İhsan Fazlıoğlu: “Kant Krizi: Hakikat’ten ümidini kesmek”

İhsan Fazlıoğlu, Düşünen Şehir dergisinin 8. sayısında yayımlanan “Râzî Krizini Aşmak: Mevlânâ’nın ‘Arayış’ı İçin Yeni Bir Yorum” makalesinde bu büyük âlimi tarihteki yerine oturtuyor.

İhsan Fazlıoğlu: “Kant Krizi: Hakikat’ten ümidini kesmek”

Günümüzde tüketim kültürünün etkisiyle itibarsızlaştırılmaya çalışılan bir isim Mevlânâ Celâleddin-i Rumî.  Bibloları evleri süsleyen hümanist ve mistik bir bilge o modern insan için. Bu imaj para kazandırdığı sürece de tedavülde kalmaya devam edecek. Oysa Mevlânâ İslam düşünce tarihindeki köşe taşlarından biri.

İhsan Fazlıoğlu, Düşünen Şehir dergisinin 8. sayısında yayımlanan “Râzî Krizini Aşmak: Mevlânâ’nın ‘Arayış’ı İçin Yeni Bir Yorum” makalesinde bu büyük âlimi tarihteki yerine oturtuyor. O, 13. yüzyılda İslam dünyasında ortaya çıkan ‘Razi Krizi’ne çözüm üretenlerdendir. O, büyük bir bunalımın ufkunda parlayan yıldızlardan biridir.

İhsan Fazlıoğlu Hoca Râzî Krizi’nin sebeplerine, İslam dünyasına etkilerine ve onu aşma girişimlerine dair sağlam bir çerçeve oluşturuyor yazısında. Ve ardından Mevlânâ’nın arayışını, amacını ve ortaya koyduğu çözüm girişimini etraflıca izah ediyor. Hoca yazının girişinde daha iyi anlaşılması, öneminin tüm boyutlarıyla kavranılması için Râzî Krizi ile Kant Krizi arasında bir kıyaslama yapıyor.

Makalede Kant Krizi’nin ne olduğu, sebep ve sonuçlarının anlatıldığı bu bölümü alıntılıyoruz. Umarız ki söz konusu makalenin tamamını okumaya vesile olur:

SORUNA GİRİŞ

Tanınmış Alman şairi Heinrich von Kleist (1777 - 1811), 1801 yılında, Paris’te henüz hayatta olan Alman filozofu Immanuel Kant’ın (1724 - 1804) Saf Aklın Eleştirisi adlı kitabını elde edip okuyunca bir bunalıma girer. ‘Kant Krizi’ denilen bu bunalım, kısaca “Hakikat’ten ümidini kesmek” olarak adlandırılabilir. Gerçekliğin göreceleşmesi neticesinde, gerçeklik kavramı zedelenen Kleist, artık ne müdrik insandan bağımsız bir gerçeklik ne de bu gerçekliğin insanlar arasında kişilerden bağımsız müşterek doğru bir idrâkinin mümkün olmadığını düşünür. Kısaca ne nesnellik ne de doğruluk kavramları artık eskisi gibi değildir. Herkesin gerçekliği kendine; çünkü herkes gerçekliği kendince algılar ve kurar. Kant Krizi, Kleist nezdinde sadece nazarî bir mülahaza değildir; aksine anlam ve değer dizgelerini de yaraladığı için yaşama pratiği üzerine ciddi etkisi olan bir durumdur. Nitekim yaşadığı bu fikriyat ve hissiyatını aynı yıl kardeşi Ulrike’ye yazdığı bir mektupta tüm çıplaklığıyla tasvir eder: Bitmiş ve tükenmiştir; kendini meşgul etmek; uyuşturmak ister. O kadar ki, düşünmesini engellemek için kalabalık mekânlarda oyundan oyuna koşar. Bir zamanlar elinden bırakmadığı ancak şimdi geçmiş inançlarını derinden fısıldayan kitaplardan tiksinir. Bizâtihi bilmekten iğrenir. Kendini sürekli çalışmaya zorlar; ancak fayda hâsıl edemez. Gidecek yer arayışına girer; ancak bir yerde olmayan nereye gidebilir ki; ve dahi bir yerde olmayan neyi bulabilir ki..? Kendine bir amaç inşa etmeye çalışır; en azından saf bir mutluluk... 1806’da genç bir edebiyatçıya yazdığı mektupta “Ah akıl[1]; mahzûn akıl...” diyerek, ondan aklı bırakmasını, hislerini takip etmesini ister ve kendisini sanata vermesini öğütler. Metafizik Güvenini kaybeden Kleist, ne aklın ne toplumun ne de başkaları tarafından inşa edilen kendimiz dediğimiz yapının kişiye hem gerçeklik hem de doğruluk anlamında bir hakikat küresi vereceğine kanidir. “Hakikat şu ki, bana bu dünyada hiç kimse yardım edemez; çünkü bizâtihi içinde bulunduğum durum yardım edilemez...” diyen Kleist, hiçlik duyuşu içinde yaşadığı bitimsiz bir korkuyla 22 Kasım 1811’de eşiyle birlikte intihar eder; en keskin ve dolayımsız gerçeklik ölüm ile hem ömrü boyunca edindiği gerçekliğe son verir hem de tüm gerçeklik arayışını bitirir.

Kant Krizi, XIX. yüzyıl Almanya’sının en önemli sorunudur ve İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar da olmaya devam edecektir. Kadim anlamıyla yani özsel, tümel ve kesin niteliklere sahip hakikat (gerçeklik) ve sıdkıyet (doğruluk) idealini kaybeden insan için hayatın anlamı artık bir muammadır. Yine artık filozoflar için en önemli sorun Mebde (Köken) ve Meâd (Dönüş) kavramlarını da kaybeden insana Yeryüzü’nde, bu-ara-da (Meâş) anlamlı bir şekilde yaşaması, daha da temelde varlık’a tutunması için bir gerekçe sunmaktır. Söz konusu gerekçe arayışı dinî ve felsefî pek çok çeşitli yolla yürütülmüştür. İlk elde bu yolların dikkati çekenleri şöyle özetlenebilir:

1. Herder’den (1744 - 1803) başlayıp Hegel (1770 - 1831) üzerinden Dilthey’e (1833 - 1911) kadar uzanan kültür ve bunun doğal bir sonucu geistik/manevî bilimler, özellikle tarihselcilik, insanın anlamını genelde insan türünün Yeryüzü’ndeki, özelde ise mensup olduğu ulus ile birlikte üzerinde yaşadığı toprağın, yurdun tarihinde bulur. Bireyin anlamı da bu iki yapıdan aldığı pay ile doğru orantılıdır. O kadar ki tarih fâil, aktör, insan ise önemli de olsa bir mefʻûl, faktördür. Bu yaklaşımın tarihe, tarihî yapılara ve değerlere, tarihteki başarılara vurgusu yanında kendine içinden doğup geldiği bir geçmiş aramasının ve bu geçmişi aşırı bir dikkatle araştırmasının nedeni budur. Kökeni ve Dönüşü olmayan insan bulunduğu yerde, bu-ara-da derinleşmelidir, kök salmadır; Tarih insana bu derinliği ve kökü verir. İnsanı diğer nesnelerden ayıran da geçmişini tarihe dönüştürmesi neticesinde elde ettiği bu tarih bilincidir. Yeri gelmiş iken Alman kültür zihniyetinin kendine köken olarak Eski Yunan medeniyetini, özellikle Sokrates-öncesi Yunan düşüncesini alması ve bu süreçte üretilmiş metinleri kutsal yazılar gibi yeniden inşa etmesi yani edisyon kritik denilen yöntemi icat etmesi hep bu anlam arayışının bir sonucudur.[2] İşte bu nedenle Etienne Gilson, “çağdaş düşüncenin metafiziği, tarihtir” der. Yine bu nedenle tarihselcilik, Birinci Dünya Harbi ile İkinci Dünya Savaş’ında, başta Almanlar olmak üzere ulusların toplu intihar denemelerine neden olmuştur.

2. İkinci yol ise, hiç-lik duyuşunun anlam duyuşunu, dolayısıyla arayışını bastırması neticesinde kötümser bir tondan çıldırmaya, hatta intihara kadar giden farklı tavırların ortaya çıktığı ortak bir davranış biçimidir. Bu biçim Schopenhauer’dan (1788 - 1860) başlayıp Philipp Mainländer (1841 - 1876) ve Nietzsche (1844 - 1900) üzerinden oldukça yaygın olarak müşahede edilir. İnsanın trajik bir varlık olarak görüldüğü bu anlayışta, trajik hâlin aşılması için farklı seçenekler sunulur. Derin düşünmemek için kişinin kendiyle yalnız kalmamasını sağlayacak her türlü meşgalenin teklifinden kendini unutmayı ya da başka bir biçimde gerçekleştirmeyi hatta bir tür ölümsüz kıldığı varsayılan muhtelif sanatlarla uğraşmayı öne çıkartan çok geniş bir yelpazede farklı pek çok seçenek... Bu seçeneklerin en aşırı ucunda insanı aşan ya da kuşatan hiç bir anlam-değer küresinin olmadığını iddia ile manayı ve değeri tamamen reddedip her şeyi bir tür maddeye indirgeyen maddecilik görülebilir. Bu hâliyle maddecilik bir tür insanı ihmâl etmek, hatta unutmak olarak tanımlanabilir. O kadar ki bu tavır, insanı kuşatan ne aşkın (Kişi Tanrı) ne de içkin (Kozmik bilinç, Logos) bir gücün varlığını kabul eder; varlığa tutunma çabasının ardında bir bilinç var-saymaz; bizâtihi bu çabanın kendi dışında bir amaç görmez; bir öte fikrine yer vermez; dolayısıyla da bir hesap verme inancına kapı açmaz. Her şey kör-bir- var-olma eğilimi, istemi, atılımı, iç-güdüsü (Stoa: oikeiosis, Spinoza: conatus, Schopenhauer: wille, Bergson: élan vitale; Darwin, Dawkins, Freud vb... ) ile bilinçsiz bir özgürlüğe sahip ne idüğü belirsiz bir rastlantı tarafından yönlendirilir.[3]  

Şimdiye değinilen bu hâlin, bahsedilen kültür ortamlarında vaki olan iki sonucuna işaret ederek demek istediklerimi daha açık kılmaya çalışacağım. ‘Kant Krizi’, büyük öncülün ilkeli davranılıp doğal gereği yerine getirilirse kesinlikle intihar ile sonuçlanır yani anlam için ölmek... Ya da ilkesiz davranılıp ölüm itibarsızlaştırılarak patalojik var-oluşçuluk (Pathological existentialism) çanağında insan dile gömülerek uyutulur; ya dilin mistik bir yorumuyla ya da dil oyunlarıyla... Bu süreçte de genel olarak felsefe ve sanat, özel olarak şiir ve musikî afyon gibi kullanılır; bilimlerin dinî-ideolojik-metafizik yorumlarından da faydalanılır.

İlkeli davranarak ‘Kant Krizi’nin büyük öncülünün doğal gereğini yerine getiren temsil değeri yüksek bir örnek olarak verilecek kişi Philipp Mainländer (1841 - 1876) adlı Alman şair ve filozofudur. 19 yaşında, ‘Kant Krizi’ni iliklerine kadar yaşayan Schopenhauer’un İrade ve Tasarım Olarak Dünya adlı eseri ile karşılaştı ve bu günü hayatının ‘en mutlu günü’ olarak gördü. İnsanın var-oluşuna bir değer biçmeyen Mainländer, tersine “Var-olmamak, var-olmaktan daha yeğdir” der ve bu çıkarımını ahlakın en üst ilkesi olarak vazeder. Hiçliği önceler ve Varlık’ın zatı gereği ölüm olduğunu ileri sürer. Bu nedenle, insan için varlık sahnesine çıkmak, var-olmak, yani doğmak iyi bir tercih değildir; tersine doğmamak daha iyidir; ancak kişi bir kez doğduysa daha fazla beklemesine gerek yoktur... Neyi niçin bekleyelim ki? Yine bir Alman filozofu olan Leibniz’in (1646 - 1716) formüle ettiği “Neden bir-şey ‘var’ da ‘hiç’ yok.” mottosunu, “Neden hemen hiç değil? Çünkü hiç, var-olan-bir-şeyden daha iyidir.” diyerek tersine çevirir. Mainländer için, içinde varlığa geldiğimiz, var-olduğumuz, doğduğumuz Dünya, ancak ve ancak ‘olma-mak’ amacı için bir araçtır. Başka bir deyişle yaşam, hiç-lik denizine balıklama dalmak için yardımcı bir çıkıntıdır, tümsektir, yükseltidir. Bu nedenle insanın Hiç-ten yaratıldığını (creatio ex nihilo) iddia eden geleneksel Avrupa kültürünün aksine insanın Hiç-için yaratıldığını (creatio ad nihilum) savunur. Mainländer, var-olmasının kefaretini öder ve fikirlerini içeren Kurtuluş Felsefesi [Die Philosophie der Erlösung (The Philosophy of Redemption veya The Philo sophy of Salvation)] adlı eserinin basıldığı günün ertesinde kendine gelen kitabının nüshalarını üst üste koyarak kendini asar ve kendi var-oluşu üzerinden Varlık’ı, var-olmayı sonlandırır. Kullandığı Almanca kelime, kurtuluş kadar, borcunu ödemek, rehin-olmaktan kurtarmak gibi anlamlara da gelir. Bizâtihi kitabını kullanarak yaşamına son vermesi, ilkece kendi felsefesinin bir tür olumlanmasıdır. Başka bir deyişle kurduğu kıyastaki, akıl yürütmedeki büyük öncül ile bizâtihi içine kendini yerleştirdiği küçük öncülün arasındaki orta-terimin yarattığı nedensel ilişkinin zorunlu sonucunu gerçekleştirmiş; kendince Hiç-lik’e yürümüştür.

Kant Krizi’nin aşılması yönünde kendinden önceki tüm yaklaşımları dikkate alarak daha karmaşık bir çerçeve geliştiren Heidegger (1889 - 1976) ‘ilkesiz deha’ sıfatına uygun bir biçimde, deyiş yerindeyse ‘kaçak’ güreşti, hiç bir fikrinin bedelini ödemeyi göze almayarak hep yaşamayı seçti. O’nun da çözmeye çalıştığı sorun, Mebde fikri ve Meâd ümidi ortadan kalkmış, anlam ve değerden arındırılmış insana, bu-ara-da (meâş) insanca yaşamak için bir gerekçe bulmak, bir anlam yüklemek, kısaca Varlık’a tutunacak bir tutamak vermekti. Ancak o birinci yaklaşımı yani Tarihselci yorumu bir tür Nazi mistisizmine dönüştürdü. İkinci yaklaşımda ise, hiç bir zaman intihara yeltenmedi ancak intiharın metafiziğini yaptı; modernizmin ölümü itibarsızlaştırılması projesini meşrulaştırdı. Buna göre insan bir yer-den gelmediği gibi bir yere de gitmemektedir; burada, nesneler arasında herhangi bir nesnedir; ancak zaman yani varlık duyuşu vardır. Bu nedenle insanı bu-ara-da (Dasein) olarak adlandıran Heidegger, zaman ve varlık’ı insan üzerinden bir tür eşitlemeye tabi tuttu. İnsana ölümle bir kere yüzleşmesini ve ondan sonra da unutmasını önerdi. Böylece, deyiş yerindeyse insanı, ne içinde ne dışında kendini-aşan yani bir aşkın (müteâl, transcendent) ya da içkin (batınî, immanent) gerçekliği değil, doğrudan kendine tutunmaya davet etti. Neticede insanın anlamı için bitimsiz, dairevî, hatta totolojik bir yol önerdi; bu da biraz önce bahsettiğim, kişiyi, noumenal yapısından arındırılmış, patalojik bir var-oluşçuluk içinde yaşayan patalojik bir fenomene dönüştürdü. Düşünceyi de, bir tür sözel büyü yaparak dil mistisizmi içine gömdü. Sadece bir örnek vererek ne demek istediğimizi açık kılabiliriz. “Ölüm gelmek suretiyle kaybolup gider. Ölümlüler, ölümü yaşamda bulur. Öldüklerinde ölümlüler öle-mez olur.” Dilin bu tür kullanımına dilin hiçleştirilmesi adını veriyorum; çünkü burada dilin ne vazʻı ne de istiʻmâli söz konusudur ve kısaca bu gerçeklikten kaçmak için yapılan bir dil oyunudur. Özetle şöyle denebilir: Heidegger’in yaptığı insanı, Nazi mistisizminden dil mistisizmine bu-ara-da bir tür oyalama, akıbet gelinceye değin bir tür uyuşturmadır.

Kaynak: İhsan Fazlıoğlu, “Râzî Krizini Aşmak: Mevlânâ’nın ‘Arayış’ı İçin Yeni Bir Yorum”, Düşünen Şehir dergisi sayı 8, Ocak-2019.

 

[1] Hic şuphesiz burada kast edilen akıl, rasyonel, istidlali akıldır.

[2] Elbette bu secimde “Ari ırk” nazariyesinin de ciddi bir etkisi vardır. Çünkü o donemdeki tarihi bilgiler çerçevesinde tarihte ilk önemli

medeniyeti kuran Ari kavim Grekler’di.

[3] Bu konuda ayrıntılı bilgi icin bkz.: Ahmet Faruk Cağlar, Yaşamın Amacı Olarak Yaşam: İnsan Davranışlarını Şekillendiren ‘Birincil Güdü’ye Dair Bir Araştırma, İstanbul Medeniyet Universitesi, Sosyal Bilimler Enstitusu, Yayımlanmamış Doktora Tezi, İstanbul 2018.

Güncelleme Tarihi: 04 Mayıs 2020, 16:51
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26