İslâm kardeşliği kalpte bir şuur hâline gelmeli

Muhterem Osman Nuri Topbaş Hocaefendi, İslam kardeşliği hususunda neler söylüyor? Genç Dergisi'nde yayınlanan bir mülakatı alıntılıyoruz.

İslâm kardeşliği kalpte bir şuur hâline gelmeli

Genç Dergisi'nin Mayıs-2014 tarihli 92. sayısında muhterem Osman Nuri Topbaş Hocaefendi ile yapılan bir mülakat yayınlanmıştı. “Efendim; din kardeşliği husûsunda bizlere neler söylemek istersiniz? Bu kardeşliğin bizlere yüklemiş olduğu mes’ûliyetler nelerdir?” sorusuna Hocaefendi tarafından verilen cevabı ç-alıntılıyoruz.

***

Mü’minleri birbiriyle kardeş kılan, Cenâb-ı Hak’tır. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır: “Mü’minler, ancak kardeştirler…” (el-Hucurât, 10)

Bu sebeple İslâm kardeşliği; bütün mü’minleri gönlün muhabbet iklîmine alabilmek, samimî ve candan bir dost olabilmek, kardeşinin sevinciyle sevinip derdiyle dertlenmek, zor zamanında tesellî kaynağı olup gerektiğinde nefsinden fedakârlıkta bulunabilmeyi gerektirir.

Cenâb-ı Hak, gerçek İslâm kardeşliğinin nasıl olması gerektiği husûsunda bizlere, Mekke’den hicret eden Muhâcirler ile onlara muhabbetle kucak açan Ensar yani Medîneli müslümanlar arasındaki kardeşliği örnek göstermektedir. Nitekim Peygamber Efendimiz’in, Muhâcirlerle Ensar arasında gerçekleştirdiği kardeşlik anlaşması, eşsiz bir fazîlet tablosudur. Öyle ki Ensar, âdeta mal beyânında bulunarak bütün varlıklarını ortaya koymuş, Muhâcir kardeşleriyle eşit olarak bölüşmeyi göze alabilmişlerdir. Buna mukâbil, gönülleri birer kanaat hazinesi olan Muhâcirler de istiğnâ hâlinde “Malın-mülkün sana mübârek olsun kardeşim, sen bana çarşının yolunu gösteriver, kâfî!” diyebilme olgunluğunu sergilemişlerdir.

Yani bugün, bize kudsî bir miras gibi intikal eden din kardeşliği, Asr-ı Saâdet'in bir bereketidir. Zira Kur’ân-ı Kerîm ve Hazret-i Peygamber, ilk müslümanları ilâhî lûtuf ve ihsanla âdeta sağlam bir duvarın tuğlaları gibi birbirine kenetlemiş, aralarında kan dâvâları bulunan nice kabileleri, sarsılmaz bir kardeşlik bağıyla birleştirmiştir.

İslâm kardeşliğinin kalpte şuur ve idrâk hâline gelebilmesi

Güçlünün zayıfı ezdiği, zulüm, haksızlık, kin ve husûmetin âdeta kan gölüne çevirdiği o korkunç bedevîlik çölleri, kısa zamanda üstün bir fazîletler medeniyeti hâline gelivermiştir.

İslâm kardeşliği sâyesindedir ki mü’minler, ırk, kavmiyet, meşrep ve mezhep gibi farklılıklara rağmen, asırlarca birlik ve beraberliğin huzuruyla yaşamışlardır. Bu huzuru kaybetmek, ferdî ve ictimâî kayıpların en hazinidir.

Birlik ve beraberliği baltalayan nefsânî ihtirasların, benlik dâvâlarının, siyâset ve riyâset kavgalarının, hiddet ve nefretin yegâne çâresi, “İslâm kardeşliğinin kalpte şuur ve idrâk hâline gelebilmesi”dir.

Din kardeşliğindeki dereceler

İslâm kardeşliğindeki derecemiz, aynı zamanda kalbî olgunluğumuzun da seviyesini gösteren bir ölçü gibidir. Buna göre:

Durumu iyi olan bir mü’minin, kendisine mürâcaat eden zor durumdaki din kardeşine yardımcı olması, kardeşlikte birinci merhaledir. Nitekim âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır: “... Allâh’ın sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) ihsân et!..” (el-Kasas, 77)

Kardeşlikte ikinci merhale ise; “...Sen onları sîmâlarından tanırsın...” (el-Bakara, 273) âyetinin sırrına ererek, muhtaç durumdaki kardeşinin istemesine dahî gerek kalmadan, onun hâlinden anlayıp derdine derman olmaya çalışmaktır. Bu âyet-i kerîme bizlere, yüksek hayâ ve iffetlerinden dolayı ihtiyaç ve sıkıntılarını arz etmekten çekinen din kardeşlerimizi sîmâlarından tanıyabilecek derecede hassas bir gönle sahip olmamızı telkin etmektedir. Bu da yüksek bir kardeşlik ufkudur.

Meselâ;

Ecdâdımız Osmanlılar’ın yaptıkları imâret, kervansaray ve misafirhânelerde, gelen yolcuların önüne, kim olduğuna bakılmaksızın yemek konulur, bütün yolcular, buralarda üç gün misafir edilirdi. Giderken de şâyet ayakkabıları eskiyse yenisi verilir ve duâlarla uğurlanırdı.

Zenginler, hapishâneleri dolaşıp borcunu ödeyemediği için hapsedilmiş olanları kurtarırlardı.

Yine varlıklı mü’minler, bilhassa Ramazân-ı Şerîf’te bakkalları gezip borç defterinden herhangi bir yaprağı açtırır, borcun sahibini bilmeksizin hesabı öder, tıpkı sadaka taşlarında olduğu gibi, veren alanı, alan vereni görmeden, sırf rızâ-yı ilâhî için hârikulâde bir din kardeşliği yaşanırdı.

Kardeşlikte üçüncü merhale, birr’e ermek, yani kendisi için sevip istediği şeyleri kardeşi için de isteyebilmek, kardeşini kendisinden ayrı görmemektir. Nitekim Rasûl-i Ekrem Efendimiz “Kendi nefsi için arzu ettiği bir şeyi, din kardeşi için de arzu etmeyen kimse gerçek mü’min olamaz.” buyurmuşlardır. (Buhârî, Îmân, 7)

Din kardeşliğinde en yüksek derece ise îsar makâmıdır ki, mü’min kardeşini kendi nefsine tercih etmek, kendi hakkını ona devredebilmek, onu kendinden üstün tutup öncelikli görmektir. Gerektiğinde kendi mahrûmiyetine râzı olup din kardeşinin ihtiyacını kendi ihtiyacından önce düşünebilmektir. İşte bu, sıddîkların, müttakîlerin, sâlihlerin mertebesidir ve Allah için birbirini sevmenin zirvesidir.

Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur: “Onlar kendi canları çektiği hâlde, yiyeceği yoksula, yetime ve esire yedirirler: «Biz sadece Allah rızâsı için yediriyoruz, sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Biz, çetin ve belâlı bir günde Rabbimiz’den (O’nun azâbına uğramaktan) korkarız.» (derler). İşte bu yüzden Allah, onları o günün fenâlığından korur; (yüzlerine) parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir.” (el-İnsân, 8-11)

Allah için olan hakiki kardeşlik; farklı renklerin, farklı lisanların ve farklı bedenlerin aynı kalp ile yaşaması gibidir.

İslâm kardeşliğinin bizlere yüklemiş olduğu mes’ûliyetler

Suâlinizin ikinci kısmı olan, “İslâm kardeşliğinin bizlere yüklemiş olduğu mes’ûliyetler” husûsuna gelince;

Öncelikle bir mü’min, din kardeşlerine karşı aslâ hased etmeyip kin beslememeli, aksine ona dâimâ muhabbet ve merhametle yaklaşmalıdır. Muhabbet ve merhamet ise, kuru bir dâvâdan ibâret değildir. Kardeşinin derdiyle dertlenip sıkıntısını paylaşmadan, kusurlarını affedip fedakârlık ve ferâgat göstermeden, gerçek mânâda muhabbet, merhamet ve kardeşlikten söz edilemez.

Lâyıkıyla yaşanan bir din kardeşliğinin, kişiyi nasıl büyük bir mükâfâta nâil edeceği hadîs-i şerîfte şöyle ifâde edilmektedir: “Yedi sınıf insan vardır ki Allah Teâlâ onları hiçbir gölgenin bulunmadığı bir günde, kendi (Arş’ının) gölgesiyle gölgelendirir… (Bu sınıflardan biri de) birbirlerini Allah için seven, (birbirlerinin dert ortağı olan) bir araya gelişleri ve ayrılışları bu muhabbetle gerçekleşen iki kişidir…” (Buhârî, Ezân, 36)

Din kardeşiyle ülfetin ilk şartı, külfeti (yük olmayı) terk etmektir. Yani kardeşine lüzumsuz yere yük olmamak, bilâkis onun yükünü hafifletmeye çalışmaktır. Külfeti olmayanın ülfeti (dostluğu), zahmet vermeyenin de muhabbeti dâimî olur. İrfân ehli bu hakikati kısaca “Bâr/yük olma, yâr ol!” şeklinde ifâde etmişlerdir.

Yine bir mü’minin, din kardeşini Hak rızâsı için sevmesi ve şâhid olduğu şahsî ayıplarını ve husûsî kusurlarını örtüp gizlemesi de İslâm ahlâkının şiarlarındandır. Nitekim Abdulah İbni Ömer’den rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah (sav) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin Allah da ihtiyacını giderir.

Kim bir müslümandan bir sıkıntıyı giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyâmet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim bir müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah Teâlâ da o kimsenin ayıp ve kusurunu örter.” (Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58)

İbn-i Abbâs şöyle der: “Arkadaşının ayıplarını zikretmek istediğinde, hemen kendi ayıplarını hatırla!” (Buhârî, el-Edebü’l-müfred, no: 328)

Rasûlullah Efendimiz, kardeşliği muhafaza için lüzumsuz tartışmalara girmemek gerektiği husûsunda da şöyle buyurmuşlardır: “Bir kavim, içinde bulunduğu hidâyetten sonra dalâlete düştü ise (bâtıl yola saptıysa) bu, mutlaka cedel (yani hırçınlıkla yapılan tartışma ve münâkaşalar) sebebiyle olmuştur.” (Tirmizî, Tefsir, 43/3253)

İslâm kardeşliği, Allâh’ın mü’minler arasına koyduğu öyle ulvî bir hukuktur ki...

Din kardeşliğinin kişiye yüklediği mes’ûliyetler konusunda daha pek çok şey söylenebilir. Lâkin burada son olarak şu husûsu zikretmek istiyorum. O da, mü’min, mü’mine zimmetlidir. Bu sebeple günümüzde, Suriye’den evini, yurdunu, malını-mülkünü bırakarak Türkiyemize sığınan din kardeşlerimizi, hiçbir zaman gönlümüzden çıkarmamamız îcâb eder. Zira onlar, bizler için aynen Mekke’de mallarını bırakıp Medîne’ye hicret eden muhâcirler gibidir. Bizlere düşen de, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanabilmek için, onlara ensârın yaptığı gibi hareket edebilmektir.

Bu münâsebetle dâimâ tefekkür edeceğiz ki;

Bugün sahâbî olsaydı, nasıl hareket eder, gönlünü nasıl bütün kardeşlerine bir rahmet dergâhı hâlinde açardı? Kardeşini nasıl kendinden önce düşünürdü? Hakk’ın rızasının peşinde nasıl koştururdu?

Şâyet bunlardan bigâne kalınırsa, -Allah korusun- kıyâmet günü ağır bir mes’ûliyetin altında kalınacağını unutmamak îcâb eder.

Varlıklı mü’minler için zekât, maldan fedakârlığın en asgarî ölçüsüdür. Kur’ân-ı Kerîm’de otuz iki yerde zekât kelimesi zikredilirken, infak kelimesi müştâklarıyla beraber yetmiş iki yerde zikredilmektedir. Bu da mü’minin, maldan fedakârlıkta asgarî ölçü olan zekât ile yetinmeyip, nasıl bir infak seferberliği içinde olması gerektiğini göstermeye kâfidir.

Yani, “Allah için ne kadar gayret edebiliriz, bu mazlumların yarasını ne şekilde sarabiliriz?” diye düşünmemiz lâzım.

Tarihe baktığımız zaman, bu mes’ûliyet dolayısıyla Hazret-i Ömer'in, halife iken sırtında un çuvallarıyla dâimâ yetim, yoksul ve muhtaçların ihtiyacını giderebilme gayreti içerisinde mâtemlerin civarında dolaştığını görmekteyiz.

Yine Hazret-i Ali’nin torunu olan Zeynelâbidîn Hazretleri’nin, gece karanlığında, ekmek, et, para gibi malzemelerle doldurduğu torbasını omzuna alıp dışarı çıktığını ve kimsenin haberi olmadan fukarânın kapılarının önüne ihtiyaç duydukları şeyleri bıraktığını görüyoruz. Bu durum ancak o mübarek zâtın vefâtından sonra, fukarânın sahipsiz kalması neticesinde anlaşılabilmişti.

Nitekim Zeynelâbidîn Hazretleri’nin mübârek naaşı yıkanırken de, sırtında içi su toplamış büyükçe yaralar görülmüştü. Sebebi araştırıldığında bunların, fukarâya erzak çuvalı taşımaktan dolayı oluştuğu anlaşılmıştı.

Velhâsıl İslâm kardeşliği, Allâh’ın mü’minler arasına koyduğu öyle ulvî bir hukuktur ki lâyıkıyla riâyet edildiğinde, ecri muhteşemdir. Fertlerin ve toplumun huzur, sürur ve saâdet kaynağıdır. İhmâl edilip zâyî edildiğinde ise ağır bir âhiret mes’ûliyetidir.

Rabbimiz, bizleri kardeşlik hukûkuna lâyıkıyla riâyet ederek kardeşlik mes’ûliyetinden beraat fermânı alabilen bahtiyar kullarından eylesin! Gönüllerimizi din kardeşliğinin feyz ve rûhâniyetiyle doldursun!

Âmîn...

//gencdergisi.com/7747-din-kardesligi-mesuliyeti.html

Ümit Aksoy ç-alıntıladı

Yayın Tarihi: 06 Eylül 2020 Pazar 12:30 Güncelleme Tarihi: 06 Eylül 2020, 12:28
banner25
YORUM EKLE

banner26