilir. Yutkunamazsın. Hadi yuttun diyelim, sindiremezsin. Sonra aciller, tahliller, röntgenler, doktorlar… Hiç de sevmem doktorları. Bir yeğenim var: beş yaşında. Büyüyünce ne olacaksın diyorum, doktor olacağım diyor. Uzun uzun anlatıyorum tıp denen bilimin tutarsızlıklarını. Gözlerini kocaman açıp dinliyor, sonunda da şöyle diyor: o zaman öğretmen olacağım! Bu kez başlıyorum eğitim sektöründeki saçmalıkları sayıp dökmeye. Allahtan çok geçmeden aile büyükleri müdahale ediyorlar da çocukcağızı olay mahallinden uzaklaştırıyorlar. Ancak üçüncü kişilerin gözetimi altında yeğenimle görüşmeme izin veriyorlar. Yazık, çocuğu da kendilerine benzetecekler.

Zaten hep böyle. Kime sorsam, doktor olacağım, öğretmen olacağım, avukat olacağım diyor. Hedef bu… Büyüyünce ne olacaksın sorusuna hiç kimse ‘şehit olacağım’ diye cevap vermiyor. İlginç tabi. Ulan nasıl olsa ölmeyecek miyiz? Evet? En pırlanta ölüm de şehit olmak değil mi? Evet. Kaç tane hadis var bununla ilgili. Fakat insanlar hayatı ölüme göre düzenlemekten vazgeçtiler galiba. Hayatını ölüme göre dizayn etmeyen ahmaktır oysa. Oğlum Hamza gene ölüm ölüm diye tutturdun, içimizi kararttın. Öyle miii? “Ağızların tadını kaçıran ölümü sıkça hatırlayınız.” hadisi ne olacak peki? “En zeki insan ölümü en çok düşünen insandır.” hadisi ne olacak? Dünyaya tapmaya başladığımız şu kötü zamanlarda ölümü hatırlamak, belki de azgın nefislerimizi dizginlemenin en sahih yoludur.

Emperyalistlerin en çok korktukları şey, “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusuna “Şehit olacağım!” cevabını veren bir neslin yetişmesidir.

Ömer Faruk Dönmez
Ömer Faruk Dönmez

Gerçi ‘hicret, cihat, şehit’ gibi kavramlar bizimkiler tarafından bile marjinal bulunuyor artık. Hatta arabesk bulunuyor. Bazı arkadaşlar felaket süper taktikler geliştirmişler. Hicretsiz, cihatsız, şehitsiz halledeceklermiş işi. Dünyaya barış getireceklermiş. Kardeşim, Efendimiz aleyhisselam bile hicret etti, cihat yaptı, şehit verdi; siz kendinizi ondan daha mı akıllı sanıyorsunuz?

İşte geldim.

Avluya girdim. Şadırvana geçtim. Bir abdest aldım. Ahmet Amca camidedir herhalde. Sessizce camiye girdim. Huzur. Sükûnet. Ahmet Amca bir köşede namaz kılıyordu. Yavaşça yanına gittim. Arkasına bir yere oturdum.

 

 

                                                                 

Güncelleme Tarihi: 06 Mayıs 2016, 14:32
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Yasin Şahan
Yasin Şahan - 8 yıl Önce

Maşaallah.. Ömer Faruk Dönmez'den olan bu yazı hoş olmuş, bizim dünya'ya da hoş.. Teşekkür ederiz.

Salome
Salome - 8 yıl Önce

Cok begendim.

ZynP
ZynP - 8 yıl Önce

Hamza!.. kahramanım :)

çağatay hakan gürkan
çağatay hakan gürkan - 8 yıl Önce

Hamza Cafcaf'ın öz çocuğuydu. İz yayıncılık hamzanın reklamını vermeliydi Cafcafa. Cafcaf okurları olarak bunu beklerdik. İyi ki dünyabizim var da haberdar olabildik Hamza'nın kitabının çıktığından. varol Dünyabizim!

banner8

banner19

banner20