Kaza ve kadere iman ile kulun ihtiyarî fiilleri

"Kaza ve kadere iman, İslâm'da iman esaslarındandır. Bu hususu izah etmeden önce, bu kelimelerin mânâsını açıklamamız faydalı ve yerinde olacaktır. 'Kaza ve Kader' kelimelerinin daima birlikte kullanılmasında ittifak varsa da kullanış tarzında ihtilâf vardır." Doç. Dr. Ali Arslan Aydın'ın İslâm'da İman Esasları Âmentü Şerhi kitabından bir pasajı ilgilerinize sunuyoruz.

Kaza ve kadere iman ile kulun ihtiyarî fiilleri

Kaza ve kadere iman, İslâm'da iman esaslarındandır. Bu hususu izah etmeden önce, bu kelimelerin mânâsını açıklamamız faydalı ve yerinde olacaktır.

"Kaza ve Kader" kelimelerinin daima birlikte kullanılmasında ittifak varsa da kullanış tarzında ihtilâf vardır.

Meselâ, Eş'arîlerin eksirisi, "Kaza ve Kader", Mâtüridîlerin ekserisi ise "Kader ve Kaza" derler. Bu farklı kullanış her iki kelimeye verilen farkli mânâdan ileri gelmektedir. Bu husus mühim değildir. Mühim olan, Allah'ın kaza ve kaderinin mânâlarını iyi bilmek ve her şeyin kaza ve kadere uygun olarak meydana geldiğine kesinlikle iman etmektir. Şimdi bu kelimelerin mânâlarını açıklayalım.

I) KAZA VE KADERİN LÜGAT VE ISTILAH MÂNÂLARI:

a- Lügat Mânâları:

"Kader" kelimesi; ölçü, miktar, bir şeyi belirli bir ölçüye göre yapmak, onu tayin ve tahsis etmek manâlarına gelir.

Ráğib'a göre "Kader ve Takdir"; bir şeyin miktarını ve sınırını bildirir.[1] Yani kader, bir şeyin ölçüsü demektir. Her şey İlahi bir ölçüye bağlıdır. Mesela buğday tohumu veya hurma çekirdeği... Her ikisi de kendine mahsus öyle bir ölçü ile takdir ve tayin edilmiştir ki, buğday tohumundan yalnız buğday, hurma çekirdeğinden de yalnız hurma ağacı yetişir. Başka bir şey yetişmez. Her nebatin, her agacın ve her hayvanın tohumu da öyle. O halde kader, bu âlemi ve ondaki her türlü yaratıkları ilâhî hikmete göre idare eden ve varlığını devam ettiren ilähi bir ölçü ve ilahi bir kanundur. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de:

"Şüphesiz ki Biz her şeyi bir kader (mazbut bir ölçü) ile yarattık."[2] buyurulmuştur.

Diğer bir âyette de:

"... (Allah) Her şeyi yaratmış ve her birine belirli bir nizam vererek, onun kaderini tayin ve takdir etmiştir." [3] buyurulmaktadır.

"Kaza" kelimesi ise bir şeyi söz veya hareketle tamamlamak mânâsınadır. Yerine göre emir, hüküm, ilân, beyan ve yaratma mânâsına da gelir.

Meselâ: İsrâ Sûresi'nde (âyet: 23), emir ve hüküm, Fussilet Sûresinde ise (âyet: 12), yaratmak mânâsına gelmektedir.

b- Istilah Mânâları

Kaza ve kaderin istilah mânâları, itikatta hak sayılan ve "Ehl-i Sünnet"i teşkil eden Mâturidilere ve Eş'arilere göre değişmektedir. Bunları kısaca açıklayalım:

Mâturîdîlere göre Kader:

Hakk Teâlâ'nın ezelden ebede (sonsuzluğa) kadar olmuş ve olacak şeylerin her birinin zamanını, mekânını, sıfatlarını ve her türlü özelliklerini ezelde bilip, o surette takdir (ve tahdit) etmesidir.

Bu tarife göre kader, Hakk Teâlâ'nın ilim ve irade sıfatlarına râci olup, bu ilâhî sıfatlara ve ezeli olan taalluklarına iman etmek, kadere imanı da gerektirir.

Eş'arilere göre ise Kader:

Allah-u Teâlâ'nın her şeyi, vakti gelince, ezelî ilmine uygun olarak ve irade ettiği (dilediği) şekilde yaratmasıdır.

Bu esasa göre kader, Kudret sifatina râci olup, bu sıfatın hadis olan ikinci taallukunun bir eseridir. [4]

b- Kaza ise Maturidîlere göre:

Cenâb-ı Hakk'ın, ezelde irade ve takdir buyurmuş olduğu şeyleri zamanı gelince ezelî ilim, irade ve takdirlerine uygun olarak yaratması demektir.

Bu bakımdan kaza, Tekvin sıfatına râcidir.

Eş'arilere göre

Kaza, hüküm mânâsına olup, Yüce Allah'ın bu kâinattaki vâki olacak şeylerin hepsini nasıl, ne vakit ve ne şekilde olacaklarsa, ezelde öylece bilmiş ve ezelî ilmine uygun olarak dilemiş olmasıdır.

O halde, Eş'arhilerin bu tarifine göre kaza, kaderden daha şümullü ve genel olup, ilim ve irade sıfatlarına râcidir. Mâturidîlere göre ise durum aksine olup, kader kazadan daha şümüllü ve geneldir. Ancak görüldüğü gibi, Mâtüridîlerce yapılan tarifler, kaza ve kader kelimelerinin lügat mânâlarına daha uygundur.


RIZIK VE ECEL MESELELERİ

1- RIZIK MESELESİ

Her canlı, hayatını devam ettirmek için, Allah'ın yarattığı nimetlerden yeyip içmek suretiyle faydalanmaya muhtaçtır. Bu nimetlere rızık diyoruz. Rizki veren Yüce Allah, kazanan ise kuldur. Allah, Rezzâk-ı âlemdir.

Kazanç, helâl de haram da olabilir...
Fakat:
Helâl kazanç rızıktır ama, haram kazanç da rızık mıdır?
İşte rızık meselesi, bu husustaki tereddüt ve ihtilâftan doğmuştur.

Her canlının yaşamasını temin eden her türlü rızkını Allahu Teâlâ'nın verdiği, Kur'an-ı Kerim ile sabit olan İslâmî bir esastır. Nitekim yüce Allah Hûd Sûresi'nin 6. âyetinde:

"Yerde yürüyen (kâinatta yaşayan) bütün canlıların rızkını vermek, Allah'a mahsustur" buyuruyor.

Her canlının rızkı, Hakk Teala'nın ilm-i ezelisine, takdir ve iradesine uygun olarak verildiğinden, rızık, Allahy Teâlâ'nın İlim ve İrade sıfatları ile ilgili olup, "Sifat- Fiili- ye" adı verilen "Tekvin Sıfatı"nın bir tecellisidir. Bu cihetten rızık, keremi sonsuz olan Rabbimizin Tekvin Sifatına râcidir. Çünkü Allah (c.c.) Rezzak-1 Alemdir.

Şimdi, rızık konusundaki Ehl-i Sünnet görüşünü, lügat ve istilah mânâları ile birlikte özetliyelim:

"Rızk" kelimesi mastardır. Cem'i "erzak" gelir.

Dilcilere göre mânâsı: "Ma yüntefeu bihi" "Faydalanılan şey", veya "El ata" "Verilen şey" demektir.

Rızk konusunda Kelâmcılar, şu üç hususta ittifak etmişlerdir:

1. Rızık, herhangi bir kula veya yenip içilecek malın sahibine değil, yalnız Allahu Teâlâ'ya isnat ve izafe edilir. Çünkü Allah (c.c.) mülkün gerçek sahibidir.

2. Allah'tan başka rızık verici yoktur. Zira Hakk Teâlâ, "Rezzák-1 Ålem"dir.

3. Haram olan bir şeyi yeyip içen veya ondan faydala nan kimseler, kötülenmeye ve cezaya müstahak olurlar.

Ehl-i Sünnete göre rızık meselesi şu dört esasta özetlenebilir:

1. Haram olan bir şey, onu kesbeden kul için rızık sayılır.

2. Yegâne Râzık Hakk Teâlâ'dır. O halde haram olan bir şey de gerçekte rızıktır ve yaratılma bakımından Allah'a isnat ve izafe edilir.

3. Haram da rızık ise de Hakk Teâlâ'nın haram olan rızkı kulun kesbedip kazanmasına rızası yoktur.

4. Herkes kendi rızkını yer. Bir kimse başkasının rızkını yiyemeyeceği gibi başka biri de onun rızkını yiyemez.
 
Ehl-i Sünnet ulemasının ekserisi rızkı şöyle tarif etmişlerdir:

"Rızık; Hakk Teâlâ'nın, hayat sahiplerine, yiyip içmek üzere sevkederek kendilerine verdiği her şeydir."
Bu tarif, insan veya hayvan her nevi canlıların, haram veya helâl her türlü rızıklarını, yiyecek ve içeceğin her çeşidini kapsar.

Bu tarife göre; helâl olan şeyler gibi haram olan şeyler de rızıktır ve onu da canlılara sevkedip veren Hakk Teâlâ'dır.

Sonra, her şahıs kendi rızkını yer, bir şahsın rızkını başka bir şahıs yiyemez. "Yerde yürüyen (Kâinatta yaşayan) bütün canlıların rızkını vermek, Allah'a mahsustur. [5] mealindeki âyet-i kerime de bu tarifi teyid eder. Rızık hükmünde olmayan emanet eşya da tarifin şümulü dışında kalmıştır.

Fakat bu tarife göre:

"Kendilerine verdiğimiz rızıktan (başkalarına) sarfederler "[6]  âyet-i kerimesinde geçen "Yiyip içilmeyerek başkalarına sarfedilen" şeyler de rizik sayılmaktadır. Ancak bu, tarifin değerini düşürmez. Çünkü bir şeyin başkasına verilmesi, o şeyin rızık olmasına sebeptir. Bu bakımdan rızka sebep olan şeye de rızık ismi verilmiştir.

"Eş'arî ulemasından bazıları ise rızkı:

"Hakk Teâlâ'nın sahiplerine, yiyip içerek, gidalanmak veya başka türlü faydalanmak üzere sevkederek, onlara verdiği şeylerdir" şeklinde tarif etmişlerdir.

Bu tarif, birinci tariften daha geneldir. Çünkü, yiyecek içecekten başka, kendisinden faydalanılan şeyler de rızık oluyor. Bu tarifi, yukarıda zikredilen her iki âyet de teyid etmektedir. Zira başkalarına sarfedilen şeyler, verene sevap, alana fayda verdiğinden, biri veya her ikisi için de rızık sayılabilir.

Fakat, emanet eşya da rızkın tarifi içine giriyor. Çünkü emâneti alan şahıs, o eşyadan faydalanabilir. Halbuki örfe göre emânet eşya rızık sayılmaz. Sonra, bu tarife göre, bir kimse, diğer kimsenin rızkım yiyebilir.

Fakat bu iki husus, ikinci tarifin değerini düşürecek mahiyette görülmemiştir. Her iki tarif de maksadı ifadeye kâfidir.

Ehl-i Sünnet ulemasına göre haram olan bir şeyi vermek, kötü ve yasak ise de bu, kula göredir. Fakat Allah, yegâne hâlık ve her şeyin yegâne yaratıcısı olduğundan, bir müslüman için haram olan şeyler de Allah'ın iradesi, kudreti ve fiilen yaratması ile meydana gelir. Yani haram olan şeyler de helâl olan şeylerin yaratılması gibi, Hakk Teâlâ'nın fiillerindendir. Haramın bize göre kötü sayılması ise, kulun kendi irade ve ihtiyarını kullanarak ve yersiz olarak onu kazanması sebebi iledir. Çünkü hiçbir şey, zâtına ve yaratıcısı olan Allah'a, nisbetle kötü veya iyi diye vasfedilemez. O halde kul, yenip içilmesi dini naslarla (delillerle) yasak edilen bir haramı, irade ve ihtiyarı ile kesbettiği için, o fiilden sorumludur.

ECEL VE MAKTULÜN ECELİ MESELESİ

Her canlı, Yüce Allah'ın irade ve kudretiyle doğar, yaşar ve zamanı gelince ölür. Ölüm ânına, din dilinde "Ecel" denir.

Her insan, Allah'ın ezelde takdir ve tesbit ettiği zaman gelince eceli ile ölür ama, kaatilin fiili ile ölen maktul da eceli ile mi ölür? İşte ecel meselesinde ihtilaflı olan husus budur.

"Ecel" kelimesi masdardır.

Dilcilere göre mânâsı; mutlak vakit, bir şeyin bütün müddeti veya "bir şeyin müddetinin sonu" demektir. Daha sonra ecel kelimesi "Ömrün sonu" mânâsına kullanılmış ve bu mânâ meşhur olmuştur.

O halde ecel; hayatın son bulması ve ölümün gelmesidir. Yani ecel, ölüm için muayyen ve mukadder olan vakit demektir. Çoğulu âcâl gelir.

Her ferdin ve her milletin muayyen bir eceli, yani hayatının sonu vardır. Her şahıs için bir ecel olup, bu asla değişmez. Yani, her hayat sahibinin eceli mukadder ve muayyen olan vaktinden ne önce gelebilir ne de o vakitten sonraya kalabilir [7] O halde her fert ve her cemaatin hayatı muayyen olup, eceli geldiği zaman hayâtı mutlaka son bulacaktır. Her canlının hayat bulması, Hakk Teala'nın halk ve takdiriyle olduğu gibi, hayatının nihayete ermesi de Cenâb-ı Hakk'ın takdiriyledir. Çünkü Allah, Muhyi ve Mi mittir. Hayat ve ölüm, Hakk Teâlâ'nın "Tekvin" sıfatının tecellileridir. Yani canlılara hayat vermek de hayatını sona erdirmek de Allah-u Teâlâ'nın fiillerindendir.

Ehl-i Sünnet'e göre;

Maktul de eceliyle ölür. Katilin katletmesi ile değil. Çünkü ezelde tayin ve tesbit edilen ecel, takdir-i ilâhî olarak değişmez. Şayet maktul katlolunmazsa, tabij olarak o vakit ölmesi de, ölmemesi de caizdir. Katledilmekle maktulün eceli anlaşılmış olur. Fakat katledilmediğini farzedersek, onun eceli ne vakittir, kesin olarak bilinemez. Bu bakımdan, o şahsın eceli hakkında verilecek hüküm, yaşayan diğer şahıslar hakkında verilecek hükmün aynıdır.

Ehl-i Sünnet'e göre ecel, hayatın tereddütsüz olarak son bulduğu zamandır.

Yani ecel:

"Her hayat sahibinin hayatının kesin olarak son bulması için Hakk Teâlâ'nın, ezelde takdir buyurmuş olduğu muayyen bir zamandır."

Kulun katletme fiilinden hemen sonra ölümün halk edilmesi, değişmeyen bir sünnet-i ilâhiyyedir.
Yoksa, kaatil bu fiili ile maktulün ömrünü kısaltarak tabii olan ecelini katletmiş ve onu öne almış değildir.
Çünkü Hakk Teâlâ ilm-i ezelîsinde, o vakit gelince, o fiilin vaki olacağını biliyordu; o şahsın ecelini de ona göre ayarlayıp ezelde takdir ve tesbit etti.

Kaatil, maktulün ecelini öne almadığına göre, cezaya müstahak oluşu bu bakımdan değil, "adam öldürmeyin" şeklindeki emr-i ilâhî'ye uymayarak, dinin yasak ettiği kötü bir fiili kendi irade ve ihtiyarıyla kesbetmiş olması sebebiyledir.

O halde, maktulün eceliyle ölmesi, gerçekte kaatilin, ölen şahsın ecelini kesti diye dünya ve âhirette azaba müstahak olmasını gerektirmez. Çünkü, kaatilin kısas ve azaba müstahak olmasının esas sebebi; maktulün ecelini kesip kesmemesi bakımından değil, işlenmesi dinen yasak ve işlendiği takdirde Sünnet-i İlâhiyyenin bir icabı olarak, ölüm hadisesinin vukua geleceği kötü bir fiili, kendi irade ve ihtiyarıyla yapmasından ve dinin emrine muhalif hareket etmesinden dolayıdır. Zira kul, kendi irade ve ihtiyarıyla o fiilin sebeplerini hazırlamış, dinî hükme muhalefet etmeyi göze almış ve maktulü, Hakk Teâlâ'nın onun hakkında takdir ettiği ecelini kısaltmaya sebebiyet veren kötü ve yasak fiili işlemiştir. Maktul eceli ile ölmüştür ama katil de elbet bu kötü fiilinin ve Allah'ın emrine karşı çıkmanın cezasını çekecektir.[8]

"Ey Rabbimiz!

Bize doğru yolu ihsan ettikten sonra kalblerimizi (hak ve gerçekten) saptırma. Bize yüce katından rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı sonsuz olan yalnız Sensin."
(Kur'an-ı Kerim, Al-i İmran Sûresi, âyet: 8)

Doç. Dr. Ali Arslan Aydın

Kaynak: İslâm'da İman Esasları Âmentü Şerhi

Dipnot:

[1] Er-Ragıb el-İsfehânî, El-Müfredât, s.403.

[2] Kamer: 49.

[3] Furkan: 2.

[4] Kudret ve Tekvin sıfatları

[5] Hûd:6.

[6] Bakara: 3.

[7] Yûnus:49.

[8] Fazla bilgi için Bkz:Şerh-i Mevâkıf, c. III , s.124, 125, 137, 138; Şerh-i Makâsıd, c. II, s. 118-120; Şerhu’l-Akâid en-Nesefiyye, s. 379-385; İslâm inançları ve Felsefesi (İlm-i Kelâm), 7.baskı, s.370-380

YORUM EKLE
YORUMLAR
Mustafa
Mustafa - 2 ay Önce

Rızık konusunun yalnızca yiyecek ve içecekle sınırlandırılması bana biraz kapsamın daraltılması gibi geliyor. Aldığımız nefes, sahip olduğumuz tüm özelliklerimiz, gördüğümüz güzel şeyler, işittiğimiz güzel sözler vs, hepsi rızık değil mi?

banner36