Hikâyemizin Türküsü Mustafa Kutlu’ya selam olsun

Sakarya Büyükşehir Belediyesi tarafından 24 Kasım 2018 tarihinde düzenlenen “Mustafa Kutlu Hikâyeciliği Çalıştayı”nda yapılan sunumlar “Hikayemizin Türküsü: Mustafa Kutlu” adıyla kitaplaştırıldı.

Hikâyemizin Türküsü Mustafa Kutlu’ya selam olsun

Sakarya Büyükşehir Belediyesi tarafından 24 Kasım 2018 tarihinde düzenlenen “Mustafa Kutlu Hikâyeciliği Çalıştayı” oldukça bereketli geçmişti. Çalıştayda Abdullah Harmancı, Ali Ayçil, Alpay Doğan Yıldız, Emin Gürdamar, Handan Acar Yıldız, Hasan Harmancı, Mehmet Kahraman, Mukadder Gemici, Zeynep Arkan’ın birbirinden kıymetli sunumlarıyla Mustafa Kutlu’nun hayatı, eserleri ve hikâyeciliği masaya yatırılmıştı.

Çalıştayda yapılan sunumlar Sakarya Büyükşehir Belediyesi tarafından kitaplaştırıldı. Hikâyemizin Türküsü: Mustafa Kutlu adıyla istifademize sunulan kitap Mustafa Kutlu tarafından kaleme alınan “Sanat Nedir?” başlığını taşıyan yazıyla başlıyor. Çalıştayı takip edenler bu yazıyı hemen hatırlayacaklardır. Çalıştay sırasında herkese Mustafa Kutlu tarafından yazılan kısa bir metin dağıtılmıştı. “Sanat Nedir?” başlığını taşıyan içli bir türkü kıvamındaki bu yazı kalplerimize dokunmuştu. Ayrıca bu metni sitemizden okurlarımızla da paylaşmıştık.

Çalıştayda yapılan sunumların derlendiği kitaba Abdullah Harmancı tarafından Dünyabizim için kaleme alınan “Mustafa Kutlu’yu Neden Severiz?” başlıklı yazıya yer verilmesi de büyük incelik. Kitapta yer alan metinlerin her biri kısa fakat önemli tespitlerin ve derinlikli analizlerin yapıldığı yazılar. Her başlık bir birinden cezbedici.

Kitaptaki yazılardan birini tadımlık niyetine alıntılıyoruz. Handan Acar Yıldız’ın hazırladığı bu sunum metni “Geleneğin Anlatımında Üst Kurmaca ve Sembol: Kambur Hafız, Minare, Bu Böyledir” başlığını taşıyor.

Geleneğin Anlatımında Üst Kurmaca ve Sembol: Kambur Hafız, Minare, Bu Böyledir

Kutlu hikâyesinin geleneğe yaslandığı noktalardan biri sitem ve isyan arasındaki farktır. Onun metinlerinde bir sitemin varlığını yadsıyamazken isyandan söz edemememizin karşımızda varoluşçu bir yazar durmamasıdır. Dünya takdir edilmiş bir yerdir. Yaratılmıştır. Tıpkı iyi ile kötünün yaratılmış ve tümel/mutlak anlamıyla var olması gibi. Öz, varlıktan öncedir. İyi ve kötünün anlamı ezelidir, bulundukları yer yer ve zamana göre değişmez. Dolayısıyla dünya, bütün olacaklar karşısında insanın çaresiz olduğu, geleceği değiştiremez halde eli kolu bağlı bir yer değildir. Yaratılmış insan yaratılmış iyiliğin peşinden gitmek zorundadır. İyiliğin peşinden gitmek kötülüğe engel olmanın ilk adımıdır.

Kutlu hikayesinin geleneğe yaslandığı ikinci nokta insanın doğuştan kötü bir varlık olmadığıdır. Doğu medeniyetinin ontolojik çıkış noktalarından biri, insanın dünyaya masum bir varlık olarak gelirken, kötüyü çağırma potansiyelini içinde taşımasıdır. İnsanın dünyaya günahkar olarak gelmemesi, suçun öznelliği anlamına gelir. Bu masumiyet ise insan9 olanlardan daha masum yapmaz. Ona daha fazla sorumluluk yükler. Doğu medeniyeti insanı kendinden öncekilerin günahını, vebâlini yüklememekle birlikte onu topluma karşı sorumlu kılar. İnsanın doğuştan kötü olmadığı, topluma karşı sorumlu olduğu, kötülük karşısında çaresiz ve seçeneksiz olmadığı, kötülüğün değiştirilebilir olduğu Kutlu hikâyesinin geleneğe bağlandığı noktalardır.

Kutlu hikâyesinde madde karşıtlığından bahsedebiliriz. Bu karşıtlık maddenin insanı bozması ve hırslı hale getirmesi nedeniyledir. Belli bir sınıfsal eleştiri değildir. Sınıfsal değil, dervişâne bir tepkidir. Sonradan değişen, dönüşen toplumda değerlerin modernleşme sonucu yitirilmesine karşı muhalif bir duruşun sergilendiği hikâyelerde, geçmişten bugüne taşınan geleneğin ise yanında konuşlanılır. Varoluşsal anlamda kötü olmayan insanın zaman ve mekanın etkisiyle kötüleşmesi mümkündür. Bu mekan daha çok büyük ve kalabalık şehirlerdir. Şehirde mücadele vardır. Bu mücadele insanın aslına sadık kalmasını engeller, bazı değişimleri dayatır. İyi ve kötü arasındaki fark sürekli vurgulanır.

1987 yılında basılan Bu Böyledir yazarın sembolik anlatımı tercih ettiği bir hikâyesidir. Hikâyedeki Süleyman isimli kişi bir lunaparka girdikten sonra ailesiyle birlikte çıkışı bulamaz. Dünya hayatının bir oyun ve oyalanmadan ibaret olduğuna atıfta bulunan metinde Süleyman ismi de saltanat ve güce işaret ettiğinden tesadüfen kahramana konulmuş bir isim değildir. Güzün ve zenginliğin timsali Süleyman, lunaparkta bir tavşanı dahi vurmayı başaramaz. Diğer Kutlu öykülerinde rastlamaya alışkın olmadığımız bir “tutunamayan” tipidir. Okulda felsefeden (ki felsefe hocası da ayyaşın tekidir) hep kalan Süleyman’ın lunaparktan bir türlü çıkamaması, düşünerek bu dünyaya akıl sır erdirilemeyeceğini imler.

İlk kez 1970 yılında Ortadaki Adam’da karşılaştığımız Kambur Hafız’a ikinci kez 1987 yılında Bu Böyledir’de rastlarız. Kambur Hafız, maneviyatın simgesidir. Süleyman yarıda bıraktığı hafızlığa Kambur Hafız’ın dizlerinin dibinde başlamıştır. Kur’ân’ı ezber etmiş Hafız’ın sırtındaki kambur, oyun ve oyalamadan ibaret dünya hayatında maneviyatın önündeki engellerdir. Bir türlü lunaparktan çıkamayan Süleyman’ın kucağından hiç indirmediği fırın ise modern yaşamın bitmek tükenmek bilmeyen taksitlerine gönderme yapar.

Üçüncü kez 1997’de Kambur Hafız’a rastladığımız “Kambur Hafız ve Minare” isimli hikâyede yazar bir handikabı üstkurmaca ile aşar. Bir yazarın inanç ve değerleri “muhteşem bir son”a engel oluyorsa ne yapar? Yazdıklarından hem toplum hem de Allah’a sorumlu olduğunu düşünen yazar için çarpıcı bir son buna mani teşkil ediyor ise nasıl bir çözüm üretir? Edebiyat ve etik meselesini inceden inceye tartışan “Kambur Hafız ve Minare” isimli hikâye bu çelişkiyi üstkurmaca tekniğiyle yener. Bütün sanat eserleri çarpıcı bir sonu hak eder. Karasevdaya tutulmuş bir müezzin günde beş sefer minare tepesinden baktığını düşünelim. Normal biri dahi “kiraz dallarına, kırmızı kiremitlere, horoz ve çocuk seslerine, ihtiyar iniltilerine,  genç adımlara, patlıcan tavaya, veresiye defterine, kiracıların, berberlerin, bulutların, kuşların, heveslerin, vaatlerin” minareden baktığında başı dönebilecekken, hem kambur hem de karasevdalı Hafız’ın başının dönmemesi mümkün müdür? O da planlayarak ve tasarlayarak olmasa dahi başı döndüğü için kendini boşluğa bırakır ve hikâyeye göre “dinimizin yasak ettiği bir işi işler.” Bu çarpıcı sonla karşılaşan okuyucuya sonraki cümlede bunun bir metin olduğu hatırlatılır üstkurmaca tekniğiyle. Kahraman hikâyesini bir başkasının ağzından dinler. Ölmemiştir ama onu öldüren bir hikâyeyi okumuş, dinlemiştir. Hakkında yazılanı değiştirmek için yola koyulur. Burada yazı ve yazgı arasındaki ilişkiye değinir hikâye. Kahraman yazarı bulup kendisini anlattığını iddia eder ve hikâyenin sonunu değiştirme konusunda ısrar eder. Çünkü hikâye böyle yazılırsa sonunun böyle olacağından korkar. Yazar, Kambur Hafız’a bu hikâyeyi üzerine almamasını, bunun bir kurgu olduğunu söyler. Kambur Hafız ise ben almasam bile ya üzerine alan biri çıkarsa, der. Şüphesiz bu diyalog rastgele değildir. “Yazarın sadece kahraman hesap vermek zorunda olduğu” düşüncesiyle “yazarın topluma karşı sorumlu olduğu düşüncesi” yan yana getirilir. Kahramanın, hakkında yazılmış olandan etkilenip bir delilik yapabileceği ısrarla vurgulanır. Sonunda ise kahraman yazarı ikna eder.

Kahramanın yazarı ikna etmesi, yazarın hayatın inandırıcılığına boyun eğmek zorunda olduğuna, keyfine göre son yazamayacağına, böylece zannettiği kadar özgür olmadığına bir göndermedir. Üstkurmaca hem bir çelişkiyi aşmıştır hem de maksatlı ve meselesi olan bir metin hâline gelmiştir. Yazarın kendisini sigara kullanma şeklinden içtiği bitki çayına kadar tarif etmesi ise onu metne dahil etmek yerine, objektif şekilde metnin dışına çıkarmıştır. Yani yazar kendini birebir tarif etse dahi dıştan bir gözle anlatmıştır. Kendine karşı dış göz olmayı başarmıştır. Bu ise üstkurmacanın sıcaklığını korumuştur. Yazı ve yazgıyla ilgili çember öyküde tamamlanmıştır.

Yayın Tarihi: 27 Mart 2019 Çarşamba 13:00 Güncelleme Tarihi: 27 Mart 2019, 09:41
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26