Katip Çelebi, Üstad İsmail Saib'in Yanında Tilmiz Kalır

''Üstad İsmail Saib Sencer, yalnız Türklerin ve İslamların değil, şarkiyatla meşgul dünya ilim âleminin en maruf ve en bilgili ve aynı zamanda en münzevi ve mütevazı ve halûk simalarından biri idi. Kendisi biz Türklerden ziyade Avrupalı âlimler tarafından tanınırdı. Merhum üstad, müstakil eser yazmaktan ziyade eser yazanların müşküllerini halletmeği ve anlara yardım için çalışmağı çok severdi. Bugün bir daha açılmamak üzere bu kapı kapanmıştır.'' İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın, vefatının hemen ardın İsmail Saib Sencer hakkında yazdığı yazıyı Mehmet Erken alıntılıyor.

Katip Çelebi, Üstad İsmail Saib'in Yanında Tilmiz Kalır

Sekiz-on gün süren kısa bir hastalıktan sonra vefat ederek (23 Mart 1940 ve 13 sefer 1359) Cumartesi günü kendisini toprağa koyduğumuz büyük üstad İsmail Saib Sencer, yalnız Türklerin ve İslamların değil, şarkiyatla meşgul dünya ilim âleminin en maruf ve en bilgili ve aynı zamanda en münzevi ve mütevazı ve halûk simalarından biri idi. Kendisi biz Türklerden ziyade Avrupalı âlimler tarafından tanınırdı. Avrupa’dan Türkiye’ye gelen bir müsteşrik veya Mısır’dan Hint’den ve diğer İslam âleminden İstanbul’a uğrayan bir âlim mutlak sûrette Beyazıt’ta Umumi Kütüphane’ye uğrayarak içi ve dışı nurlu olan bu mütebahhir âlimi ziyaret eyler ve müşküllerini hallederdi. İstanbul’a gelemeyenlerin mektuplarla ve bilvasıta işlerini gördükleri çok vaki idi.

Bundan bir müddet evvel Türkiye’ye gelerek Ankara’da ve İstanbul’da ilmi konferanslar veren meşhur Fransız âlimi M. Masinyon, İstanbul’da Umumi Kütüphane’de bulamadığı hocayı son ikametgâhı olan Koska’daki Ragıb Paşa Mektebi’nde ziyaret etmiş ve ilmi mübahasede bulunmuştu.

Talebelerinin eseri kısmen hoca merhumun eseri demektir

Ateşîn bir zekaya, yaşının hemen yetmişe gelmesine rağmen şayan-ı hayret bir hafızaya, tarih, edebiyat, kelâm, felsefe ve tasavvuf, bibliyografya ve terâcim-i ahvalde fevkalade malûmata sahib olan üstadın esefle söyleyeyim ki bugün namını daima yad ettirecek basılmış kitap halinde bir eseri yoktur; fakat gerek memleketimizdeki ve gerek hariçteki ilim adamları kendisinin mütalealarından, gösterdiği mehazlardan istifade ederler, müşküllerini onunla bilvasıta veya doğrudan doğruya görüşerek hallederlerdi: Bunun için şarkiyatla mütevaggil âlimler an’ın talebeleri ve eserleri de kısmen hoca merhumun eseri demektir. Zaten merhum üstad, müstakil eser yazmaktan ziyade eser yazanların müşküllerini halletmeği ve anlara yardım için çalışmağı çok severdi. Bugün bir daha açılmamak üzere bu kapı kapanmıştır. Prof. Dr. Ritter, Hoca’nın bütün müşkülleri hal etmesinden dolayı ona Hâtifi derdi.

Büyük üstad İsmail Sâib’in babası Şevki Efendi binbaşı mütekaidi iken İstanbul’da vefat etmiştir. Şevki Efendi’nin babası ve ceddi aslen Arabkirlidir. İsmail Sâib 1288’de Koca Mustafa Paşa’da doğmuştur. İlk ve orta tahsilini mülkiye mekteplerinde yapmış, cami dersine devam etmiştir. Orta tahsilinden sonra dört sene mülkiye tıbbiyesine ve hukuka devam eylemiş fakat, temin-i maişet için imtihan vererek tayin edildiği Bayezit Umumi Kütüphanesi ikinci hafız-ı kütüplüğü, hukuk ve tıbbiyeye devamına mani olduğundan oraları terk eylemeğe mecbur olmuştur. İlmiye derecesi Bayezit dersiamlığı idi. Merhum hocamız yarım asra yakın Bayezi Umumî Kütüphanesi’nde hafız-ı kütüplük etmiştir. Bunun yirmi seneden fazlası kütüphane müdürlüğü ile geçmiştir.

Bazan ona müracaat edenlerin birbiri ardında gelmeleri üzerine iş nöbete binerdi 

İsmail Sâib üstadımız Arapçayı ve Arap edebiyatını en iyi bilenlerin birinci sınıfında ve belki de onların başında idi. Eyi Farsça ve Fransızca da bilirdi. Üstad kadar muhtelif ilimlerde kitap okumuş, hazmetmiş ve okuduğunu hıfzetmiş bir ilim adamının terceme-i haline vâkıf olmadığımı ve araştırmama rağmen duymadığımı itiraf edeyim. Gündüzleri akşama kadar muhtelif meslek ve milletten kendisine müracaat edenlerin sorgularına cevap veren, müşküllerini halleden hoca merhum, geceleri de etrafında yığdığı yazma ve nadir eserlerin tetkikile meşgul olur ve lüzumu halinde not alır ve okuduğunu hafızasında saklardı; o kadar ki icabında sorulduğu zaman yıllarca evvelki mütaleasını söylerdi. Okuduğu kitablar arasında kendisinden istifaza edenleri alâkadar bir şey görürse hemen verir ve not ettirirdi.

Merhum üstadı daha mektep talebesi iken otuz beş sene evvelden tanırım; kendilerinden bilfiil istifazam otuz sene kadardır; her ne zaman müracaat etsem müşkülümü hallederim. Bazan müracaat edenlerin birbiri ardında gelmeleri üzerine iş nöbete binerdi. Bazan hastalandıkları zaman dahi müracaat edenleri reddetmez, okuyalım, biraz açılalım derdi. Okunması pek güç, noktasız ve pek muğlak ve karışık yazıları süratle okur ve hallederdi. Eski müelliflerin yazılarını bilirdi.

Fazileti kadar hüsnü ahlakı da meşhur idi

Merhum üstad kati’yyen taassuptan uzaktı; herkes hakkında hüsnü zan besler ve hiçbir kimse ile bu yolda mübahase etmezdi; bundan dolayı muhtelif din ve mezhepte olan ve hoca merhumdan istifade edenler an’ın fazileti kadar hüsnü ahlakına da meftun idiler. Kendisini gücendirmiş olanlara hiçbir şey olmamış gibi dost muamelesi yapar, hatta o kabil insanlara icabında kudreti nisbetinde maddi yardımda da bulunurdu.

Merhumu çok zaman ekmeği tuz ve biberle yerken gördüm

Birçok fukarası vardı; bundan başka muhtaç olanlara da elinden gelen yardımı yapardı. Vefa denilen mefhumun, yüksek ahlakın, yüksek faziletin timsali idi. Kendisine müracaat edenleri kat’iyyen boş çevirmezdi; o kadar ki ayın daha ilk günlerinde maaşının bir kısmını muhtaçlara ve bir kısmını da pek düşkün olduğu kedilerin masrafı için kasaba, sütçüye verirdi; merhumu çok zaman günlerce yalnız çorba içerken, salata yerken ve hatta ekmeği tuz ve biberle yerken gördüm.

Katip Çelebi, İsmail Saib üstadın yanında bir tilmiz vaziyetinde kalır

Bir gün mutad üzere kütüphaneye gitmiştim, tatil zamanı idi. Yanlarında kibar düşkünü bir zat vardı; o sırada bir fakir geldi; hoca yavaşça ayağa kalkarak kayboldu ve sonra fakire işaret ederek onu sadaka ile savdı. Sadakası yirmi para veya kırk para değildi; her halde bir ekmek parası vermek adeti idi. Sonra yanımıza geldi, kibar düşkünü zata da yardımda bulunmak istiyordu; fakat benden sıkılıyordu; uzun seneler vaki tecrübeme binaen yanından biraz ayrılarak bahçeye çıktım. Ona da vereceğini vermişti; ben geldikten sonra o zat da veda edip ayrıldı. Kim olduğunu sordum, elini kaldırdı, bunun manası ‘sorma’ demekti ve söylemedi. Sonra kendilerine dedim ki “hocam, gerek evvelki fakir ile bu zat ve gerek ben talebeniz ve diğer başkaları da hep sizin fukaranızız; bunlara maddi yardımda bulunuyorsunuz, ben ve emsalimize de manevi varlığınızdan tasadduk ediyorsunuz; fakat doktor Profesör Reşer sadaka ile kanaat etmiyor ve sizi soymak istiyor” dedim. Güldü ve malûm olan tevazuu ile kendisinin bir şey bilmediğini söyledi.

Keşfüzzünun ile tarih eserlerini okuduğumuz büyük Türk âlimi Katip Çelebi ile hocanın kitabiyat, terceme-i hal, tarih ve edebiyat hususundaki vukufları mukayese edilince, on yedi asrın yüksek âlimi, İsmail Saib üstadın yanında mübalağasız olarak bir tilmiz vaziyetinde kalır. Hoca merhum Keşfüzzünun’un bir kısım yerlerini tashih ve daha bir çok ilavelerle Katip Çelebi’ye bir zeyl yapmıştır ki Maarif Vekaleti’nin satın aldığı bu zeyil ile diğer zeyiller Keşfüzzunun ile yeniden bastırılmaktadır.

Bu büyük irfan ve fazilet varlığını uğurlayan bin kişilik kafile

İlimle alâkası olmadığı için hoca merhumu takdirden aciz olan bir şahıstan başka, matbuatımız vâkıf oldukları derecede hocanın kıymet ve fazileti hakkında kadirşinasâne yazılar yazmışlardır. Bu büyük irfan ve fazilet varlığını evinden Beyazıd’a ve Beyazıt’tan da Merkezefendi’ye kadar el ve omuzları üzerinde göz yaşlariyle ebedi istirahat mahalline götüren bin kişilik kafilenin hepsi de hocanın talebeleri, dostları ve sevdikleri idi: Zaten hocanın meşrebi, Cenab-ı Mevlana’nın şu beyiti gibidir (beyiti okuyamadım.M.E.)

Üstadın çok mühim ve kıymetli ve hatta içlerinde nâdir nüshaları olan kitapları vardır: Bu kitapların parça parça dağıtılmadan toplu olarak satın alınmasını, kendisini pek yakından tanıyan maarif vekilimiz tensib ederek veresesine müracaat edilmiştir. İstanbul veya Ankara’da merhumun ismini havi bir dolapta bu eserler erbabı mütaleanın istifadesini temin için hıfzolunarak bu süratle de hoca hakkında bir kadirşinaslık gösterilmiş olacaktır. Vekaletin gösterdiği kadirşinaslığa teşekkür olunur.

Merhum büyük üstadı tanıyanların hatıralarını bir mecmua halinde bastırmaları çok iyi olur. Bu hususta faaliyete geçilmiş olduğunu da memnuniyetle haber aldık.

İsmail Hakkı Uzunçarşılıoğlu

24 Mart 1940

Bu yazı, Belleten dergisinin 1940 Nisan ayında yayınlanan sayısında sayfa 145-148 arasında yer almaktadır.

Alıntılayan: Mehmet Erken

Güncelleme Tarihi: 21 Mart 2019, 21:37
YORUM EKLE

banner19

banner13