"Hâzâ ba's ba'de'l-mevt!: Bu öldükten sonra diriliştir!

FSM İslâmi İlimler Fakültesi Kurucu Dekanı Prof. Dr. Ahmet Turan Arslan, "İslâmi İlimler Hocalarının Dilinden" isimli eserde hocası, M. Emin Saraç’ı anlatıyor.

"Hâzâ ba's ba'de'l-mevt!: Bu öldükten sonra diriliştir!

                 

Merhum Mehmet Emin Saraç Hocaefendi ile tanışma hikâyenizi anlatır mısınız?

Emin Saraç Hocamızla tanışmamız 1965'te oldu. 1964 yılında Üçbaş Medresesi'nde derslere başlamıştık. Bu medrese, 16. asırda yapılmış, Atik Ali Paşa Camii'nin arkasında bulunan, hocamın kendisinin de bir müddet kaldığı bir medresedir. Biz de orada okuduktan sonra 1965'in ilkbaharında İsmailağa Camii'nin önünde bulunan medrese binasında Dârü'l Kur'an adındaki Kur'an Kursuna gittik. Hocamı ilk defa orada gördüm.

 Hangi dersleri aldınız?

Hocaefendi bize, evvelâ Riyâzü's-Sâlihîn kitabını okuttu. Bu dersin yanında bir de Kaside-i Bürde'den de okutuyordu.

Bana özellikle "Kaside-i Bürde alacaksın, onu okuyacağız." demişti. 1966 yılıydı, hocamın bana ilk hediyesinin Kaside-i Bürde olduğunu hatırlıyorum. Hatta hocamın da ahbâbi olan rahmetlik Muzaffer Ozak'tan gidip almıştım. Hocam, "Parasını ben vereceğim, sen verme." demişti.

Meraki'l-Felah kitabını okuttu. Hatta o kitabı almıştım da O yıllarda bize bir de Şerhu'l-Akaid kitabını okutmuştu. Bir rahmetlik annem, benim ve arkadaşımın kitabını ciltsiz olduğu için ciltlemeye götürmüştü. O sırada Süleymaniye'de oturuyorduk.

Son beş altı senesinde veyahut daha fazla, Ramazan aylarında sabah namazından sonra, Fatih Camii'nin imam odasında hep kitap okurduk. Hocamızla biz ikimiz okurduk, bazen de başka kimseler gelip katılırlardı ama daha çok ikimiz olurduk. Tabii, özellikle akşamları evlerimizde de okurduk. Meselâ bir gün bize gelmişti, kütüphanede bir kitap gördü. Hocamız, "Ne kitabı o?" diye sordu. Gidip açıp baktım: "Muvattâ efendim" dedim. "Getir okuyalım." dedi. Başladık, sonra gâh bizim evde gâh kendi evinde bazen de Ahmet Yüksek abinin evinde okurduk o kitabı. Öylece bitirdik. Te'nibu'l-Hatib'i de bu şekilde okuyup bitirdik. Zâhid Efendi'nin bazı kitaplarını evlerimizde özel olarak okuduk.

Efendim, İsmailağa'daki derslerimiz bitince ben İmam Hatip Okulu'na gittim, orta kısmını dışarıdan imtihanlarını vererek bitirdim. O zamanlar da hocamın ziyaretine gidip geliyordum ama bir gün hocam: "Benim yazın Fatih Camii'nde derslerim olur, sen oraya gel, derslere devam et." dedi. Ben hep gittim derslerine, bırakmadım. Hatta ben hem imamdım hem de Yüksek İslâm Enstitüsü'nde talebeydim, teravihi kıldırıyordum. Aksaray'dan hızlı hızlı yürüyerek Haliç Caddesi'ne geliyordum. Orada Marmara İlahiyat'tan Zeki Arslantürk'ün babasının bir evi vardı. Arkadaşlarla onun evinde ders yapıyorduk, derslere Zeki Arslantürk Bey

de geliyordu. Hatta Bekir Sobacı diye bir arkadaşın evinde de ders okunuyordu. Akif Aydın, Kemal Sandıkçı ve İzzet Er gibi arkadaşlar da oradaki derslere ve Fatih Camii müezzin mahfilindeki derslere geliyorlardı.

O zamandan bu zamana kadar hep ders halkasında mıydınız?

Tabii, vefâtına kadar talebesi olmaya devam ettik. Bir arkadaşa benden bahsederken memnuniyetini ifade sadedinde: "O, İmam Hatip'te iken geldi, profesör oldu, hâlâ gidip gelir, bizi bırakmadı..." demiş. Tabii, insan hiç hocasını terkeder mi, hocasını unutur mu?

Hocamız, -tabii başka hocalar da vardır ama- doğrusunu söylemek gerekirse, bir hoca olmanın yanında sadece hocalıkla yetinmezdi. Bizim ihtiyacımızı görürdü. Demek ki artık merakımızı mı gördü ne sebepleyse, bize kitaplar hediye ederdi. Meselâ, Zeynizâde'nin Avâmi'l Şerhi vardır; Avâmi'l Mu'ribi denir, "I'râb yapan" anlamındadır, baştan sona irâbını yapmıştır. O kitap da hocamın bana hediyesidir. Sonra bir vesile oldu o kitabı da baştan sona okudum. Tabii, hocamın hediye kitapları çoktur, hepsini sayamam.

Her vesileyle, her fırsatta bize istifâde edeceğimiz dergiler, kitaplar verirdi. Zaten ona Arap ülkelerinden, arkadaşlarından tanıdıklarından çok dergi ve kitap gelirdi.

Allah rahmet eylesin.

Hiç unutamadığınız bir anınız oldu mu?

Hocaefendiyle unutamayacağımız birçok hâtıramız var. "Hocaefendi" deyince benim elli senelik hayatım gözümün önüne geliyor. Meselâ, hocamızın henüz sakalı yoktu, hacca gidecekti. İsmailağa Medresesi'nin avlusunda bir çeşme vardı. Bizi etrafına topladı ve hacca gideceğini söyleyerek bizden helallik aldı. Biz de böylece hacca gideceğini öğrenmiş olduk, onu da unutamıyorum tabii.

Unutamadığım hatırlardan biri de şudur: İsmailağa'da ders okuduğumuz dönemde medrese odasının camı kırılmıştı.

Para yoktu ki camlar yapılsın. Camdan içeriye karların girdiğini hatırlıyorum. Demirden, sacdan yapılmış sandalyeler vardı, onların üzerinde oturuyorduk. Onlar da hâliyle üşütüyordu bizi. Mermerden bir tane masa vardı hem yemek masası hem ders masasıydı, her şeyimiz oradaydı. Üstümüz başımız kirlenirdi. Hocamız da palto sırtında hiç dert etmeden o soğukta gelip ders okuturdu. Çünkü ortalık soğuktu; biz de titriyor, üşüyorduk. İşte, öyle zamanlar geçti. Bir de hocamız ikramı severdi. Bir gün bana boza içirmişti. İlk günlerimdi galiba, ondan unutamıyorum.

Siz talebesiniz, size faydalı olacak bir şey diyeyim: Hocanıza bir şey soracağınız zaman soracaksınız, utanmayacaksınız. Çünkü siz buraya öğrenmeye geldiniz. Arkadaşlarınızın herhangi birinin bir şey söylemeye hakkı yok, siz de o hakka sahipsiniz o da. Arkadaşınız çok önemli bir şeyi anlamamış olabilir, sen de çok basit bir şeyi anlamamış olabilirsin ama senin için o basit şey çok önemlidir.

Hocam beni daha çok bir iş olduğunda kütüphane gibi bir yerlere gönderirdi. Meselâ yurtdışından arkadaşlarıyla irtibâtı olurdu, bir kitap istediklerinde beni görevlendirirdi. Süleymaniye Kütüphanesi'ne gitmemi söylerdi. Bana o işler tecrübe olurdu, bilgi kazandırırdı. Yüksek İslâm Enstitüsü'nde bitirme tezim için kütüphaneye çalışmaya gittim. Ben acemilik çekmiyor ve giriyordum, kitapların nasıl isteneceğini biliyordum. Ama başka arkadaşlar vardı, bakıyordum ki kütüphaneye girdiklerinde "Allah Allah!” deyip, kütüphaneyi görünce şaşırıyorlardı. Kütüphaneye gitme alışkanlığı kazanmamışlardı. Halbuki benim için çok normal bir şeydi. Hocamız vesilesiyle de oradaki müdürleri de tanımıştım. Orada bir Safai Bey vardı. Kendisi Libyalıydı, kütüphaneleri tasnif eden bir zâttı. Rahmetlik Nûreddîn Itir Hocaefendi, (Itır diyor bazıları, doğrusu Itir'dir. "Itir" de Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'in zürriyetinden olduğu için denmiştir.) İlelu't-Tirmiziyi tahkik ediyormuş, bir nüsha lazım olmuş, hocamdan istemiş. Hocam da beni gönderdi. Topkapı Sarayı'na gittim, orda kendi adıma aldım, o zaman dışarıya vermiyorlardı. Böylece kitapları hocaefendiye göndermiştik. Nûreddîn Itir Hoca da o kitapları çalıştı ve neşretti. Allah rahmet eylesin.

Emin Saraç Hocamız hakkında unutamadığım şeylerden biri de 1980 yılında biz umreye giderken hocamızın, bizimle Nûreddîn Itir Hoca'nın dayısı ve şeyhi Abdullah Sirâceddin Efendi'ye selâm göndermesiydi. Halep'te Zekeriya -aleyhisselâm- Camii vardır. Biz, seksen talebe ile gitmiştik. O camide namaz kıldıktan sonra caminin tam karşısında bulunan bir adamın dükkânına gittik. Oradaki zâta: "Abdullah Sirâceddin Efendi'yi görmek istiyorum. Nasıl giderim? Nasıl ulaşırım?" dedim. "Gidemezsiniz, yasaklar var." dedi. Sonrasında ise o zât, Abdullah Sirâceddin Efendi'ye telefon açtı. Meğer, Abdullah Sirâceddin Efendi onun şeyhiymiş, Allah rastlattı. Ben Abdullah Sirâceddin Efendi'nin yüzünü görmedim ama sesini duymuş oldum. Böylece telefonla Abdullah Sirâceddin Efendi'ye hocamın selâmını da ilettim. O da çok muhterem bir zâttır, kitapları da çok önemlidir, hocamız da kendisini çok severdi.

Bir de siz öğrenci kardeşlerime anlatmak istediğim, benim Arapça konuşmaya nasıl alıştığım hususu var: Hocam, beni bir yerlere gönderirdi. Bu sebeple arkadaşlar, bana "Emin Saraç Hoca'nın sekreteri” diye takılırlardı. Bugün Arapça hocası olduysam hocamın öyle vazifelere göndermeleri sayesindedir. Meselâ bir arkadaşı geliyordu, “Orada bir arkadaş var, onun yanına git." diye beni otele gönderiyordu. Ben de öyle öyle konuşmaya alıştım işte. Yoksa Arapça okuyorduk ama ne işe yaradığını bilmiyorduk bile. Meselâ bir seferinde hocamın Ürdünlü bir arkadaşı gelmişti. İsmi Abdurraûf el-Lebedî'ydi. Bursa'ya gitmek için vapur biletlerini aldım, bana "Sen de bizimle Bursa'ya gel." dedi. “Allah Allah, nasıl yapacağım" diye düşündüm. Hocamdan izin almam gerekiyordu. Doğrusu, ben de gitmek istiyordum. Maksat, böyle insanlarla beraber olunca konuşa konuşa ken dini geliştiriyorsun. Ertesi gün, "Hocam, arkadaşınız böyle böyle söylüyor." diye hocama söyledim. "İyi git." dedi. Gittik, Bursa'yı gezdik, sonra teleferiğe çıktık. Teleferiğin ne demek olduğunu da bilmiyorum o zamana kadar.

Nasıl bileyim; hadis, fıkıh kitaplarında "teleferik" kelimesi geçmez ki. Konuşurken onlardan öğrenmiştim. Sonrasında Uludağ'ın zirvesine çıktık. Orada da bir grup imam hatipli talebe vardı. Bizim Arapça konuştuğumuzu görünce yanımıza geldiler. Bana “Abi o ne demek? Bu ne demek?" diye soru sormaya başladılar. Abinin hâli mi var? Abi bilmiyor ki size söylesin! Arapçadan Türkçeye tercüme kolay da Türkçeden Arapçaya zor, biliyorsunuz siz de yaşıyorsunuz bunları. Öyle öyle, bir iki saat çocuklarla konuşmuştum o gün. Öyle yorulmuştum ki sormayın! Kalem diyeceğim ama kalem demek aklıma gelmiyordu. Akşamleyin gittiğimiz otelde başımı yastığa koyduğumda başım zonkluyordu!

Bir gün de hocamız, sabah namazının ardından yapılan dersten sonra Hamdi Arslan ile bizi caminin sağ tarafındaki direklerden ve pencerelerden birinin önüne çağırdı. Orada bize icâzetlerimizi vermişti. Onu da unutamıyorum tabii, unutulacak şey değil! Daha sonra 1983 yazında Tunus'a giderken hocamdan dua istedim. "Bak, bizim icâzetnâmemizin sonunda bir dua var, onu okuyacaksın." dedi. Ben de o günden sonra, hocam öyle söyledi diye hep o duayı okumaya devam ettim.

Hocamız, benim Malezya'ya gideceğimi (19 Haziran 1993) duymuş. Bunun üzerine bizim evimize geldi. Bana bir kitap hediye etti. Muhammed Avvâme veyahut Nûreddîn Itir Hocanın bir kitabı olabilir.

Abdulfettâh Ebû Gudde Efendi bizim icâzeti, yani Zahid Efendi'nin hazırladığı et-Tahriru'l-Veciz icâzetini yeniden neşretmiş. Hocam, ben Malezya'da iken o icazetten bir nüsha bulmuş. Tabii arkadaşları olduğu için ona çok gönderirlerdi. Ondan bana, Malezya'ya bir nüsha göndermiş, üzerine de ismimi yazmış. O vesileyle o icâzetnâmeye bakıyordum. "Malezya, Cohor vilâyeti müftüsü" diye bir ibare geçiyor. Orada Cohor diye bir şehir var. Camide emekli bir general vardı, "Burası orası mı?" diye sordum. "Evet." dedi. Gittim. Zâhid Efendi'nin icâzet aldığı bir zât var, onun da kabrini orada buldum. İsmi Alevî b. Tahir el-Haddâd'dı. Hatta onunla ilgili bir makale yazmıştım, İlim ve Sanat dergisinde neşredildi[1].

Dediğim gibi, hocamın hiçbir hâtırasını unutamıyorum. Sadece bana değil bütün talebelerine karşı öyle yakındı. Hangi talebesine sorsanız her birinde hocamızın nice hâtıraları vardır. Yani hocamızın hocalığı sadece bir ders okutmaktan ibâret değildi. Şimdi sınıflarda yapıldığı gibi öyle "oku ve çek git" değildi ki... Hocamın derslerinde talebeyle hoca arasında sevgi ve irtibât vardı. Zaten İnsicam Dergisi'nde Mehmed Zahid Kotku Efendi hakkında yazdığım yazıda da bunu anlattım. Oraya da bakarsınız[2]. Talebe hocayla nasıl irtibâtta olur, sevgiyle. Eskiden rabıta diyorlar ya tasavvufta.

Hocamızın ilk evi Okumuş Adam Sokak'taydı. Kayınpederi Müftü Ali Yektâ Efendi'nin eviymiş orası. Fî Zilâli'l-Kur'an'ı tercüme ettikten sonra yeni bir ev almıştı. Oradan taşınırken biz de yardıma gittik. Hocam, evinden taşınırken baktım hocamın gözleri yaşarıyordu. Evinden -hâtıraları olan bir evden- ayrılıyor tabii, kolay değildi. Kayınpederi Yektâ Efendi'yi de çok hürmetle ve muhabbetle anardı.

Hocamız, babasının ve annesinin o günün idarecilerinden çektiği eziyetleri ve sıkıntıları da hep gözyaşlarıyla anlatırdı bize. Ah, âh! Onlar unutulacak acılar değildi!

Kitaplarını taşıdığımız sırada köşede duran masası vardı; “Ben” dedi, “Bu tercümeyi bıraktım ve bir daha kalemi elime almadım, yazmadım. Hep okuttum." dedi. Hocam okudu, okuttu. Bazı hocalar okutmayı, bazıları sadece yazmayı tercih ederler. O okutmayı tercih eden biriydi. Gecesi, gündüzü olmazdı. Ne zaman talebe gelse okuturdu.

Sabah ve yatsı namazından sonra dersleri vardı. Sabah derslerine evi yakın olanlardan gelen gelebiliyordu. Yatsı namazlarından sonraki derslerine teravihi kıldırıp geliyordum. Gece saat on ikide biterdi genellikle. Dersten sonra eve -Şehremini'deki eve-saat bire doğru yürüyerek giderdim. Kar kış demez, gider gelirdik o yolları yokuşları...

Size son olarak da şunu söyleyeyim madem, son bayram ziyaretlerinin birinde hocamız bana "Sen hiç icâzet verdin mi?" dedi. "Verdim efendim, Malezya'da beş kişiye, bir de bir zât vardı, merhum Emin el-Attâs'a -Mekke'de kütüphanesi vardı- verdim: O zât benim sizden, dolayısıyla Zâhid el-Kevseri'den icâzetim olduğunu duymuş. Onun isteği üzerine ona da gönderdim." dedim. Hocam, başka kimselerin de bulunduğu o bayram ziyaretimizde ellerini öne doğru uzatarak, üç dört defa "Vereceksin!" dedi. Yani "çok ver" mânâsında öyle söylediğini hatırlıyorum. Böyle işte...

Hocamıza Allah rahmet eylesin, Allah mekânını cennet eylesin.

Son olarak hocaefendiyle alakalı ne söylemek istersiniz?

Onun şahsiyeti, ilmi neyi gerektiriyorsa öyleydi. Kendisini ilme adayabilmiş bir kimse idi. Hevesi vardı. Evde, camide, sıcakta, soğukta hangi şartlar altında olursa olsun, sabah namazından başlayıp yatsı namazından sonraya kadar ders okuturdu. Hocamız kendisini ilme ve biz talebelerine adeta vakfetmişti. Ülkemizde İslâmî ilimlerin gelişmesi, bu ilimleri öğrenen gençlerin çoğalması ve yetişmesi, onun canını vereceği bir hedefti... Hatta bizim bu Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi'nde İslâmî İlimler Fakültesi'nin kurulduğunu ve burada öğretim dilinin Arapça olacağını duyunca; "Hâzâ ba's ba'de'l-mevt! (Bu öldükten sonra diriliştir!)" diyerek sevincini dile getirmiştir.

Alimlere, ulemâya, hocalarına çok hürmeti vardı. O hep söylerdi: Abdulfettâh Efendi de öyleydi. Bir gün hocama, Abdulfettâh Ebû Gudde Efendi'ye "Zâhid Efendi'nin bazı bulunmayan eserlerini sorayım." dedim.

"Aman sorma, sorma!" dedi. "Niye?" dedim. Dedi ki; Zahid Efendi, bazı risâlelerini emanet veyahut hediye olarak ona vermiş.

O da almış götürmüş Halep'teki kütüphanesine koymuş. Halep'teki kütüphanesini tarumar etmişler. Abdulfettâh Efendi hatırladıkça onlar zâyi oldu diye çok üzülüyormuş, ağlıyormuş. Onun için "Sorma." dedi. Abdulfettâh Efendi de hocası Zâhid Efendi'ye karşı çok hürmetkârdı. Ben onu hocamdan duydum: "Şurada Zâhid Efendi otururdu, şurada okuturdu dersi." deyince, "Çok üzüldü, başladı ağlamaya." dedi. Zâhid Efendi'nin köyüne de beraber gitmişler.

Allah rahmet eylesin unutulacak gibi değil.

Hocamın gençken Fatih Camii'nin avlusunda koşa koşa yürüyüşünü hatırlıyorum. Meselâ bir toplantı olurdu, bakarsın hocam süratle o toplantıya gidiyordu. İslâm dünyasıyla irtibâtını koparmadı hiç. O adeta İslâm ülkeleri ile Türkiye arasında fahrî bir konsolos gibiydi.

İslâm'a olan bağlılığından bahsetmiştim. Zaten ilim ehli, tasavvuf ehli bir aileden geliyor. O öğrendiklerini herkese vermek isterdi. Vazifesini yaptı ve gitti. Allah katında da öyledir inşallah. O hep Fatih Camii'ni arzuluyordu. Fatih Camii'nden, Fatih'ten ayrılmak istemiyordu. Canla başla hizmet etti, Allah ona Fatih'i nasip etti.

Allah rahmet eylesin.

Hocamız bizim her türlü dert ortağımızdı. Elli altı sene...

Zor tabii böyle bir hocadan ayrılmak. Biri bir türküde şöyle demiş:

"Aşan bilir karlı dağın ardını

Çeken bilir ayrılığın derdini."

Prof. Dr. Ahmet Turan Arslan

İslâmî İlimler Fakültesi Kurucu Dekanı

 Arap Dili ve Belagatı Ana Bilim Dalı Başkanı

Kaynak: İslâmi İlimler Hocalarının Dilinden

Dipnot:


[1] "Muhammed Zâhid el-Kevseri'nin İcâzet Aldığı Bir lim: es-Seyyid Alevî b. Tâhir el-Haddâd", İlim ve Sanat Dergisi, Sayı: 48, Mayıs-Temmuz, 1998.

[2] "Muhammed Zahid Kotku Hocamızdan Hatırda Kalanlar”, İnsicam Dergisi, Kasım, 4, 2021.

Yayın Tarihi: 04 Ocak 2023 Çarşamba 09:00
YORUM EKLE

banner19

banner36