banner17

İrfan aleminin zümrüd ü ankası idi!

Mehmet Serhan Tayşi Hocamızın, Milli Gençlik Dergisi'nin 1978 yılında yayınlanmış İsmail Sâib Sencer'e dair mühim bir makalesi..

İrfan aleminin zümrüd ü ankası idi!

Dünyabizim farkıyla ilk defa... Tarihçi Mehmet Serhan Tayşi, Milli Gençlik Dergisi’nin 1978 yılında yayınlanmış İsmail Sâib Sencer’e dair mühim bir makalesini verdi bize. Şimdi bunu “dünyabizim” okurlarıyla paylaşıyoruz.  


AYAKLI KÜTÜPHANE 

 

“Mevtü’l âlim ke mevti’l-âlem.” ( Hadis-i Şerif) 

 

Bir önceki yazımızda kaleme aldığımız büyük kütüphaneci, Şarkın kıymetli evladı, Yahya Kemal’in dediği gibi “Şark ercümend”i Ali Emiri Efendi’nin çağdaşı ve samimi dostu olan İsmail Sâib Efendi, kütüphanecilik ve kültür çevrelerinde “Bâyezid Kütüphanesi Hâfız-ı Kütübü” veya “ Ayaklı Kütüphane” İsmail Sâib Efendi diye tanınmaktadır. Kendisi, engin ilim ve eşsiz fazilet sahibi olması yanında, görülmemiş mahfiyyet içinde ilim âlemine yaptığı büyük hizmetleri ve sayısız âlimler yetiştirmiş bir kişi olarak da rahmetle ve saygıyla anılmaya değer bir âlim kütüphanecimizdir.  Bu nur yüzlü yüce şahsiyet, aynı zamanda tasavvuf ve irfan vadisinin de “Zümrüt-ü Ankâ”sıdır. Kendisi melâmet yolunun erlerinden ve onların seçkinlerindendir.

Osman Rescher ( Oskar Rescher)Kendisinin fazlından, ilim ve irfanından faydalanan kişiler arasında doğuda ve batıda ilim yapmış sayısız ilim otoriteleri bulunmaktadır. Bir fikir vermesi açısından, Ord. Prof. Mehmed Fuâd Köprülü, Abdülbâki Gölpınarlı, Kilisli Rıfat Bilge, Muallim Cevdet, Osman Ergin, Yahya Kemal Beyâtlı, Mehmed Âkif Ersoy, tüm üniversite profesörleri, Eşref Edib, Hasan Basri Çantay, Yahudi asıllı olup, sırf İsmail Sâib Efendi’nin himmetini kazanmak, fazlından ve ilminden istifade için ismini “Osman” diye değiştiren, tüm ilmini kendisine borçlu olduğunu açıkça bildiren Prof. Osman Rescher ve yetişmesi Prof. Dr. Helmuth Van Ritther bu şahsiyetlerin başında gelenleridir. 

Değerli Sahhaf Raif Yelkenci merhumun koleksiyonundan Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver’in (17 Haziran 1324) tarihli ve 2651 sayılı İsmail Sâib Efendi’nin mühür ve imzasını havi nüfus tezkiresi sureti ile yine İsmail Sâib Efendi’nin imzasını taşıyan hâl tercümesi evrâkına göre[1]; İsmail Sâib Efendi’nin babasının ismi Mehmed Şevki Bey, annesinin ismi Ayşe Hanım olup, (1289 h. / 1872 m.) tarihinde İstanbul’da doğduğu, babasının İstanbullu olduğu kayıtlıdır. Türk Meşhurları Ansiklopedisi müellifi İbrahim Alâeddin Gövsa da aynı görüştedir. [2] 

Adı geçen kaynakta, İsmail Sâib Efendi’nin İstanbul’da Kocamustafapaşa semtinde doğup yaşadığı bildirilmektedir. Ord. Prof. İsmail Hâmi Danişmend, İsmail Sâib Efendi’yi Kastamonulu olarak gösterirken [3], değerli tarihçi Ord. Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı ise, babasının, dedesinin ve tüm ceddinin Arapgirli olduğunu ileri sürmektedir [4]. Ord. Prof. Ziyâeddin Fahri Fındıkoğlu ise, Arapgirli bir aileden olan yüzbaşı Mehmed Şevki Bey’in oğludur, demektedir [5]. İsmail Sâib Efendi’nin kardeşi Hasan Bey’in elindeki Mehmed Şevki Bey’e ait dua kitabında “1289 h. senesi Zilhiccesi’nin 2. Cuma günü saat 9’da mahdumum İsmail Sâib dünyaya teşrif etmiştir” diye bir kayıt konmuştur [6]. Yine aynı kayıtta “1288 Kanunsâni 19” tarihi ile “Dördüncü Ordu Seyyar Topçu Alayı Üçüncü Taburu Birinci Bölük Yüzbaşısı Cerrahpaşa Mahalleli Mehmed Şevki” tarzında bir ibareye de rastlanmaktadır. 

İsmail Sâib Efendi’nin babası Mehmet Şevki Bey, 1285 h. de Erzurumlu Hacı Kurbanoğulları adlı asil bir ailenin kızı Ayşe Hanım’la ikinci defa evlenmiş ve bu evlilikten İsmail Sâib doğmuştur. Erzurum Lisesi eski tarih öğretmenlerinden Abdürrahim Şerif Beygu, eserine düştüğü kayda göre [7] ; İsmail Sâib’in babası Mehmed Şevki Bey’in Erzurum’un tanınmış ailelerinden Hacı Kurbanzadeler’den olduğunu, İsmail Sâib’in de Erzurum’da doğup orada büyüdüğünü açıklamakta ve eserlerinin hazırlanmasında hemşehrisi İsmail Sâib’den büyük yardım gördüğünü bildirmektedir [8]. Yine bu zatın kaydına göre, İsmail Sâib Efendi’nin küçük yaşta Erzurum’dan çıktığı ve gelip İstanbul’a yerleştikleri tezi pek geçerli olmamaktadır. 

Abdülbaki Gölpınarlıİsmail Sâib Efendi, kanaatimizce en doğru bir ifade ile, İstanbul’da doğmuş, ilk tahsilini Kocamustafapaşa Askeri Rüştiyesi’ni bitirmiştir. Ceddi Hacı Kurban ve onun çocukları ölümünden sonra esnaf reisi “Kıdve tü’l- ahiyeti’l- fityân, Ahı- Türk” olmuşlardır. 

Abdülbaki Gölpınarlı,  İsmail Sâib Efendi’yi Erzurumlu olarak kabul etmektedir. Kezâ  Cemaleddin Server Revnâkoğlu da Erzurumlu olduğunda birleşir. Üstazımızın, 8 Şubat 1328 tarihli “İcâzetnâme” suretindeki hâl tercümesine göre, İstanbul Esekapusu İbrahimpaşa Mekteb-i İdâdisi ve sonra Kocamustafapaşa Askeri Rüşdiyesi’nde okuyup, 1304 h. de şehâdetname aldığını; Arapça, Farsça ve Şer’iyye tahsiline başlayarak, Fatih Camii dersiâmı Arapgirli Abbas Şükrü Efendi’den (9 Haziran 1312) tarihinde icâzetnâme ve Süleymaniye Camii dersiâmı Rizeli el-Hâc Ferhâd Efendi’den Buhari Şerif okuyup icâzetnâme aldığını; Arapça, Farsça, Türkçe ve Fransızca okuyup konuştuğunu biliyoruz. Sayın Abdülbaki Gölpınarlı ise, üstâzın Arapçasının fevkalade olduğunu, Farsçasının iyi olduğunu, Fransızca ve Almanca da bildiğini, hatta kendisine gelip müşküllerini soran Avrupalı şarkiyatçılara kendi lisanları ile hitap ettiğini; İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi Müdürleri Fehmi E. Karatay ve halefî Nureddin Kalkandelen de üstâzın iyi derecede Grekçe ve Latince bildiğini bize haber vermektedirler. 

İsmail Sâib Efendi, Maârif Nezâreti’nde imtihan vererek 1313 h. de Bâyezid Umumî Kütüphanesi 2. Hâfız-ı Kütüplüğüne atanmış, terfî ederek 1331 h. de 1. Hâfız-ı Kütüplüğe 1000 kuruş maaşla yükselmişti. 1318 h. de Dersiâm (Prof.) olmuş, Bâyezid Camii Hâfız-ı Kütübü olduğundan 1321 h. de bu camide tedrise başlamış ve yine aynı yıl 8. sınıftan müderris olmuştu. 1 Şaban 1326 h. de İstanbul rüûsu Hümâyunu’nu İbtida-i Hâric derecesiyle Muharrem Efendi Medresesi’ne 2. müderris olarak Arapça hocalığına tâyin olunmuştu. 1326 h. de Sinanpaşa Medresesi Arapça hocalığına, bunun lağvı üzerine Dârû’l- Hilâfeti’l- Aliyye Medresesi Âli Kısım Arap Edebiyatı müderrisliğine tâyin edilmiş, Şeyhü’l- İslam Musa Kâzım Efendi’nin mektubu ile, Sahn Medresesi’nde haftada 6 saat “Belâgât, Edebiyât-ı Arabiyye” dersleri müderrisliğine atanmıştı [9]. 1335 h. de Süleymaniye Medresesi Kelâm Müderrisi, 1339 h. de Dârü’l- Fünûn Edebiyat Fakültesi Arap Edebiyatı Müderrisi (Profesörü) oldu. 

Dünya malı olarak babasından kalan, bir evin dörtte bir hissesidir. Sayın Süheyl Ünver’in verdiği malûmata göre; “... İsmail Sâib Efendi, Peygamberimizin ‘Önce iman, sonra beden ilimlerini, sonra din ilimlerini tahsil et.’ mealindeki bir hadisine dayanarak, Tıp Fakültesine, Eczacılık ve Hukuk Fakültesi’ne ,sınıf geçip diploma almak için değil de, bütününü aydınlatmak, eşyanın hakikatinin sırrına vâkıf olmak için devam etmiş, gerekli temel bilgileri sağladıktan sonra da bitirmeden ayrılmış idi [10]. Bu hususu Şerafeddin Yaltkaya doğrulamaktadır.

İsmail Saib Sencer'in mezartaşı
(+)

Rahmetli üstâz âlim İsmail Sâib Efendi, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde yıllarca derin bir vukufla Arap Edebiyatı profesörlüğü yapmış; prensipleriyle bağdaşmaması nedeniyle, tedrisât-ı umumiyye ve Tevhid-i Tedrisat Kanunları ile Şapka Kanunu’nun çıkmasından sonra 1925 yılında bu görevinden istifaen ayrılmış, müdürü olduğu Bâyezid Umumî Kütüphanesi’ne çekilmiştir. Bu olayı değerli tarih araştırıcısı İ. H. Danişmend şöyle naklediyor:

Rivayete göre bir gün Fakülte Meclisinde hissine dokunan bir mevzuun münakaşası esnasında önündeki bir kağıda bir iki satır yazı yazmış ve hiç kimse farkında bile olmadan, tıpkı bir gölge gibi, çekilip gitmişti. Masa üzerine bıraktığı istifanamesi idi. Ondan sonra Umumî Kütüphane kapandı...” [11]

Bâyezid Umumî Kütüphanesi’nde çalıştığı uzun yıllar zarfında, Kâtip Çelebi’nin 15 bin cilt kitabı bildiren “Keşfu’z Zünûn” adlı  matbu eserin kenarına bir zeyl yapmıştır. Ayrıca 1941 yılında Kilisli Rıfat Bilge’nin Maarif Vekâleti emriyle yayınladığı “Keşfu’z Zünûn” tab’ına Şerafeddin Yaltkaya’nın yazdığı “Mukaddime”de, bu “zeyl” hakkında bilgi verilmekte ve burada gerek kendisinin gerekse arkadaşı Kilisli Rıfat’ın, üstâzın feyzinden faydalandıklarını ifade etmektedirler. Hatta fikren ters düştüğü halde Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel dahi üstâzın ilmine ve fazlına hayran kalarak, onu; “İlim ve fazilette her devir için ölmez bir örnek şahsiyettir” diye takdim etmektedir. Bu ifadeler bize, Keşfu’z Zünûn’un neşrinde en büyük emek payına sahip olanın İsmail Sâib Efendi olduğunu doğrulamaktadır.

Sayın Abdülbaki Gölpınarlı, her ne kadar kendisine mezheben Ca’ferî diyorsa da bu müellifin huyudur. Onca bütün muhibb-i Ehl-i Beyt Ca’ferî, hatta Şiî’dir. Biz akl-ı selim sahibi bu insan-ı kâmil zâtı bu tür zanlardan tenzih ederiz. Kendisi sünnî, mü’min, meşreben melâmî, tarikaten Halvetî-Şa’bânî ve Baysamî, aynı zamanda Seyyid Abdülkadir-i Belhî’ye müntesibdir. 

Rahmetli üstâz, kedileri çok sever; herkesin istemeyip sokağa attığı hasta ve uyuz kedileri alır, onları özel ilaçları ile tedavi eder ve beslerdi. Yaklaşık olarak 80-90 adet kedi beslemekte idi. Onlara formülü kendisine ait olan bir çorba hazırlar, önce hasta kedilere bizzat kendi eli ile yedirir, kendi de aynı çorbadan içerdi. 

İsmail Sâib Efendi, on binlerce kitabı tanıyan korkunç bir hafızaya sahipti. Arapça eksik bir yazmanın kaybolan bir sayfasını hafızasına yazdırmıştı. Başka bir nüshası ele geçirildiğinde orijinal ile bu yazılan sayfa arasında çok az bir fark olduğu görülmüştü.

Âteşin bir zekaya ve müthiş hafıza gücüne sahip, keskin yeşile bakan mavi gözlü, kumral sakallı, nur yüzlü bu eşsiz âlim ömrü boyunca bekar yaşamış; gerek kütüphane ve gerekse çevresinde sarı keçeden yapılmış derviş külahıyla dolaşmış ve bu hususta ona ilmine hürmeten müsamaha gösterilmişti.

Bayezid Kütüphanesi
(+)

Kütüphaneden emekli olduktan sonra, önce kütüphaneler, sonra İslam Ansiklopedisi ilmî müşavirliğine tâyin olundu. Kendisine Ragıp Paşa Kütüphanesi bitişiğindeki mektebin bir hücresi tahsis edildi. Onun yokluğunda çok sevdiği kedileri bakımsızlık ve terkedilmişlik neticesi öldüler. 

İbn’ül-Emin Mahmud Kemâl İnal, İsmail Sâib Efendi’yi hastalığı sırasında ziyaret ettiğini; üstazın sefil bir yatakta rutubetli taş bir odada yattığını; kendisinin bu sefaleti içinde nurdan bir heykel gibi vakar ve heybetle durduğunu; kendisine mesele sormaya gelenlere dahi hasta yatağında cevaplar verdiğini; son nefesine kadar tâlibleri ilim ve irfanından faydalandırdığını ve son nefesini oğlan kardeşinin evinde verip, İsm-i Celâli zikrederek ruhunu teslim ettiğini ve huzur-u Zülcelâle ve Rasûl-ü Ekrem’e kavuştuğunu anlatır. Bir beyitle de ölümüne tarih düşürür:

Nâil-i rahmet-i rahmân olsun,

Dâhil-i ravza-i rıdvân olsun” [12]. 

Cenazesi, görülmemiş büyük bir cemaatin iştirakıyla, seçkin bir topluluğun ellerinde Bâyezid Camii’nden alınarak Merkez Efendi’ye kadar götürüldü. Burada caminin kıble tarafında, camiye 25 m. mesafede, kapı yanında, müstakil, kenarı düz demir parmaklıkla çevrili sofada, babası yanına defnedildi. Sağlığında başından çıkarmadığı tekbirli şeb-külâhı cenâze töreninde tabutu üstüne, sonra kabri üstüne kondu. Mezarına sadece bir baş taşı dikildi. Huzur Dersi hocası ve Dersiâm olması nedeniyle sırma şeritli bir sarık kondu. Taşın ön yüzüne yeni yazıyla “ Allah!...// Eski Dârülfünûn Edebiyat-ı Arabiyye müderrisi ve Bâyezid Umumî Kütüphanesi Müdürlüğü’nden emekli Bâyezid Dersiâmlarından, Şarkıyyat mütehassısı Hoca İsmail Sâib Sencer burada medfundur.” (1289-1940); taşın arka yüzünde nefis bir nesîhle şu kitâbe hâkk edilmiştir: 

“Ya Bâki...

Okuyup hâl ile lâ havfe aleyhim nassın,

Göz yumub terk-i vücud itdi veliyy-i âgâh,

Âşık’a mevt vişül olduğunu anlatdı,

Öldüğü dem âzim*i dergâh-ı ilâh,

Yazdı  tarihini hasretle Muhammed sâlih

Göçdi fahr ü’l- ulemâ İsmâil Sâib ah...”

( Fahrü’l- ulemâ İsmail Sâib Toplam)

     881      172     212    92    1359 
 

“Türbedâr Efendi” diye mâruf Fâtih türbedârı, son devir Melâmiyye ve Şâbâniyye-i Halvetiyye ricâlinden, Şeyh Ahmed Âmiş Efendi’nin meşhur halifesi, Meşikât-ı  İslâmiyye müsteşarı ve Şûrây-ı Evkâf Reisi, Büyük M. Meclisi 1 devre Balıkesir Meb’usu edip ve şâir Melâmi Şeyhi Balıkesirli Abdülaziz Mecdî Tolon, merhûm pîrdaşı’nın vefatına çok üzülerek, irticâlen “ Mâte Kutbu’l-ârifin” arapça ibaresiyle ( Âriflerin kutbu öldü) ölümüne tarih düşürdü.

Şâir Ali Cânip Yöntem de üstâzın ölümüne çok yanmış ve “Artık müşküllerimiz için mezarı başına giderek rabıtayla gene kendisine baş vurmaktan başka çare kalmadı” demişti. A. Gölpınarlı ise onu, “Asrın muktedâsı, tek üstâdı, âlemin kutbu” diye vasfeden farsça bir mersiyesinde “ Ey Bâki, tam tarihini söyleyip ağladım, ilim ve irfan İsmail Sâib’in defniyle kaybolup gitmiştir.” diye yanıp yakılmaktaydı [13]. Yine aynı müellif Vakit Gazetesi’ne yazdığı makalede onun için “O, irfan vâdisine dalıp, ahlak ve faziletiyle, hatta kendilerini bile inkar ederek, ferdiyyetini cemiyyette eriterek, fenâda bekâ bulmuş, cemiyetin ve insanlığın mümessili olmuştur. O, ‘Ali’ kadar mü’min, Hüseyin kadar iradeli ve mütevekkil, Gazali ve Hâce Nasîrüddin kadar mütekellîm, Fahrûddin Râzî kadar müfessir, Buhari ve Kûleynî kadar muhaddis, İbn Sinâ kadar hakîm, Şeyh-i Ekber kadar âlim, Mevlâna kadar âşık ve ârif, Hacı Bayram kadar vâkıf, Kınalızâde kadar zîfünûn bir zât idi” demektedir. 1200 h. de Üsküdarlı Sıdkı Efendi tarafından kaleme alınan “Âyine-i Hikem”deki tasvir ve ta’rike çok benzemesi nedeniyle İsmail Sâib Efendi, o tarihten sonra gelecek kutup ve ricâl-i gayba benzetilmiştir. 

Bütün batılı  şarkiyyat araştırıcılarının tek danışmanı idi. Şair ve edip Hakkı Sühâ Ediboğlu ise onun vefatına “İlmin başı sağolsun” diyerek teessüflerini bildiriyordu. Prof. Osman Rescher ise ona “Ayaklı Kütüphane” demekteydi. Prusya eski Kültür Bakanı ve Berlin Üniversitesi hocası Prof. C. H. Becker ise, üstâzı olarak telâkki ettiği “Hocanın ölümüne yazacak tarziyet kelimesi bulamadığını ve onu, doğu ve batı şark araştırıcılarının ilim kâbesi” olarak vasfediyordu. Ölümü için aşağıdaki iki beyti yazarak: 

“O, feleğin aldığı yalnız biri değildi,

  Onunla elimizden bütün bir âlem gitti.”

 

diye yakınmıştı [14]. 

 

Yüce Allah onu rahmetine ve bizi de onun şefaatine müstehak kılsın. 
 

Mehmed Serhan Tayşi  – Millî Gençlik Dergisi (1978) 

 

Kaynakça: 

[1] İ. Ü. Tıp Enstitüsü  Arşivindeki dosya. Geniş bilgi için bkz. Ebü’l Ülâ  Mardini, Huzur Dersleri, II, 987.

[2] Gövsa, İ. Alâeddin Türk Meşhurları Ansiklopedisi, s. 195.

[3] Danişmend, İ. H. Türklük Dergisi, II. sayı 12, 1940, s. 326.

[4] Uzunçarşılı, İ. H. Belleten, IV. sayı 13, 1940, s. 146

[5] Fındıkoğlu, Z. F. , İş Mecmuası, sayı 23 - 24, 1940, s. 159, No. 1.

[6] Türklük Mecmuası, II. sayı 12, s. 326.

[7] Beygu, A. Ş. Erzurum Tarihi, Anıtları, Kitabeleri. İst. 1936, s. 264.

[8] Beygu, A. Ş. Ahlak Kitabeleri, İst. 1932, s. 104.

[9]  İlmiye Salnâmesi, s. 128 ve 176.

[10] Danişmend, İ. H. , Türklük Mecmuası, II. sayı 12, 1940, s. 326.

[11] Kâtip Çelebi, Keşfu’z Zünûn ( Mukaddime) , 1941, s. 162 - 13.

[12] İ. M. K. İnal, Tıb Tarihi Enstitüsü Arşivindeki İsmail Sâib Ef. ile ilgili dosya.

[13] Gölpınarlı, A. , Kaybettiğimiz Büyük Âlim İsmail Sâib, Vakit Gazetesi, 9. 4. 1940, s. 3 - 4.

[14] Prof. O. Rescher, İsmail Sâib Efendi, İş Mecmuası, sayı 23 – 24, 1940, s. 159 – 165. 
 


 

Hatice Algın üstâda imrenerek ç-alıntıladı 

 

Güncelleme Tarihi: 29 Mart 2010, 14:06
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20