“Kedili Kütüphane”nin ümmileri ve âlimleri

Dursun Gürlek'in 16 Haziran 2019 tarihinde Yeni Şafak gazetesinde yayımlanan Beyazıt Devlet Kütüphanesi'nde görev yapan âlimleri anlattığı yazıyı alıntılıyoruz.

“Kedili Kütüphane”nin ümmileri ve âlimleri

Tam bir ilim ve kültür hazinesi olan Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde, bir zamanlar, okuma yazma bilmeyen bir kütüphaneci bile görev yapmıştı. Lütfen, hiç böyle bir şey olur mu, diye hemen itiraz etmeyiniz. İlk başta ben de kabul etmedim ama Teşrin-i Evvel (Ekim) 1928 tarihli ve 8 No.’lu “Resimli Ay” mecmuasında yayımlanan bir makaleyi okuyunca, ümmi bir zatın da kütüphaneci olabileceğine ben de kanaat getirdim.

Bu makaleye göre, “beş yüz bin kitabın içinde bir harf bile okumadan kırk beş sene yaşayan adam”, Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nin kırk beş yıllık emektarı Emin Efendi’dir. Ümmi olduğu için binlerce kitabın içinde, bir harf bile okumadan ömrünü tüketmektedir. Bu şâyân-ı hayret adam, kütüphanede mevcut kitapların hepsini tanır. Numaralarıyla, ciltleriyle, bulundukları depoların raflarıyla, müellifleriyle hemen hepsini bilir. Emin Efendi’nin kitaplara olan merakı şaşılacak bir şeydir. Bu hususta duyduğu hisleri bizzat kendisi şöyle dile getiriyor:

“Kütüphanenin kurulduğu ilk günden beri buradayım. Okuma yazma bilmem ama kitapları çok severim. Belki çocuklarımdan fazla… Onların yırtılmaları, kaybolmaları beni çok üzer. Bugün kırk beş sene oluyor, tam kırk beş sene!...”

Binlerce cildin içine saklanan mevzuların serlevhalarını (başlıklarını) bile anlamayan bu adam kütüphanenin içinde bir âmâ gibi dolaşıyordu. Her şeyi ve her yeri esrarengiz bir hisle çok iyi tanıyan körler gibi, Emin Efendi de dolaplarda dizi dizi uyuyan kitapların her şeyini ve her birini çok iyi biliyordu. Genç bir mektepli kendisine yanaştı. 341 diye bir kitap numarası söyledi. Emin Efendi, en küçük bir tereddüde kapılmadan, sanki eliyle bıraktığı tek bir kitabı almaya gider gibi, kolayca karşıki dolapların birine yanaştı. Bir saniye içinde kitabı buldu ve genç mektepliye verdi.

Biraz sonra iki küçük mektepli daha geldi: 1702 numarayı istediler. Katalogda bulunan bir masal kitabı olduğunu okumuşlardı. Emin Efendi güldü: Çocuklarım! Siz onu okuyamazsınız O, çok eski bir dilde yazılmıştır. Büyükler bile şimdi o lisanı kolayca anlayamıyorlar. Ben size başka bir masal kitabı vereyim, dedi ve küçüklere başka bir hikâye kitabı getirdi.

Görüyor musunuz, okuryazar bile olmayan bu nevi şahsına münhasır kütüphanecimiz sadece kitapları tanımakla, onların yerlerini bilmekle kalmıyor; kimin neyi okuyacağını da – bir bakıma – yine kendi belirliyor. Bu ilginç şahsiyetin yukarıda tarihini ve numarasını verdiğim “Resimli Ay” mecmuasında fotoğrafının da bulunduğunu bu arada söylemiş olayım.

Efendim, Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde böyle ümmi kişiler bile görev yaptığı gibi büyük âlimler de hafız-ı kütüp, yani müdür olarak yıllarca hizmet verdiler. Mesela bu kitap hazinesinin ilk hafız-ı kütübü Tahsin Efendi, hem icazetli bir âlim, hem de meşhur bir hattat idi. Ne yazık ki hakkında ayrıntılı bilgiye sahip değiliz. Nitekim Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver de, “Beyazıt Devlet Kütüphanesi ve Gördüklerim” başlığıyla kaleme aldığı bir makalede bu konuya temas ediyor, ezcümle şunları söylüyor:

“Ülkemizin devlet eliyle 1882 yılında kurulan ilk kütüphanesinin birinci müdürü Hattat Hoca Tahsin Efendi’dir. Tahsin Efendi’nin devrinde hat tarihine ait yazıları toplayıp bir arşiv oluşturduğunu duyardık. Fakat bu arşivi biz ancak Avukat Halil Ethem Arda dostumuzda görmüş ve hayran olmuştuk.

Tahsin Efendi’nin iki oğluyla tahsil zamanımda tanıştık. Her ikisi de tahsilini bitirdikten sonra kütüphanelerde görev almıştı. Bütün bunlara rağmen Tahsin Efendi, zamanında Beyazıt Umumi Kütüphanesi’ne az gelirdi denir. Ben bir defa kitap alırken gördüm. Tahsin Efendi Beyazıt Umumi Kütüphanesi’ndeki çalışmaları hakkında hiçbir yerde kayıt bırakmamıştır. Çalışma hayatı boyunca derbeder, metotsuz bir ömür sürmüş, sadece şurada burada ismi geçmiştir.”

Hoca Tahsin Efendi hakkında bilgi veren ilim adamlarımızdan biri de üstad İbnülemin Mahmut Kemal İnal’dır. Merhumun “Son Hattatlar” isimli eserinden öğrendiğimize göre, Tahsin Efendi hem kütüphane müdürü hem de Ali Paşa Camii imamıdır. Evkaf Nezareti’nin (Vakıflar Bakanlığı’nın) iki görevi bir arada yürütmesinin mümkün olmadığına dair aldığı karar üzerine imamlık vazifesine son verildi. Buna çok üzülen Tahsin Efendi, bir hafta sonra vefat etti. (Ölüm tarihi 1916)

Ölümünden 1 yıl önce sağ tarafına felç geldiğini, uzun süre yattığını, daha sonra iyileştiyse de zihninde durgunluk görüldüğünü yine İbnülemin Bey’den öğreniyoruz. Sülüs ve Nesih’de üstad olan ve birkaç Mushaf-ı Şerif yazan Hoca Tahsin Efendi aynı zamanda saatçilikten de anlarmış. Fakat onun bu özelliğini kimse bilmiyormuş. Kendisinin ifadesine göre, Mahmud Kemal Bey’in “âsâr-ı atikadan” bir saati varmış. Bu bakır saat arada bir bozuluyormuş. Tahsin Efendi, “saatçiye götüreyim” deyip alır götürürmüş. Meğer kendisi tamir edermiş. Bir gün saat yine durduğunda, Mahmud Kemal Bey arka kapağını açıyor. İnce bir kâğıda yazılı şöyle bir kıt’ayla karşılaşıyor.

Pek güzel yaptı onu saatçi

İçini açma sakın ey gamkin

Bir dakika ileriye gitse

Yine tamir eder elbet Tahsin

İbnülemin Bey, Tahsin Hoca’nın yemeğe olan düşkünlüğünden de şöyle söz ediyor:

“Her hale tahammül ederdi. Yalnız boğazına tahammül edemezdi. Her yerde her şeyi yerdi, iğrenmezdi. Kütüphanenin karşısında gözleri çapaklı ihtiyar Arap kadının yapıp tanesini on paraya sattığı yalancı dolmayı, yine orada bir Kürd’ün koca kazanla pişirdiği kötü yağlı, kötü kokulu kuskusu büyük bir iştahla yerdi. İtiraz ederdim, aldırmazdı, gülerdi.”

Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nin Tahsin Hoca’dan sonra göreve başlayan ikinci Müdürü İsmail Saib Sencer Hoca Efendi’ye gelince, hiç şüphesiz onun ismiyle kütüphane adeta özdeşleşmişti. Bu büyük kitabiyyat bilgini,sahasının en büyük ve en vâkıf otoritesi kabul ediyordu. Hafız-ı kütüplüğü ve bu sahadaki ihtisası hakkında, “Ayaklı Kütüphaneler” adıyla kaleme aldığım nâçiz eserimde kısa bilgiler vermeye çalıştım. Burada sadece, bir iki cümleyle de olsa, Hazret’in kedilere olan düşkünlüğünden bahsetmek istiyorum. Bir kere daha tekrar edeyim ki, İsmail Saib Sencer’in müdürlüğü zamanında bu ilim hazinesinin adı “Kedili Kütüphane”ye çıkmıştı. Merhum kitaplara olduğu kadar kedilere de büyük bir muhabbeti vardı. Kitaplara gözü gibi bakan Hoca kedileri de evlatlarıymış gibi seviyordu. Bu konuyla ilgili çok sayıdaki menkıbeye, bilahare öğrendiğim bir anekdot daha ilave etmek istiyorum.

Bir gün (28 Ocak 2010) kütüphanenin çalışkan ve kıdemli müdür yardımcısı Süheyla Şentürk Hanım’ın odasında oturuyordum. O sırada yaşı doksanı geçmiş olan ve İsmail Saib Hocayı yakından tanıdığı bilinen Taha Toros Beyi aramasını ve Hoca hakkında bilgi almasını rica ettim. Süheylâ Hanım derhal telefon etti ve uzun süre konuştu. Taha Bey’in telefonda söylediği şu anekdotu, Süheyla Hanım bana anlattı. Ben de teberrüken size nakledeyim:

İsmail Saib Hoca’nın müdürlüğü zamanında bir gün, Ankara’dan bir miktar ödenek gönderiliyor. Bu parayla zehir alıp kütüphanedeki farelerin itlaf edilmesi isteniyor. Ancak Saib Hoca, bu parayla fare zehiri değil de taze ciğer aldırıyor ve kedilerine bir güzel ziyafet çekiyor. Tabii ki Hoca hakkında da tahkikat açılıyor.

İşte İsmail Saib Sencer böyle nev’i şahsına münhasır bir kitabiyyat bilgini ve kedi severdi. Kitabı ve kediyi seveni kim sevmez ki….

Güncelleme Tarihi: 05 Ocak 2020, 12:06
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26