Kemal Sayar: Güzel gören, güzel eyler

"İyi­lik mi arı­yor­su­nuz; ses­siz se­da­sız, kar­şı­lık­sız bir bağ­lı­lık­la bu ül­ke­yi ma­mur kı­lan, do­kun­du­ğu yer­le­ri ve yüz­le­ri, kalp­le­ri ve söz­le­ri imar eden şö­val­ye­le­re ba­kın." Kemal Sayar'ın Anlayış dergisinin 39. sayısında (Ağustos-2006) yayınlanan yazısını alıntılıyoruz.

Kemal Sayar: Güzel gören, güzel eyler

Bir adam dün­ya­yı de­ğiş­ti­re­bi­lir mi? Hül­ya­lı bir yü­rek bir ma­ni­ve­la­ya yas­la­nıp da dün­ya­yı ye­rin­den oy­na­ta­bi­lir mi? Evet bun­lar müm­kün. Ha­yal ku­ra­bi­len adam­lar dün­ya­yı de­ğiş­ti­re­bi­lir. Tür­ki­ye’de de bü­yük düş­le­rin pe­şi sı­ra uçurt­ma uçu­ran adam­lar var­dır ve bu ül­ke on­la­rın yü­zü su­yu hür­me­ti­ne ayak­ta dur­mak­ta­dır.

Gü­zel gö­ren in­san­lar­dır on­lar, gü­ze­li gö­ren in­san­lar­dır. Gü­zel­li­ği yay­mak is­te­yen, dün­ya­yı kö­tü­lük ve çir­kin­lik­ten arın­dır­mak is­te­yen in­san­lar­dır. Geç­ti­ği­miz ay­lar­da bir kay­ma­kam­la ta­nış­tım; geç­ti­ği her ye­ri ma­mur et­miş, ar­dın­da ni­ce mem­nun in­san bı­rak­mış­tı. Bir baş­he­kim­le ta­nış­tım; ça­lış­tı­ğı dev­let has­ta­ne­si­ni değ­me özel has­ta­ne­le­rin sa­hip ola­ma­ya­ca­ğı bir ra­hat­lık ve alt­ya­pı­ya ka­vuş­tur­muş­tu. Bu ör­nek­ler o ka­dar çok­tur ki, ta­mah­kâr­lık­tan gö­zü dön­müş ve bü­tün ah­lâ­kî öl­çü­le­ri ters yüz ol­muş kö­tü­le­ri ber­ta­raf eder­ler. Bu ül­ke­ye sâ­fi­ya­ne bir aşk­la bağ­la­nan “da­va de­li­si” adam­lar, bir in­sa­nın di­ler­se ya­şa­dı­ğı ye­ri bir gü­lis­ta­na çe­vi­re­bi­le­ce­ği­ni, öte­le­rin ya­kı­cı so­lu­ğu­nu yü­zün­de his­se­den bir ira­de kuv­ve­ti­nin, “ben­de sı­ğar ye­di ci­han/ ben bu ci­ha­na sığ­ma­zam” di­yen bir ne­fe­sin ne­le­re ka­dir ol­du­ğu­nu cüm­le âle­me gös­te­rir­ler.

On­lar, Ki­er­ke­ga­ard’ın di­liy­le söy­ler­sek, “iman şö­val­ye­le­ri”dir­ler. Dün­ya­da ma­kam-man­sıp, şöh­ret ve­ya pa­ra bek­le­ye­rek ya­pı­yor de­ğil­ler­dir yap­tık­la­rı­nı; ver­dik­le­ri hiz­met, ek­tik­le­ri gül, din­dir­dik­le­ri sı­zıy­la yü­rek­le­ri ha­fif­ler. On­lar er­dem­li­dir­ler. Kü­çük dün­ye­vî çı­kar­la­rın, her tür­lü sal­ta­na­tın, ki­şi­lik aşın­dı­ran mad­dî kay­gı­la­rın ili­şe­me­di­ği, nü­fuz ede­me­di­ği soy­lu ruh­lar­dır. Tür­ki­ye on­lar için bir sev­da, bir du­a, bir has­ret­tir.

Tür­ki­ye bir has­ret­tir; zi­ra iyi­le­ri­miz da­ha faz­la ol­say­dı, hır­sız uğur­suz ta­kı­mı bu top­rak­lar­da ko­lay­ca otağ ku­ra­ma­ya­cak­tı. İyi­le­rin kö­tü­lü­ğü ge­ri­let­ti­ği, he­sap­sız bir iyi­li­ğin in­san­la­rın kı­rıl­mış kalp­le­ri­ni onar­dı­ğı, bar­bar­la­rın sak­la­na­cak ko­vuk ara­dık­la­rı gün­le­re bir öz­lem­dir Tür­ki­ye. Tür­ki­ye bir dua­dır; ço­cuk­la­rı­mız da­ha gü­zel bir ül­ke­de ya­şa­sın di­ye, ata­la­rı­mı­zın ve bi­zim uğ­ra­dı­ğı­mız be­lâ ve mu­si­bet­ler on­la­ra uğ­ra­ma­sın di­ye, gü­zel ül­ke­miz ya­rın da ka­im ol­sun di­ye bir ya­ka­rış­tır öte­le­re. Tür­ki­ye bir sev­da­dır; onun iyi­li­ği bi­zi gö­nen­di­rir, onun ba­şa­rı­sıy­la kı­vanç du­ya­rız, onun bir par­ça­sı ol­mak­la yü­re­ği­miz se­vinç­le kı­pır­dar.

Er­dem­li­ler yap­tık­la­rı işi hak­kıy­la ya­pan, ema­ne­ti eh­li­ne ve­ren, hal­ka lâ­yık ol­ma­ya ça­lı­şan adam­lar­dır. Adam ka­yır­ma­cı­lı­ğın ışın­la­ma yön­tem­le­riy­le ma­kam ve mev­ki edin­mez­ler; ayak kay­dır­ma­cı­lık ve de­si­se­den uzak du­rur, ne­re­de ve han­gi mev­ki­de olur­sa ol­sun­lar gü­zel­li­ği arar, dün­ya­yı imar edi­le­cek bir bah­çe ola­rak se­lam­lar­lar. Gü­zel­den ha­ber­dar olan­lar gü­zel­leş­ti­rir, gü­ze­li gö­re­bi­len­ler gü­ze­li arar. Bu in­san iliş­ki­le­rin­de de böy­le­dir.

Ka­dim bir hi­kâ­ye­dir: Bir du­va­rın di­bin­de bek­le­yen bir adam var­mış es­ki za­man­lar­da. Şeh­rin sur­la­rı­nın di­bin­de bek­ler ve ge­len gi­den yol­cu­lar­la ko­nu­şur­muş. Birgün bir grup yol­cu gel­miş ve “Söy­le­se­ne dos­tum” de­miş­ler, “Bu şe­hir­de ya­şa­yan­lar na­sıl in­san­lar­dır, içe­ri gi­rip bu­ra­da ko­nak­la­ma­ya de­ğer mi?” Bu­nun üze­ri­ne “Pe­ki ya si­zin gel­di­ği­niz yer­de in­san­lar na­sıl­dı?” di­ye sor­muş adam. “Aman aman” de­miş yol­cu­lar, “Her­kes o ka­dar kö­tü, o ka­dar hırs­lı, o ka­dar dü­zen­baz­dı ki ken­di­mi­zi bu­ra­la­ra zor at­tık.” “Bu­ra­da­ki in­san­lar da öy­le­dir.” de­miş adam, “Va­rın siz yo­lu­nu­za de­vam edin. Bu şeh­rin si­ze ve­re­bi­le­ce­ği hiç­bir şey yok.” Gü­nün bi­rin­de baş­ka yol­cu­lar gel­miş ve ay­nı so­ru­yu sor­muş­lar. Adam da ay­nı so­ru­yu sor­muş. “Bi­zim gel­di­ği­miz şe­hir­de in­san­lar iyi, cö­mert ve yar­dım­se­ver­di­ler ve biz ora­da çok mut­luy­duk” di­ye ce­vap­la­mış yol­cu­lar. “O hal­de gi­rin ve şeh­rin ta­dı­nı çı­ka­rın, zi­ra bu şeh­rin aha­li­si de öy­le­dir” de­miş adam. Ha­ya­ta na­sıl bak­tı­ğı­mız ne­yi gör­dü­ğü­mü­zü be­lir­ler. Gü­zel­li­ğe aşi­na olan­lar, onu her yer­de ka­im kıl­mak is­ter.

Za­ma­nı­mız “ira­de­nin kri­zi”ne ta­nık­lık edi­yor. İn­san­lar ken­di­le­ri­ni dün­ya­yı de­ğiş­ti­re­cek kud­ret­te his­set­mi­yor ar­tık. So­kak­lar 60’lı yıl­lar­da ol­du­ğu gi­bi da­ha gü­zel bir ge­le­cek ve da­ha adil bir dün­ya is­te­yen in­san­la­rın coş­ku­suy­la do­lup taş­mı­yor. Bü­yük an­la­tı­lar dev­ri so­na er­di. Tür­ki­ye’nin “iman şö­val­ye­le­ri” ise bir in­sa­nın ate­şi gül bah­çe­si­ne çe­vi­re­bi­le­ce­ği­ni İb­ra­him Pey­gam­ber’in öy­kü­sün­den bi­li­yor. On­la­rın ufak do­ku­nuş­la­rıy­la gül­ler bü­yü­yor. Bu coğ­raf­ya­da iyi­li­ğin de hi­kâ­ye­si hü­küm sü­rü­yor. Er­dem­li in­san­lar, baş­ka­sı­nın boz­du­ğu­nu ona­rı­yor.

Ha­in mi arı­yor­su­nuz, ha­in­le­ri işa­ret eden par­mak­la­rın sa­hi­bi­ne ba­kın. İyi­lik mi arı­yor­su­nuz; ses­siz se­da­sız, kar­şı­lık­sız bir bağ­lı­lık­la bu ül­ke­yi ma­mur kı­lan, do­kun­du­ğu yer­le­ri ve yüz­le­ri, kalp­le­ri ve söz­le­ri imar eden şö­val­ye­le­re ba­kın.

Yayın Tarihi: 28 Kasım 2019 Perşembe 09:00 Güncelleme Tarihi: 27 Kasım 2019, 15:43
banner25
YORUM EKLE

banner26