İstiklâl Mahkemeleri niçin kuruldu, nasıl çalıştı ve dava dosyaları ne oldu?

İstiklâl Mahkemeleri, ilk Büyük Millet Meclisi’nin 11 Eylül 1920 gün¬kü ictimaında kabul edilen 21 Sayılı Kanun’la kurulmuş ve bu fevkalâde mahkemelerin faaliyeti, o tarihten günümüze dek geçen altmış küsur yıla rağmen -maalesef- karanlıkta kalmış, aydınlığa kavuşamamıştır.

İstiklâl Mahkemeleri niçin kuruldu, nasıl çalıştı ve dava dosyaları ne oldu?

Bu, faaliyeti karanlıkta kalıp aydınlığa kavuşamayan İstiklal Mahke­meleri’nin içyüzü nedir? Bu fevkalâde mahkemeler niçin kurulmuş, nasıl çalışmış ve o mahkemelerce hükme bağlanan davalara ait dosyalar ne ol­muştur? Biz bu sualleri, en emin kaynak olan Büyük Millet Meclisi za­bıt ceridelerinden istifade ile cevaplandırarak, bir zamanlar adı korkuyla anılan İstiklal Mahkemelerinin içyüzüne ışık tutmaya çalışacağız.

Bilindiği gibi Büyük Millet Meclisi, 23 Nisan 1920 Cuma günü An­kara’da açılmış ve bu meclis, açılışından hemen bir hafta sonra “Hıyanet-i Vataniye Kanunu”nu kabul etmiştir. Afyonkarahisar Mebusu Mehmed Şükrü (meşhur Şükrü Hoca) Efendi tarafından teklif olunan ve Meclis’in 29 Nisan 1920 günkü toplantısında kabul edilen 2 Sayılı bu kanunla,

“Büyük Millet Meclisi’nin meşruiyetine isyanı mutazammın kavlen veya fiilen veya tahriren muhalefet veya ifsadatta bulunan herkes hain-i vatan” kabul edilmiş, aynı kanunun ikinci maddesinde de bu çeşit kimse­lerin ölüm cezasına çarptırılmaları yer almıştır. Düşman sürülerinin Ankara önlerine kadar geldiği o acı günlerde mer’iyette olan bu “Hıyanet-i Vataniye Kanunu”na rağmen yurdun muh­telif mıntıkalarında yer yer isyanlar baş göstermiş, bu arada asker kaçak­ları çoğalmış, hatta Meclis zabıtlarına geçen korkunç bir hakikata göre mevcudu seksen, yüz olan bazı taburlardaki asker sayısı üçe, dörde kadar inmiştir. Bu vahim hâl karşısında hükümet yedi maddelik bir kanun tek­lifi hazırlamış ve bu kanunla bir milletin tehlike anlarında başvurabile­ceği en şiddetli tedbirler getirilmiş, mesela “Hükümetçe gösterilen müd­det içinde geri dönmeyen kaçak ve bakaya efradın evleri yıkılır, malları ve hayvanları alınır.” hükmü kanunun birinci maddesinde yer almış, ancak bu madde, Millî Müdafaa Komisyonu’nca, “Ev yıkılması, memleketimizin esaslı bir servetini yok edeceğinden uygun bulunmamış ve zaten harap bir hâlde olan köylerin bu suretle yıkılması, yerinde görülmeyip muhacirlerin yerleştirilmesi için zorluklar içinde çırpınan hükümetin bu suretle alınacak evleri muhacirlere tahsis etmesi” uygun görülerek kanun maddesi değiş­tirilmiştir.

Hükümetçe hazırlanan ve komisyondan yukarıdaki tadilatla geçen kanun teklifi, Meclis’in 8 ve 9 Eylül günkü toplantılarında görüşülmüş ve bu kanunun müzakeresi sırasında Meclis’te iki fikir ortaya çıkmıştır: Bir kısım mebuslar, kanunun bir zaruret olduğunu ve cephe gerisinin ancak bu sayede tutulabileceğini öne sürerlerken bazı mebuslar da bu kanunun memleketi ve halkı büyük bir korkuya düşürerek Millî Mücade­le’yi arkadan vuracak kuvvetleri çoğaltıp halkı paniğe uğratacağı fikrin­de birleşmişlerdir. Kanunun müzakeresi Meclis’in 11 Eylül 1920 günkü 63. toplantısında da devam etmiş ve o günkü ictimada Saruhan (Mani­sa) Mebusu Refik Şevket (İnce) yeni bir kanun tasarısı getirerek asker kaçaklarının Büyük Millet Meclisi tarafından kurulacak İstiklal Mahke­melerinde muhakeme edilmelerini teklif etmiştir. Okuyalım getirilen, bu cephe firarileri hakkındaki kanunu:

“Mucip sebeplerini şifahî olarak arz edeceğim aşağıdaki teklifim ka­bul edilirse kaçma sebeplerinin önüne geçilebileceğini zan ve tahmin edi­yorum:

Madde 1. Vazifeli ve gönüllü olarak askerlik hizmetine girmiş olup da kaçanlar veya her ne surette olursa olsun kaçmaya sebebiyet verenler ve kaçanın yakalanma ve götürülmesinde gevşeklik gösterenler ve kaçakları saklayanlar, yiyecek ve elbise verenler hakkında sivil ve askerî kanunlarda bulunan hükümleri ve icabı hâlinde de diğer ceza kararlarını müstakil olarak almak ve infaz etmek üzere Büyük Millet Meclisi âzalarından İs­tiklal Mahkemeleri teşkil olunmuştur.

Madde 2. Bu mahkemeler âzasının adedi yedi olup Büyük Millet Meclisi’nin ekseriyeti ile seçilirler ve içlerinden en fazla rey alan reis ad­dolunur.

Madde 3. Bu mahkemelerin adedini ve mıntıkalarını, Vekiller Heye­ti’nin teklifi özerine BMM tayin eder.

Madde 4. İstiklal Mahkemeleri’nin kararları kat’idir.

Madde 5. İstiklal Mahkemeleri’nin emir ve kararlarını yapmayanlar veya yapmaktan kaçınmak isteyenler bu mahkemeler tarafından muha­keme edilir.

Madde 6. Her İstiklal Mahkemesi kâtip ve müstahdemlerinin maaşla­rı ayda yüz lirayı geçmeyecektir.

Madde 7. Bu kanun, neşri tarihinden itibaren mer’i olur (yürürlüğe girer).

Madde 8. Bu kanunun tatbikine Millî Müdafaa, Maliye, Dâhiliye ve Adliye vekilleri memurdur.”

Aynen naklettiğimiz bu meşhur kanun tasarısının mucip sebeplerini, teklif sahibi Refik Şevket Bey o gün Meclis’te yaptığı uzun bir konuşma ile izah etmiş; bilahare Abdulkadir Kemali (Kastamonu), Tevfik Rüşdü (Menteşe/Muğla), Hamdullah Suphi (Antalya), Besim Atalay (Kütahya), Muhiddin Baha (Bursa), Necati (Saruhan) ve Rasih (Antalya) gibi me­buslar söz alarak, tasarının leh ve aleyhinde konuşmuşlardır. Bu arada Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey’in, kurulacak mahkemelere “Millet Mah­kemeleri” adı verilmesi yolundaki teklifi reddedilmiş ve Refik Şevket Bey’in teklifi, hemen hemen aynen kabul olunarak İstiklal Mahkemesi âzalarının seçimi yapılmıştır.

Niçin kurulduğunu böyle kısaca kaydettiğimiz ilk İstiklal Mahkeme­lerinde müddeî-i umumi/savcı yoktur ve kanunun birinci maddesinde sarahatle belirtildiği gibi bu mahkemeler yalnız asker kaçaklarıyla alakalı suçlara bakmakla vazifelendirilmişlerdir. Ancak kanunun kabulünden hemen on beş gün sonra İstiklal Mahkemelerinin salahiyeti arttırılmış, Antalya Mebusu Rasih Efendi ile iki arkadaşının verdikleri takrir, Mec­lis’in 26 Eylül 1920 günkü 73. ictimaında kabul edilerek Büyük Millet Meclisi’nin emellerine ve maksatlarına aykırı olarak düşman maksat ve menfaatini temin yollu teşvik ve ifsadatta bulunanlar, memleketin maddî ve manevî kuvvetlerini -her ne suretle olursa olsun- kırmaya ve azaltma­ya çalışanlar, düşman hesabına askerî ve siyasî casusluk edenlerle Hıya­net-i Vataniye Kanunu’ndaki suçları işleyenleri muhakeme salahiyeti de 28 Sayılı Kanun’la İstiklal Mahkemesi’ne verilmiştir.

“Cephe Firarileri (kaçakları) Hakkında Kanun” başlığını taşıyan 21 Numaralı Kanun’la kurulan ve yukarıdaki 28 Sayılı Kanun’la salahiyet­leri artırılan ilk İstiklal Mahkemeleri, o tarihten 1 Ağustos 1922’ye kadar yurdun ihtiyaç duyulan şehirlerinde çalışmalarını sürdürmüş ve 1922 yı­lında Rauf Orbay’ın İcra Vekilleri Heyeti reisliği (Başbakanlığı) sırasında Meclis’çe çıkarılan “İstiklal Mehâkimi (Mahkemeleri) Kanunu” ile yeni bir şekle bağlanmışlardır.

“İstiklal Mahkemeleri Kanunu”, Büyük Millet Meclisi’nin 29 Temmuz 1922 günkü toplantısında görüşülmeye başlanmış ve üç gün devam eden hararetli münakaşalardan sonra 31 Temmuz günü kabul edilmiştir. 249 Sayılı bu yeni kanunla kurulan İstiklal Mahkemeleri, ilk İstiklal Mahke­melerinden farklıdır. Mesela:

a. Yeni İstiklal Mahkemelerinde savcı vardır ve bu savcıya, mahkeme­ce verilen kararlara itiraz hakkı tanınmıştır; itirazı BMM tetkik ve halle­decektir.

b. İlk mahkemelere kanunda yazılı olmayan cezayı vermek salahiyeti tanınmışken yeni mahkemelere bu hak verilmemiştir.

c. Yeni mahkemelerin idam hükümleri kat’i değildir, Meclis’in tasdiki lazımdır.

d. İlk mahkemelere verilmeyen bazı salahiyetler yeni mahkemelere tanınmış; mesela, devletin dâhilî ve haricî emniyeti aleyhine işlenen suç­lar ile siyasî suikast, asker ailelerine tecavüz, seferberlikte vesait-i nakliye tedariki komisyonlarının suistimali ve bilcümle memurların rüşvet ile memuriyet nüfuzundan istifade ederek halka zulüm ve işkence yapmaları gibi suçlara bakmak salahiyeti de yeni mahkemelere verilmiştir.

Bu şekilde kurulan yeni İstiklal Mahkemeleri’ne, 1925 yılında, kat’i olarak idam cezasına hükmetme salahiyeti de tanınmış ve bu mahkeme­ler 3 Kasım 1926 tarihine kadar çalışmalarını sürdürüp bu tarihte faali­yetlerini tatil etmişler; nihayet 4 Mayıs 1949 günü de Adnan Adıvar ile Cihat Baban’ın müştereken yaptıkları bir teklif sonunda Büyük Millet Meclisi’nce lağvedilmişlerdir. Bu ilga sırasında Meclis’in İçişleri Komis­yonu’nca hazırlanan gerekçede, İstiklal Mahkemeleri Kanunu’ndan ba­hisle aynen şöyle denilmektedir:

“Bu kanunun, tatbikatına ait mahfuzatta birçok muhassenatı (iyilik­leri) ve bir hayli de mahzurları ile birlikte Türk hukuk tarihine tevdii daha isabetli olacaktır.”

Komisyonun bu şekilde, “muhassenatı” ve “mahzurları” ile birlikte Türk hukuk tarihine tevdi etmeyi münasip gördüğü İstiklal Mahkemeleri­nin icraatını biz iki devrede inceleyeceğiz. Şöyle ki: İstiklal Mahkemeleri­nin “muhassenatı”, Millî Mücadele’nin o acı günlerinde pek büyük olmuş, bu mahkemeler, o devrede aldıkları kararlarla iç ve dış düşmanların me­lanetlerine mâni olmuşlardır. Unutmamak gerekir ki İstiklal Mahkemesi fevkalâde bir mahkemedir ve bu fevkalâde mahkeme devletin varlığını ve bekâsını temin gayesiyle kurulmuştur. Nitekim İstiklal Mahkemeleri Kanunu’nun ilk Meclis’teki müzakeresi esnasında mebuslar, bu kanunla normal zamanlara ait hukukî esaslardan ayrılındığı, fevkalâde mahkeme teşkilinin Anayasa’ya aykırı olduğu, buna rağmen günün fevkalâde şart­larına göre bu fevkalâde mahkemelerin kurulmasına ihtiyaç duyulduğu esasında birleşmişlerdir. Bu bakımdan İstiklal Mahkemelerinin o devre ait icraatı -hatalarına rağmen- bu mahkemelerin sevap, komisyonun ta­birince “muhassenat” hanesine kaydolunabilir.

Ancak vatanın düşman istilasından kurtarılmasından sonra sık sık bu fevkalâde mahkemelere başvurulması; mesela, halifeye bir açık mek­tup yayınlayan Lütfi Fikri Bey’in ve yine hilafetle ilgili bir neşriyat do­layısıyla İstanbul gazetecilerinin İstiklal Mahkemelerinde yargılanmaları hatadır. Keza Şeyh Said isyanı üzerine alelacele “Takrir-i Sükûn Kanunu”­nun çıkarılıp yine İstiklal Mahkemelerine vazife verilmesi de hatadır. Bu hata dolayısıyla devrin başvekili İsmet (İnönü) Paşa, Meclis’te, muhalefe­te mensup milletvekilleri tarafından pek fena hırpalanmış, mesela Kâzım Karabekir Paşa, “İstiklal Mahkemeleri, adından da anlaşılacağı gibi İstiklal Harbi zamanına aittir. Biz, Şeyh Said’e karşı İstiklal Harbi mi yapıyoruz? İsmet Paşa Hazretleri İstiklal Mahkemelerini ıslahat aleti zannediyorlarsa pek ziyade yanılıyorlar.” diyerek bu hataya temas etmiştir. Ve o devirde İsmet Paşa’nın büyük gürültü ile vazifeye çağırıp isyan bölgesine gön­derdiği İstiklal Mahkemesi, bakınız nelerle meşguldür? Mahkeme heyeti âzasından Avni Doğan, hatıratında diyor ki:

“Şark İstiklal Mahkemesi’nin başkanlığına Mazhar Müfid, savcılığına Süreyya Orgeevren, âzalıklarına da aldıkları oy sırasıyla Bozok Mebu­su Avni (Doğan), Kozan Mebusu Ali Saip, Kırşehir mebusu Lütfi Müfid Beyler seçilmişlerdir. Her âzaya açık bir Ford otomobil alınmış ve ayrıca bir de kamyon tahsis edilmişti.

Haydarpaşa İstasyonu’ndan tahrik edilen bir hususi tren, heyet âza­sıyla kâtipleri ve mahkeme emrine verilen emniyet memurlarını alarak Konya İstasyonu’na geldi. Ben, heyete orada katıldım. Tren, bir büyük salon ile beş-altı kompartımanlı üç vagondan ibaretti.

Bavullarımla salona girdim, baştan başa açık olan salonun bir kısmı, battaniye ve yatak çarşafları ile bölünmüş ve bir harem dairesi vücuda ge­tirilmişti. Meğer bu hazırlık, Mazhar Müfid Bey’in baldızı hanım içinmiş. Kâtipler, emniyet memurları önemli kişilerin gurur ve edası içinde beni iyice süzdüler. Benim de mahkeme âzası olduğumu öğrenerek lütfen bir kompartıman ayırdılar. Biz bu minval üzere Adana’ya kadar seyahatimize devam ettik. Adana’da bir gece kaldık. Sabah hep birlikte yola çıkmak için Adana’nın Taşçıkan denilen eğlenme yerinde uyuyarak geç kalmış olan bir arkadaşımızı bekledik. Fevzipaşa İstasyonu’ndan sonra seyahatimize otomobillerle devam edecektik. Burada da beklenmedik bir protokol me­selesiyle karşılaştık. Kimin otomobili önde gidecekti? Bu önemli mesele, birkaç küfür ve atışmalarla halledilebildi.

Biz, memleketin birliğini tehdit eden büyük bir isyanın bastırılma­sı ve suçluların cezalandırılması ile vazifeli idik. Şeyh Said’in adamları, on dört vilayeti ayağa kaldırmışlar, hükümet memurlarını kovmuşlar ve geçici bir idare kurmuşlardı. Bütün bunlara rağmen İstiklal Mahkemesi başkan ve âzaları arasında normal bir münasebetin kurulduğunu gör­mek nasip olmadı. Herkesin kendine göre bir politikası, kendine göre bir hukuk anlayışı vardı. Heyet-i hâkime karar için bir odaya toplandıkları zaman sık sık görüş ayrılıkları kendini gösterir, kavgalar başlar, bazen ta­bancalar çekilirdi.”

Şark İstiklal Mahkemesi âzalarının o günlerdeki durumunu, bu şe­kilde içlerinden birinin itirafıyla tespit ettikten sonra “İzmir Suikastı” sa­nıklarını muhakeme eden İstiklal Mahkemesi reisinin tutumu üzerinde de durmak gerek... Cumhuriyet tarihine “İzmir Suikastı” diye geçen ve bir manada İttihatçılığın tasfiyesi olan bu meşhur suikast davasına ba­kan İstiklal Mahkemesi’nin reisliğini, Halk Partisi’nin “Kel Ali” namıyla maruf Ali Çetinkaya’sı yapmıştır. Bu münasebetle hemen kaydedelim ki Ali Çetinkaya’nın başkanlığını yaptığı bu İstiklal Mahkemesi, “Dört Aliler Mahkemesi” unvanıyla meşhurdur ve bu dört Ali şunlardır: 1. Kel Ali; 2. Kılıç Ali; 3. Necib Ali; 4. Rize Mebusu Ali... Bunlardan Kel Ali mahkeme reisi, Kılıç Ali ile Rize Mebusu Ali âza, Necib Ali ise müddeî-i umumi/savcıdır ve bu savcı, istediği bütün idam kararlarını mahkemelerden ala­bilmesiyle ün kazanmıştır.

Bilindiği gibi İttihat ve Terakki, Harb-i Umumi’yi müteakip “Teced­düd Fırkası/Partisi” adını almış ve imparatorluğumuzun başını yiyen İtti­hatçı çılgınların bir kısmı o kara günlerde firarı irtikap ederek soluğu yurt dışında alırken bir kısmı da II. Meşrutiyet arifesinde dost diye iş ve el­birliği yaptıkları İngilizler tarafından Malta Adası’na sürülmüş, bu arada bazı İttihatçılar Anadolu’ya geçerek Millî Mücadele’ye katılmış, bazıları ise olayların inkişafını bekleyerek bütün olup bitenlere seyirci kalmış, bi­lahare Malta’dan dönenlerin bir kısmı Ankara’ya giderken bir kısmı seyir­ci gruba katılmış ve bu son grup mensupları, vatanın düşman istilasından kurtarılmasını müteakip İttihatçılığı diriltmek sevdasına düşmüşlerdir. İşte bu, İttihat ve Terakki’yi diriltmek sevdasına düşenlerin hemen hepsi İzmir Suikastı ile alakalı görülüp İstiklal Mahkemesi huzuruna çıkarılmış ve bu adamların cümlesini, evvela İzmir’de, bilahare Ankara’da Kel Ali başkanlığındaki mahkeme muhakeme etmiştir.

Kel Ali de eski bir İttihatçıdır. İttihat ve Terakki’ye girmiş, hatta İtti­hatçıların meşhur “Teşkilat-ı Mahsusa”sında çalışmış ve gariptir, İttihat­çıların tasfiyesi de bu eski İttihatçıya nasip olmuştur. Ali Çetinkaya’nın, İzmir Suikastı dolayısıyla karşısına dikilen eski İttihatçı arkadaşlarına karşı takındığı tavır tetkike şayandır. Kel Ali, bu muhakeme esnasında, suikast olayını âdeta bir tarafa atmış ve İttihatçıların icraatının hesabını sormuştur. Bakınız, İttihatçılar arasında “Küçük Talat Bey” diye anılan Merkez-i Umumi âzasına sorduğu suallere:

“Fırkanız/Partiniz hükümet işlerine de karışır, iktisadî meselelere de burnunu sokardı değil mi? İaşe işlerine karışmak, halkı soymaya başla­maktı değil mi? Sizin maddî, manevî mesuliyetleriniz vardı, şu iaşe kepa­zeliklerini bilmez olur musunuz?”

Ve başka bir sual:

“Karma karışık işler! Karma karışık işler! Fırka kodamanları halkın ekmeği üzerinde oynarken devlet neredeydi?”

Bu kere de Enver Paşa meselesiyle ilgili bir sual:

“Şimdi şu Enver Paşa ile çalışmalarınıza gel bakalım. Bakü Kongre­si’ni yaptınız. Enver Paşa ile beraber İslâm İttihadı Cemiyeti’nin Türkiye Şubesi’ni kurdunuz. Gazi Paşaya Zinoviyef ’in (o devrin komünist enter­nasyonali şefi) sözlerini yazdın. Sonra bunları daha kimlerle görüştün? Sonra filan filan işler... Ankara’ya gönderdiğiniz adamlar! Bütün hareket­leriniz Millî Mücadele aleyhindedir. Bak şu yazdığın mektuba...”

Bir mektup okur ve tekrar sorar:

“Hadi şimdi de şu Hacı Sami meselesini söyle!”

“Küçük Talat Bey” denilen adama bunları soran Ali Çetinkaya, İtti­hatçıların meşhur Dr. Nâzım Bey’inden de bakınız neyi öğrenmek istiyor:

“Bu memleketi durup dururken siz harbe soktunuz. Netice malum! Şimdi, Umumi Harb’e girebilmek için hangi devletlerle ne gibi esaslar dâ­hilinde anlaştığınızı söyleyin bakalım.”

Bu suali âdeta bir tekdir tamamlıyor: “Felaket gelip çatınca nasıl çe­kip kaçtınız? Hem de en yakın arkadaşlarınıza bile bir Allah’a ısmarladık demeden...”

Sual ve tekdirler bu şekilde uzayıp gider ve Kel Ali, İttihatçıların Ha­riciye Nazırlarından Mason Ahmed Nesimi’ye sorduğu, “Harbe nasıl gi­rildi?” sualine şu cevabı alır:

“Ben Hariciye Nazırı oldum ama siyasetle meşgul değildim. Zaten karım da siyasetle uğraşmama müsaade etmiyordu.”

İzmir Suikastı sanıkları arasında bulunan ve muhakemesi sonunda idam edilen İttihatçı fedai İsmail Canbolat’a sorulan şu sual ve alınan ce­vap ise hayli manidardır:

Sual:

- Bütün İttihatçıların mason olduğu söyleniyor, ne dersiniz?

Ve müthiş bir cevap:

- Siz ne biliyorsanız, ben de onu biliyorum!

Eski bir İttihatçı olduğunu baştarafta kaydettiğimiz Ali Çetinka­ya’nın, İzmir Suikastı sanıkları arasındaki İttihatçı dünkü dostlarına karşı takındığı bu, yukarıda izahına çalıştığımız yanlış tavır, esefle kaydedelim ki o mücrim İttihatçıları âdeta birer mazlum hâline getirmiş ve impa­ratorluğumuzun başını yiyen o suçlular, bazı çevrelerce kahraman sayıl­mışlardır. Ki İstiklal Mahkemesi’nce idam olunan güya maliyeci dönme Cavid bunlardan biridir.

Gönül isterdi ki eski İttihatçılardan, nice büyük cinayetlerinin he­sapları böyle bir suikast davasında sorulmamalı, hele bu hesabı eski bir İttihatçı olan Kel Ali hiç sormamalı ve böylece İttihatçıların melanetleri sözde bir muhakeme ile kapatılmamalı idi. Acaba Kel Ali, İstiklal Mahke­mesi’ndeki bu tutumuyla vaktiyle İttihat ve Terakki’ye girerken karanlık bir odada ettiği yemine mi sadık kaldı ki?!

Muhtelif tarihlerde yurdun çeşitli yerlerinde çalışmalarını sürdüren İstiklal Mahkemelerinin hükme bağladıkları davalara ait dosyaların ne ol­duğuna da kısaca temas edelim. Bu husus, birinci Büyük Millet Meclisi’nin 17 Haziran 1922 günkü toplantısında ele alınmış ve Konya Mebusu Musa Kâzım Efendi’nin riyaset ettiği bu ictimada Rauf (Orbay) Bey’in bir tezke­resiyle İstiklal Mahkemeleri ile alakalı evrak meselesi müzakere edilmiştir.

Rauf Bey, tezkeresinde, İstiklal Mahkemeleri evrakının tasnif edil­meden gelişigüzel çuvallara doldurulup Meclis Başkanlığı’na teslim olun­duğuna, Amasya’da kurulan İstiklal Mahkemesi evrakından bazılarının Erkân-ı Harbiye Riyaseti’nce (Genelkurmay Başkanlığı’nca) istendiğine, ancak istenen evrakın mühim bir kısmının bulunamadığına, dosyalarla dolu çuvalların mühürlerinin bozulması dolayısıyla İstiklal Mahkemesi âzalarının evrak arama işine katılmaktan çekindiklerine temas etmekte ve bu hususta Meclis’çe acele bir karar alınmasını istemekte idi.

Rauf Bey’in bu talebi, Meclis’in o günkü ictimaında hararetli müna­kaşalara sebep olmuş ve ilk sözü alan Gümüşhane Mebusu Hasan Feh­mi Bey, bahis mevzuu evrakın tasnifine Meclis Başkanlığı’nın salahiyeti olduğunu, bu sebeple dosya ile dolu çuvalların açılmasında bir mahzur bulunmadığını ileri sürmüşse de Rauf Bey bu görüşe itiraz ederek şunları söylemiştir:

- Bu evrakın tarihî ve ictimaî ehemmiyeti vardır. Bunlar tapu kay­dı değildir, Allah ve tarih önündeki muhasebenin evfak-ı müsbitesidir. Yalnız Amasya İstiklal Mahkemesi’nin evrakı otuz-kırk çuvaldır. Evvelce bazı evrakın celbine heyetimiz karar vermiş, getirilmiştir. Şimdi ise bu kararları vermiş olan mebus arkadaşlarımız bile el sürmekten çekmiyor­lar. Bu durumda idare heyeti kendisinde nasıl salahiyet görebilir?

Rauf Bey’in bu görüşüne Kars Mebusu Cavid Bey de iştirak eder:

- Diyelim ki bütün hadisata vazıu’l-yed olan yüksek heyetiniz karar verdi, bir heyet tefrik ettiniz, bunları bugün için tetkik ve intaç etti. Fakat sorarım; on, yüz, bin sene sonra ne olacak? Elbette çocuklarımız ve to­runlarımız bu evrakı bir bir tetkik edecekler. Çuval ne demek efendim? Fasulye mi saklıyoruz? Şimdiye kadar bunların yegâne tasnif ve temhiri (mühürlenmesi), sağlam sandıklara yerleştirilmesi ve gayet muntazam birer fihristinin yapılması icap ederdi, diyerek mevcut durumdan şikâyet etmiştir.

Daha sonra Amasya Mebusu Ömer Lütfi Bey söz almış ve İstiklal Mahkemelerine ait evrakın bugünkü perişan hâlinden, yalnız o mahke­melerde vazife görmüş şahısların mesul olmadığını, mesuliyetin bugün Meclis’e ait olduğunu, bu durumda da acele bir heyet teşkil edilerek “ta­rihî, adlî, hatta insanî vazife”nin yerine getirilmesini istemiş; Erzurum Mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) Bey’in yaptığı konuşma ise büyük gürültü­lere sebep olmuştur. Dinleyelim Hüseyin Avni Bey’i:

“İstiklal Mahkemeleri birçok idam kararı vermiş, birçoklarını da sür­gün etmiştir. Bunların çocukları, yakınları, akrabaları vardır. Yarın, fev­kalâde zamanlar geçip nizamî adalet cihazı vatanın mukadderatını tedvire başladığı zaman fevkalâde zamanların mikyaslarını ancak bu evrak içinde tetkik ederek anlayacak olanlar, böyle bir haktan mahrum kalırlarsa bu ka­rarı vermiş olanları lanetle yâd etmezler mi? (Gürültüler... ‘Kararlar Meclis namına verildi!’ sesleri) Müsaade buyurunuz. Evet, aynı şeyi söylüyoruz efendim. Bu kararların memleketin âli menfaatleri ve vatanın kurtarılma­sı için verildiğini ispat edecek olan vesikaların mahvolmaktan korunması için tedbir arıyoruz. Hatta bu kararları vermiş olan arkadaşlarımızın Mec­lis Heyet-i Umumiyesi’ne karşı mesuliyeti tamamlanmış değildir, devam etmektedir.”

Meclis’in o günkü toplantısında münakaşalar bu şekilde uzayıp git­miş, nihayet Şarkî Karahisar Mebusu Ali Sürurî Efendi’nin takriri ka­bul olunarak, “Vazifesine hitam verilmiş olan İstiklal Mahkemelerine ait evrakın, o mahkeme heyetinden, burada mevcut zevat ile Meclis Riyaseti idare memurları tarafından müştereken, muntazam surette tasnifi, cetvel tanzimi ve Meclis’in diğer mühim evrakı meyanında bu dosyaların da sak­lanması” karar altına alınmıştır. Ancak alınan bu kararın tatbik mevkiine konup konmadığı hususunda Birinci Büyük Millet Meclisi zabıtlarında herhangi bir kayıt yoktur, ilk Meclis’in kendi kendini feshetmesinden sonra kurulan ve İstanbul gazetecilerini yargılayan, Şeyh Said İsyanı da­vasına bakan, bilahare İzmir Suikastı sanıklarını muhakeme eden İstiklal Mahkemelerine ait dosyalar ise Meclis arşivindedir. Tarihin malı olan bu dosyaların serbestçe tetkiki için rahmetli Kâzım Karabekir Paşa, Meclis reisi bulunduğu yıllarda bazı teşebbüslere girişmişse de bu teşebbüsler bir netice vermemiştir.

Görüldüğü gibi bizim iki devrede incelediğimiz İstiklal Mahkemeleri çalışmalarının ilk devresine ait dosyaların akıbeti meçhuldür. Bu devrede kurulan yirmi üç İstiklal Mahkemesi’nden hangilerinin dosyaları olduğu gibi saklanabilmiştir, bilmiyoruz. Yine yukarıda görüldüğü gibi vatanın düşman istilasından kurtarılmasından sonra kurulan İstiklal Mahkeme­lerine ait dosyaların tetkiki ise yarının gerçek tarihçisinin himmetine kal­mıştır. Temennimiz, elli küsur yıl evvel çalışmalarını durduran İstiklal Mahkemeleri evrakının elde mevcut olanlarının bir an evvel müdekkik­lerimizin tetkikine açık bulundurulması ve böylece İstiklal Mahkemeleri üzerindeki kaim esrar perdesinin kaldırılıp bu fevkalâde mahkemelerin çalışmalarının tam manasıyla aydınlığa kavuşmasıdır. Niçin kurulduklarına ve nasıl çalıştıklarına sayfalarımızın müsaadesi nispetinde temas imkânı bulduğumuz İstiklal Mahkemeleri reisi, âza ve savcılarından bazılarının akıbetlerini de kısaca kaydedelim:

Meşhur “Yavuz-Havuz Davası” kahramanı Topçu İhsan Bey, İstiklal Mahkemesi reisliğinde bulunmuş bir kimsedir. Cebel-i Bereket (Osmani­ye) mebusu olan ve sonraları “Eryavuz” soyadını alan İhsan Bey, Sakarya Savaşı’nı müteakip ortaya çıkan Ali İhsan (Sabis) Paşa-İsmet İnönü ih­tilafında, İsmet Paşa’ya rağmen Ali İhsan Sabis hakkında adem-i takip kararı veren İstiklal Mahkemesi başkanıdır. Topçu İhsan Bey, 1923 yılı sonlarında hilafet ve halife ile alakalı bir neşriyat dolayısıyla eski mebus­lardan Lütfi Fikri Bey’i ve bazı İstanbul gazetecilerini yargılayan İstiklal Mahkemesi’ne de başkanlık etmiştir. Bir rivayet vardır, derler ki: İhsan Bey riyasetindeki İstiklal Mahkemesi heyeti vazifeye başlamak üzere Ankara’dan İstanbul’a gelirken o devrin başbakanı İsmet (İnönü) Paşa, Ankara İstasyonu’nda Topçu İhsan Bey’in koluna girerek onu bir kenara çekmiş ve İstiklal Mahkemesi reisine, sanık gazeteciler arasında bulunan Hüseyin Cahid Yalçın’dan bahisle,

“Cahid’i mutlaka asacaksın!” demiştir. İsmet Paşa’nın arzusu budur amma İhsan Bey başkanlığındaki İstiklal Mahkemesi heyeti, aralarında İsmet Paşa’nın “mutlaka asılmasını” istediği biri de bulunan İstanbul ga­zetecilerini beraat ettirmiş ve Topçu İhsan Bey’in gerek Ali İhsan Paşa gerek bu İstanbul gazetecileri davalarındaki tutumu, o İstiklal Mahke­mesi reisinin mimlenmesine sebep olmuştur. Tek parti devrinde “Millî Şef” diye anılan İsmet Paşa’nın, İstiklal Mahkemelerini nelere alet etmek istediğini tespit bakımından pek mühim olan yukarıdaki olaylar sonunda Topçu İhsan Bey, “Yavuz-Havuz Davası” dolayısıyla Divan-ı Âli huzu­runa çıkarılmış ve eski İstiklal Mahkemesi reisi irtikaptan iki yıl hapse mahkûm olmuştur.

Şark İstiklal Mahkemesi Reisi Mazhar Müfid Bey’in Samed Ağaoğ­lu’na söylediğine göre Topçu İhsan Bey, bu “Yavuz-Havuz Davası”nda “tamamen masum”dur ve “bazı kimselerin düşmanlığına maruz kal­mış”tır. Ancak Topçu İhsan Bey “Yavuz-Havuz Davası”nda masumdur amma İttihatçıların fedailer grubundan olan ve nice karanlık işlerde boy gösteren bu adam, Cumhuriyet’in ilk yıllarında kendisini dev aynasında görmüş, hatta bir ara, Osmanoğullarının yurt dışına çıkarılmasıyla ilgili kanun maddesi Meclis’te görüşülürken, “Ölülerinin mezarlarındaki ke­mikleri dahi hudut haricine atılmalıdır!” diyecek kadar kendinden geçmiş ve Samed Ağaoğlu’nun tabiriyle, “Büyük-küçük bütün dağları yalnız Al­lah’ın yarattığını ve yaratabileceğini, İstiklal Mahkemeleri başkanlıkların­dan, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin ilk ve son Bahriye bakanlığından Divan-ı Âli’nin sanık parmaklıklarına indiği gün anlamıştır.”

İhsan Bey, bu şekilde irtikaptan iki yıl hapse mahkûm olurken onun riyaset ettiği mahkemenin savcısı Vâsıf Çınar, bilahare Moskova Büyü­kelçisi olmuş ve orada “sebebi tıbben meçhul garip bir apandist krizi so­nunda” ölmüştür. Yine İhsan Bey başkanlığındaki mahkeme âzasından Refik Komutan’ın, hayatının son yıllarında Yassıada’da başına gelenler ise cümlenin malumudur.

Ayrı bir yazımızda bütün sebep ve neticeleriyle inceleyeceğimiz meş­hur Şeyh Said İsyanı dolayısıyla şarkta vazife gören İstiklal Mahkemesi, bir günde kırk yedi idam kararı vererek rekor kırmıştır. Bu, idam kararı rekorunu elinde bulunduran İstiklal Mahkemesi âzasından Ali Saib Ur­savaş da 1935 yılında Gazi Paşa’ya suikast iddiasıyla soluğu Ağır Ceza Mahkemesi huzurunda alanlardandır.

Daha evvel kaydettiğimiz “Dört Aliler Mahkemesi” Reisi, “Kel Ali” namıyla maruf Ali Çetinkaya’nın son günleri hakkında söylenenleri nak­ledemeyeceğiz. Aynı mahkemenin meşhur Kılıç Ali’si ise rivayete göre “son günlerini yatakta, kafası ve hayalleri, sehpalarda sallanan morarmış yüzlü arkadaşlarıyla dolu, tek başına kâh ağlayarak kâh gülerek hayatını bitirmiştir.”

Başlı başına bir tetkik mevzuu olan İstiklal Mahkemelerini, böylece hülasa edebildikten sonra bu mevzuu, o mahkemelerin ikinci devre ça­lışmaları dolayısıyla yazılanlardan biri ile kapatalım. Feridun Kandemir diyor ki:

“Zaman zaman mütalaalarını aldığımız bütün tanınmış hukukçula­rımızın da sarahatle belirttikleri gibi hiçbir hakikî ve adil mahkeme, hiç­bir vicdan sahibi hâkim, bu İstiklal Mahkemesi’nin kararnamesine imza atamaz.”

İşte bu kadardır ol hikayet,

Bakîsi güzâf-ı bînihayet.

Kaynak:

Yalan Söyleyen Tarih Utansın, 7. Cilt, Gerçek Yayınları

Yayın Tarihi: 08 Kasım 2021 Pazartesi 10:00
banner25
YORUM EKLE

banner26