banner17

Kelimeler manalara denk düşerdi!

Talha Hakan Alp'in fütüvvet kavramı üzerine yazdığı bir yazıyı çalıntılıyoruz.

Kelimeler manalara denk düşerdi!

Kelimelerin manalara denk düştüğü, sözün anlama ihanet etmediği zamanlardı…

Dil varlığa, rumuzlar hakikate vefalıydı henüz… Birine “adam” dendiyse eğer, şüphe götürmeyen bir hakikat o kimsenin adamlık vasfını taşıdığıydı bütün hücrelerine kadar…

Bir yüze yerleşen tebessüm yalın dostluk ve samimiyetin simgesiydi… Art niyet yoktu, yapmacıklık yoktu…

Eğilip bükülmeden ve eğip bükmeden konuşulurdu… Çünkü kamus namustu, kelimeyle oynayan iffetle oynamış demekti… 

Genç demenin de işte o zamanlar bir manası vardı. Kâh civan dedikleri, kâh yiğit, kâh mert dedikleri, kâh kalender adam… Ağızdan çıkan ses dizeleri farklı olsa da; dedikleri hep sadakat, hep feragat, hep şahsiyetlilik hissi verirdi insana…

Ve gençliğin ayrı düşünülemediği bir manası vardı özde… Ömrün başlarında “muhataralı” bir döneme işaret etmiyordu üstelik bugünkü gibi; daha özelde, yaş farkı olmadan üstün bir karaktere işaret ediyordu, adına diğerkâmlık denen, mertlik denen, kalenderlik yahut gönül zenginliği denen…

İslam ahlak geleneğinde işbu gence “Fetâ” dendi… Gerçek gençlik de o gün bugün “fütüvvet” diye anılır oldu…

Şimdi bir kavram olarak fütüvvetin hüviyetine ilişkin soruyla kelimenin köklerini keşfe dönük küçük bir seyahatin sırası...

HatKavramların etimolojik serüvenini incelemek zevkli bir iştir şüphesiz… Yeni yeni semantik ilişki algıları... İlginç bağlar üzerinden tasavvur semasında keşfedilen yeni burçlar… Tıpkı keşif dolu bir feza yolculuğu gibi…

Yalnız epey evhamcı tarafı da vardır bu işin… Kelimeler ve kültürler arası “mevhum bağlar” tesis eder, kültür arkeolojisine soyunur bu işe kendini kaptıran… “Tesadüfün sınırları yok ne de olsa!”diyor kulağıma “mantığa sadakat” diye fısıldayan bir ses…

Bunlar, kavramlaşmış fetâ ile Kur’ân’daki fetâ ve türevleri arasında biraz sonra arz edeceğim bağlantıya mesafeli bakanlar için cümlelerimin yargısal bir değer taşımadığı

konusunda "ön bilgi" olsun…

Fütüvveti araştırırken tarihe uzanmış müselsel bir hikâyeyle karşılaşıyorsunuz… Sağır şehrin ortasında ateşle sınanan bir kutlu peygamberle başlayan… Ve üç yüz küsur yıl sürecek gurbete doğru bir seher vakti kentlerini gizlice terk eden Kehf arkadaşlarının tüyler ürperten kıssasıyla devam eden yüzyılların feragat hikayesi…

Meraklıklarına hikâyenin ayrıntıları için "menakıp kitapları"nı işaretlerken biz istikametimizi kavramın ıstılahî yönüne çevirelim.

Kaynaklara dönük yalın bir sorgulama fütüvvetin ilk olarak sûfîlerin dilinde doğduğuna dikkatlerimizi çekiyor. Erken dönem tasavvuf kitaplarında fütüvvet başlığıyla açılan bir bab olduğunu görüyoruz önce… İlk sûfîlerden itibaren tasavvuf geleneğinde fütüvvetin muhtevasına ve sûfî semantiğindeki inceliklerine dair verilen malumatın her biri insanın içine mavera özlemi aşılayan birer tılsım gibi…

Mesela Kuşeyrî’nin er-Risâle’sini okuyanlar “Bâbü’l-fütüvvet” başlığını okumadan geçmesinler… Çünkü kavramın kültürel/tarihî kökenine duyduğumuz merak, kelimenin Kur’ân’la alakasının kurulduğu bu babın ilk cümleleriyle bir nebze cevap buluyor. Bu cümlelerden anlaşıldığı kadarıylaSûfiyye, fütüvvetin kavramlaştırılmasının Kur’ân’dan ayrı düşünülemeyeceğini anlatmak istiyor. Böylece ilk fetâların Kur’ân kahramanlarından başkaları olmadığını da anlamış oluyoruz…

Bu İslam kültürüne özgünlük kazandıran takdire şayan bir duyarlılıktır ve yakıştırma bir aidiyet arayışı yerine İslam tasavvufunun mistisizmden ayrı özgün bir çizgi olduğuna dikkatleri çekmelidir…

Binaenaleyh fütüvvetin köken itibarıyla kadim İran ya da Şaman kültürleriyle irtibatlandırılmaması gerektiği baştan bellenmelidir.

Şu halde henüz yolun başındayken okuyucuyu tembihleyelim; burada ilgimiz sosyokültürel bir kurum olarak fütüvvet tecrübesine değil, bir kavram ve kâmil insan karakteri olarak tasavvuf kültürümüzdeki muhtevasınadır…

Tekrar kelimenin Kur’ân’daki kullanımına dönüyoruz. İlkin Ashab-ı Kehf’ten söz açan bir ayette karşılaşıyoruz bu kelimeyle, ya da bir türeviyle; “Onlar rablerine iman etmiş gençler/fityândı” deniyor burada. Fityân fetânın çoğulu oluyor ve gençler, civanmerdler anlamına geliyor…

Kuşeyri RisalesiSonra putları kıran bir genç peygamberden söz ediyor Kur’ân yüceltici bir üslupla…

“Putları paramparça etti; ancak ondan bilsinler diye, içlerinden en büyüğünü bıraktı, baltayı da boynuna astı. [Putların başına toplanan saray erkânı dehşetle sormaya başladılar.]

-Kim yaptı tanrılarımıza bunu? Kimse o, muhakkak zalimlerdendir…

-Bir fetâ/genç işittik; putları diline dolamış, adına İbrahim derler.” 

Ashab-ı Kehf ve İbrahim peygamberin şahıslarında timsalleştirilen fütüvvet şahsiyeti öz anlamını bu kimselerin şahsiyet detaylarında bulmalıdır, diyerek kavramın muhtevasını

keşfetmek için tasavvuf terminolojisine dönüyoruz…

Muhtelif sûfîler tarafından fütüvvete getirilen tanımlar erdemliliğin çeşitli boyutlarına dikkatleri çekiyor olsa da temelde fütüvvetin muhtevasını şu noktalar oluşturuyor:

Fedakârlık, feragat, başkalarının faydalarını kendi faydana öncelemek, karşılıksız iyilik yapmak, iyilik yaptığın kimseden iyilik beklememek, kendini başkalarının iyiliğine adamak, yaptığın iyiliği kendinden bilmemek, iyilik yapmaktan hiçbir zaman yüksünmemek, bir iyilik talebine muhatap olduğunda onu ertelememek, özür beyan etmemek, kendine yapılan iyilikleri hatırlamak, kötülükleri ise unutmak, insanları zengin-fakir, seçkin-sıradan diye ayırmadan her biriyle eşit yakınlık kurabilmek, şahsî çıkarları uğruna insanlarla arasını açmamak, kendini başkasından üstün görmemek, vefakarlık…

Ve nihayet büyük sûfî Sehl b. Abdillah’ın “Allah Resulü Muhammed Mustafa’nın (sallallahü aleyhi ve sellem) ahlakını/sünnetini özümsemek” şeklindeki tarifi diğer bütün nazarî tarifleri bütüncül ve somut bir örneğe adresliyor… Sonuçta fütüvvet İslamî bir kavramdır ve elbet anlamını İslam peygamberinin örnek şahsiyetinde bulması gerekecektir…

Son olarak sûfîlik tarihinden yaşanmış bir fütüvvet misali, kavramın erdem sınırları konusunda küçümseyiciliğe mahal olmadığını gösteriyor…

Kuşeyrî’nin rivayetine göre Allah dostlarından biri bir kadınla evleniyor. Zifafa girmeden kadın bir tür cilt hastalığına yakalanıyor. Kadının farkına varmadığı bir anda bunu anlayan Allah dostu o andan itibaren gözünden şikâyetçi olduğunu ve hiçbir şeyi göremediğini söylemeye başlıyor. Eşi bu haliyle tam yirmi yıl yaşıyor ve bu uzun süre Allah dostunun adeta körebe oyunuyla geçiyor. Kadın vefat ettiği gün gözlerini açan Allah dostu, neden bunca yıl kör gibi davrandığını soranlara, eşimin eziklik hissetmesini istemedim, cevabını veriyor…

 

Talha Hakan Alp yazdı.

 

darulhikme.org adresinden ç-alıntılanmıştır.

Güncelleme Tarihi: 15 Aralık 2009, 08:12
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
sami arslan
sami arslan - 9 yıl Önce

talha hoca ne yaptığının farkında olan bir alimdir ehl-i fütüvvet adayları saygılı ve kaygılı genç arkadaşlarıma sesleniyorum:kendilerinde hakikate,hikmete ve dahi marifete dair makes bulmak isteyen arkadaşlarımızın mutlaka istifade etmeleri gerektiği bir meclisdir daru-l hikme lütfen ama lütfen buradan istifade etmeyi ihmal etmeyiniz ve'sselam

banner8

banner19

banner20