İstanbul’da modern aile ve evin doğuşu

7 Nisan 2018 tarihinde Bilim ve Sanat Vakfı'nda Sanat Araştırmaları Merkezi'nin misafiri olan Uğur Tanyeli, “18. yüzyıldan bu yana İstanbul’da modern aile ve evin doğuşu” başlığını taşıyan bir konuşma yaptı. Bu konuşma üzerine Havva Yılmaz tarafından yapılan değerlendirmeyi (Bülten 96-97) alıntılıyoruz.

İstanbul’da modern aile ve evin doğuşu

Son yıllarda evin mimarlık tarihindeki yeri ve önemi sosyal bilimcilerin giderek artan ilgisine mazhar oldu ve yükselen bir çalışma alanına dönüştü. Mekânın insan ve toplum üzerindeki etkisini anlama ve değerlendirme çabaları evi önemli bir tartışma zemini haline getirdi. Tarih ve sosyoloji disiplinlerinin dikkatini makrodan mikroya çevirmesiyle mimarlık disiplininde sınırlı kalmayarak disiplinlerarası bir nitelik kazanan bu gelişme birçok alanda bilgilerimizi yeniden gözden geçirmeye yarayacak mahiyette çalışmaların doğmasına vesile oldu.

Bilim ve Sanat Vakfı Sanat Araştırmaları Merkezi tarafından düzenlenen Ev ve Mimari isimli program serisi de bu ufuk açıcı çalışmalar arasında yerini aldı. Celâleddin Çelik ve Halil İbrahim Düzenli moderatörlüğünde gerçekleştirilen serinin altıncı oturumunda Uğur Tanyeli “18. Yüzyıldan Bu Yana İstanbul’da Modern Ailenin ve Evin Doğuşu” başlıklı bir konuşma yaptı. Program duyurusunda ilan edildiği üzere “Konutun doğrudan mimari nitelikte olmayan çeşitli beşeri pratiklerle ilişkisinin” tartışıldığı oturumda yine duyuruda belirtildiği gibi “(k)onutun değişiminin ağırlıklı olarak Batılılaşma üst başlığı altında tartışıldığı, bu yaklaşımın meseleyi üslup ve morfoloji analizlerine, kültüralist bir Doğu-Batı ya da onlar-biz karşıtlığına indirgemeye yol açtığı, oysa konutun değişiminin modern ailenin doğuşu, çocuğun “icadı” ve barınma tercihlerinin başkalaşımı gibi önemli toplumsal gelişmelerle bağlantılı olduğu” gibi hususlar vurgulandı.

18. yüzyılı Osmanlı’nın, Türkiye’nin ve İstanbul’un değişimi açısından çok önemli gördüğünü belirterek söze başlayan Tanyeli, özellikle değişimin radikal bir şekilde hız kazandığı bu evreyi odağa alarak konuya girmek istediğini söyledi. Başlıkta yer alan diğer iki bileşeni, modern aile ve ev ikilisini birlikte ele alma tercihini ise Türkiye’de tarih yazımında genellikle evin değişiminin ailenin ve toplumsalın değişiminden bağımsız bir şekilde ele alındığını fakat kendisinin 1930’lardan bu yana süregelen bu sorunlu tarih yazımının dışına çıkmak istediğini belirterek açıkladı. Modern ailenin doğuşu, çocuğun icadı ve modern evin inşası arasında ciddi bir korelasyon olduğunun altını çizen Tanyeli, özellikle çocuğun icar edilmişliğinin çok az incelenen bir husus olduğunu ifade etti. Meseleye vakıf olmak için konuyu kapsamlı bir şekilde ilk kez gündeme getiren Philip Aries’nin metinlerine bakılabileceğini de not etti. Türkiye özelinde henüz bu konudaki çalışmalar “emekleme” döneminde olsa da modern ailenin doğuşunu ve modern evin inşasını bu meseleden bağımsız düşünmemek gerektiğini ifade etti.

Konuşmasını bu ilişkiyi ve “domestisite” kavramını açıklamak üzerine kuracağını belirten Tanyeli, Türkçeye evsellik olarak çevrilen domestisitenin sadece evsellik değil, “toplumsallıkla konut arasındaki ilişkiyi bir bütünleşiklik olarak tahayyül etmek” anlamına gelen bir kavram olduğunu da vurguladı. Buradan yola çıkarak 18. yüzyılda nelerin değiştiğini tespit edebilmek için önceki dönemlere göz atmayı önerdi ve ev üzerine çeşitli kaynaklara başvurarak edinilen bilgilere değindi. Tanyeli, 16. yüzyılda Türkiye’yi Amasya’ya kadar gezip birçok konuda gözlemlerini kaleme alan Alman gezgin Salomon Schweigger’in çizimlerine yer verdi. Schweigger’in “İstanbul’un sefil evleri” şeklinde adlandırdığı çizimlerdeki evlerin Türk evi idealizasyondan uzak olduğunu, Osmanlı belgelerine göre evlerin yüzde yetmişinin bu çizimlerdeki gibi tek odalı olduğunu ve kötü/ucuz konstrüksüyonlara sahip bulunduğunu, bugünkü anlamda bütünleşik ev tahayyülünün pek görülmediğini, evlerin genellikle yan yana eklemlenmiş parçalardan oluştuğunu, dolayısıyla da kolayca bölünebildiğini söyledi.

Az sayıda da olsa Galata’daki gibi çok katlı Hıristiyan evlerinin ve balkonlu evlerin de 16. yüzyıldan itibaren mevcut olduğunu ekledi. Bu tarz kolektif konutların sadece Hıristiyanlara özgü olmadığını, Müslümanların da apartman formuna benzeyen bu evlere rağbet gösterdiğini de vurgulayan Tanyeli’ye göre apartman tipi bir yapılaşmanın Türkiye’ye yabancı olduğu şeklinde bir inancın çoktan aşıldığını söyleyebiliriz. Yine Süleymaniye’de örneklerine rastladığımız çok farklı barınma formatlarının toplumun farklı mahremiyet algılar taşıdığını gösterir nitelikte olduğunu, bazı apartman benzeri yapıların kalitelerinden dolayı tercihe şayan bile görüldüğünü ifade etti. Bir dönem “hücerat” denen bu tür evlerin çok revaçta olduğunu, vakıflar için de bu yapıların önemli bir gelir kaynağı teşkil ettiklerini söyledi. Türkiye’de konut tarihinin bu anlamda hâlâ çok az çalışıldığının altını çizen Tanyeli, çarpıcı bilgiler ortaya koyan çeşitli örneklerle sunumuna devam etti.

18. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı’da ev artık estetik bir değer olarak görülüyor. 18. yüzyıl başlarında Mustafa Safai Efendi tarafından kaleme alınan Tezkire-i Safaiye adını taşıyan metin içerisinden, “Fenni” mahlaslı bir şairin hayat hikâyesinin bir parçasını alıntılayarak şairin sürekli ev yıkıp yeniden yapma halini doğal bir insan faaliyeti olarak gördüğüne işaret eden Tanyeli, bu şekilde kendi evini kendisi yaptırıp bezemenin bugüne kadar hiç görmediğimiz türden amatör bir mimarlık ilgisine ve evin estetik bir merkez olarak dikkate alındığına temas ettiğini söyledi. Evin dışının estetik açıdan önemli hale gelmesi ve evin bugünküne yakın bir görünüm edinmesinin 18. yüzyılda başladığını çeşitli örneklerle açıklamaya devam eden Tanyeli, evin dışarıdan görülmesinin rahatsızlık konusu olmaktan çıkmasının da bu döneme denk geldiğini belirtti.

Konuşmada ön plana çıkan diğer bir husus evin içindeki değişikliklerdi. Yine görsellerle desteklediği sunumunda Tanyeli 18. yüzyıldan itibaren evin içinde de önemli bir değişikliğin yaşandığını ifade etti. Öncelikle tekstilin ucuzlamaya başlamasının tekstil ürünlerinin kullanımını arttırdığını ve çeşitlendirdiğini, ocak/ tandır kullanımının İstanbul’a özgü lüks bir form kazandığını, bugünkü anlamda pencere ve levha cam kullanımının bu dönemde başladığını, bu tür pencerelerin Avrupa’da bile 17. yüzyılda görülmeye başladığını ve sonrasında ithal edildiğini, dolayısıyla “Türk evi” idealizasyonunda yer tutan bu unsurun o kadar da klasik olmadığını söyledi. Bu değişikliklerin sanılandan çok daha eski tarihlere doğru uzanan kültürlerarası etkileşimden beslendiğinin altını çizen Tanyeli, aile kavramının değiştiğini ve bir konutun tümüyle bir aileye ait olması fikrinin yerleşmesini de ev içi planlarında odadan odaya geçişin gözlenmeye başlaması ile örneklendirdi. “Öteki”ne duyulan merakın arttığı ve “Osmanlı egzotizmi”nin geliştiği bu dönemde Melling’in Hatice Sultan için yaptığı tümüyle Avrupa özellikleri taşıyan, aynı zamanda Türkiye’de yapılmış ilk neoklasik yapı olma özelliğini de sahip bulunan evin bu hususta önemli bir örnek teşkil ettiğini söyledi.

Çocukluğun icadını modern ailenin ve evin “altmetni” olarak ele alan Tanyeli, modern eğitimin doğuşuyla çocuğun tarifeli olarak okula gitmeye başlamasını, çocuğun aileden özerkleştiği ve yetişkinin küçüğü olarak tanımlanan çocuğun ayrı bir tür olarak değerlendirilerek ailenin merkezine yerleştiği bir konuma doğru giden sürecin ilk basamağı olduğunu ifade etti. Önceden saat, sınıf, vb. sınırlamalara maruz kalmaksızın okula giden çocuğun örgün eğitimle tanışmasının, okulun radikal bir şekilde dönüşerek eğitimi sistematize etmesinin çocuğu yalıtıp başka bir şeye dönüştürdüğünü belirtti. Bu çocuğun artık yetişkinden tamamen farklı, yanında her şeyin konuşulamayacağı, korunması gereken bir varlık haline geldiğini söyledi. Özelikle askeri okulun doğuşunun yepyeni bir insan tipini meydana getirdiğini, bu çocukların artık mahallesinin çocuğu olmak yerine askeri disiplinin ürünü olduğunu, subay hatıratlarında bu tür anekdotlara sıklıkla rastlanabileceğini ekledi. Katılımcılara yoğun bir içerik sunan program ev tahayyülünün modern ailenin mekânı olarak doğuşunun incelenmesiyle devam etti. Program, alana dair mevcut bilgileri gözden geçirmemize vesile olacak yeni çalışmalar için de teşvik edici mahiyetteydi.

Güncelleme Tarihi: 12 Mayıs 2020, 00:27
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26