banner17

Halep'te Şazeli zikrindeyiz, uçmadayız!

Şaşkın bir seyyah olarak birçok ülkeyi gezen Kemal Sayar’ın 1992 yılında Suriye’nin Halep şehrini gezerken tuttuğu günlüğü İkindiyazıları’ndan ç-alıntılıyoruz.

Halep'te Şazeli zikrindeyiz, uçmadayız!

 

İşte Suriye. Sınır kapısında upuzun bir bekleyiş başlıyor. Baskının, uranlığın, zulmün ilk işaretleri. Her yerde Hafız'ın resimleri. Bütün haritalar Antakya'yı Türkiye'den ko­parıyor; asker üniformalı görevliler, korku rejiminin bu kurşun askerleri küstah ve lakayt tavırlarla yolcuların bagajlarını arıyor, sorular soruyorlar. Mahmut'un çantasındaki eski dergilerden birine, üzerinde Gülbeddin Hikmetyar'ın resmi olduğu için el konuyor. İçimden “buralara gelmeye ne gerek vardı” diye geçiriyorum, yoksulluğu ve çaresizliği görmek için bir sınır geçmeye ne gerek vardı.

Aslında değişen yalnızca alfabe ve in­sanların giyim kuşamı

Kemal Sayar, İkindi yazıları

Saatler süren bir bekleyişten sonra ak­şama Halep'teyiz. Otogar cıvıl cıvıl. Antak­ya'dan bizi getiren şoförler bize ucuz bir otel öneriyorlar, otel görevlisiyle yola koyu­luyoruz. Mahmut'un İstanbul'dan ismini al­dığı Halepli bir arkadaş da geliyor bizi kar­şılamaya, “ne yazık ki bu gece Şam'a gidece­ğim” diyor, “sizi misafir etmeyi isterdim.” Geceliği on bin lira olan bu otel pek içimize sinmese de bir geceliğine idare edelim diye ken­dimizi kandırarak yerleşiyoruz. Bizi karşıla­maya gelen arkadaş kapıyı iyice örttükten sonra rahat bir nefes alıyor. “Her yer muhaberât kaynıyor” diyor, “otel görevlileri de sık­lıkla ajandır, onlarla sohbet etmeyin.”

Gece Halep'i dolaşmaya çıkıyoruz. Gör­düklerimiz bize Sirkeci'yi çağrıştırıyor daha çok. Aslında değişen yalnızca alfabe ve in­sanların giyim kuşamı. Sesler, yüzler, sokak­lar ise hep aynı. Arkadaşımız Şam'a gitmek zorunda olduğu için ayrılıyorsa da yerine bir vekil bırakmayı ihmal etmiyor. Gelen vekil, ben ona müstear bir isim takarak Ser­dar diyeyim, hoş ve temiz bir insan. Mühendis, Serdar aslen Konyalı ve bir Türk soya­dı taşıyor. Bir kaç kuşaktır Halep'te yaşıyor­lar. Kanımız ona çabucacık kaynıyor, kapı­ları sıkı sıkıya örttükten sonra Suriye üzeri­ne, Türkiye üzerine ve acının anayurdu Or­tadoğu üzerine esaslı bir muhabbet başlıyor.

Ancak Hafız'ı kıskandıracak kadar bol asılan bir resim daha varHalep, Emevi Camii

17 Şubat '92 Halep

Sabah eşyalarımızı derdest edip otelin derme çatma bekleme salonuna bıraktığımız­da günün ilk sürpriziyle karşılaşıyoruz. Üst­lerinde gecelikleri, ağızlarının kenarında sigaralarıyla 'o tür' kadınlar koridorda cirit atıyorlar. Meğer biz bir gece kerhanede kalmışız! Kendimizi alelacele dışarı atıyoruz.

Halep'te gözümüze çarpan ilk şey taş bi­nalar. Akdeniz mimarisinin esintilerini taşı­yan binalar şehre ayrı bir güzellik katıyor. Türk olduğumuzu öğrenen herkes 'ehlen ve şehlen' diye başlayarak bir sevgi gösterisinde bulunuyor. Ve tabi yine her yerde Hafız'ın resimleri. Ancak Hafız'ı kıskandıracak kadar bol asılan bir resim daha var. Bizim memleketten birisinin resmi, asla tahmin edemezsiniz, dükkânlarda, arabaların arka­sında sıkça rastlıyoruz bu tanıdık yüze… Kim mi? Sibel Can. Adamlar yeryüzünde başka kadın yokmuş gibi hep Sibel Çan'ın resimle­rini asmışlar. Kızcağız bundan haberdar mıdır bilmem ama bana kalırsa pek de kötü bir seçim değil. Hele alternatifi Hafız'ın ebleh suratıysa.

İlk durağımız Emevi Camii ya da diğer adıyla Nebiyullah Zekeriya Camii. İçinde Hz. Zekeriya'nın kabri olan ve geniş avlusuyla insanın İçindeki sonsuzluk arzusuna cevap veren bir cami. Avluya ayakkabılarımızı çıkararak giriyoruz. Yanık sesli hafız­lar avlunun değişik köşelerine büzülmüş Kur'an okuyor. Hafızların çoğu âmâ. Ahali arada bir gelip avuçlarına para sıkıştırıyor ve yakınları için Kur'an okutuyor. O geniş avluda göz açıp kapayıncaya kadar saatler geçiyor. Taşları yerinden oynatan Kur'an ses­leri geniş avluda yankılanarak bir ırmak ha­linde ruhumuzu suluyor.

Müslümanlar arasında hep güçlü bir çekim olagelmiştir

Halep kalesiHalep Kalesi'ne tırmanıyoruz. Hani Ortaçağ'da geçen filmlerde gördüğümüz kaleler ya da şatolar vardır, derin bir ırmağın beri­sine inşa edilmişlerdir ve geçiş bir köprüyle sağlanır. Filmlerde, o ırmakta yahut su birikintisinde nedense hep timsahlar yüzer, Ha­lep Kalesi de bunları çağrıştırdı bana. Kaleden şehri izliyoruz: Şen olasın Halep şehri!

Öğlen Serdar'ı da alıp gezmeyi sürdürü­yoruz. “İkişer kişi yürüyelim” diyor, “muhabe­ratın ilgisini çekmeyelim.” Bizim Nahit bu işe fena bozuluyor, “Bunlar kendi gölgelerin­den bile korkar olmuşlar.” diyor. Hafız bunla­rı yönetmenin kolayını bulmuş. Halep'in ca­milerini, kapalı çarşısını, arka sokaklarını, kiliselerini arşınlıyoruz. Suriye'de taksi çok ucuz. Çoğu kez 1000 TL, 1500 TL tutarında paralar ödüyoruz taksi için. Hatta bir sa­atliğine taksi tutuyoruz şehrin her tarafını dolaşalım diye, sonunda ödediğimiz para topu topu on bin lira. Durum böyle olunca bizde bir kaç günlük saltanatımızı doya do­ya yaşıyoruz. Halep'in zengin semtlerinde her biri kendi çapında bir mimari harikası olan taş evlerle karşılaşıyoruz Villa demek daha doğru aslında, işin ilginç tarafı bir evin üslubunun yanı başındaki evden tümüyle farklı olması.

Halepli dostumuz çok hoş ve naif bir insan. Müslümanlar arasında hep güçlü bir çekim olagelmiştir, ben yürek bağı diyeceğim buna, daha iki gün öncesine dek yeryüzünde­ki varlığımızdan karşılıklı olarak bihaber olan biz şimdi nasıl da can ciğer olduk. Ser­dar’ın (bu müstear ismi ne olur ne olmaz diye kullanmıyorum, eh bize de bulaşmış bir şeyler) mühendis olduğu için beş yıl süreyle yurt dışına çıkması yasak. Türkiye’de kendi soyadından kimseyi tanıyıp tanımadığımı soruyor, “evet” diyorum, “ben seninle aynı soyadını taşı­yan birini tanıyorum.” “Mütedeyyin birisi mi” diye soruyor hemen, “evet” cevabını alınca rahatlıyor.

Yola çıkarken kimi insanlar sıkı sıkıya tembihlemişlerdi: Aman Arap ülkelerinde mecbur olmadıkça lokantaya gitmeyin, sonra pişman olursunuz filan. Biz Halep'teki ikinci akşamımızda bütün tembihleri kulak ardı etmeye hazırız. “Şöyle iyi bir lokantaya gidelim ve öleceksek ölelim” demek istiyo­ruz. Serdar önümüze düşüyor ve bizi temiz bir et lokantasına götürüyor. Türkiye'de ka­zanılan ortalama para bir Suriyeli için hay­li yüklü bir para demek. Serdar'ı yemek üc­retini bizim ödememiz konusunda ikna ede­rek oturuyoruz. O akşam hayli sıkı bir ziyafet çekiyoruz kendimize, çeşit çeşit köfteler (köfte burada kubbe olmuş ve nohuttan, bulgurdan vb. yapılıyor, her birinin ayrı ismi var) salatalar şunlar bunlar derken hesap geliyor. O da ne? Kişi başına yirmi bin tl’yi bulmuyor bile tüm yediklerimiz. Bu yemeğin bendeki hatırasını size aktarmamı bağışlayın. Ama bilmem kaç yüz km.lik yoldan sonra insanın dört başı mamur bir sofraya oturması da doğrusu o ânı değerli kılabiliyor.

Fetih Camii'nde Şazeli zikrindeyiz, güvercin olup uçmadayız

Bu gece Berat Kandili. Bu gece affedilmeyi dileyeceğiz. Bu gece Halep camilerinde Rabbil Âlemîn'e yalvaracağız. Yatsıya şehrin merkezî camilerinden birisine gidiyoruz. Namazdan sonra camiler hemen kilitleniyor bu­rada, yalnız namaz vakitleri on beş yirmi da­kika açılıyor. Tiranlar camilerden korkuyor. Alelacele camiden dışarı çık(arıl)ıyoruz. Ser­dar imamı tanıyor. Onun geniş ofisinde soh­bete başlıyoruz. Cami imamı hoş sohbet bir adam olsa da dünyadan bihaber görünüyor. Bize Türkiye'nin cumhuriyet sonrası döneminin zulmetinden bahsediyor, Kemal Atatürk’e atıp tutuyor. Tamam ama korkarım imam efendi burnunun ucunu görmüyor, nasıl bir korku altında yaşadığını insanların bilmiyor veya bilmezden geliyor. “Herkesin tiranı ken­dine bayım” diyesim geliyor yahut “önce Ha­fız, sonra lafız!.”

O gece bir camide sufilerin sabaha kadar zikredeceğini öğreniyoruz. Yü­reğimiz kıpır kıpır yola koyuluyoruz. Fetih Camii… Senin adını ulularız ey âlemlerin Rabbi. Senin adını andık­ça itminan bulur mahzun­ların kalbi, unutmaklığımızı ve uzaklığımızı bağış­la. Yüzlerce binlerce kez söyleriz adını, tâ ki temiz­lensin içimizin kiri. Bizi rahmet okyanuslarında yı­ka. Bizi bağışla.Anka kuşu

Fetih Camii'nde Şazeli zikrindeyiz. Güvercin olup uçmadayız. Kanadı kırılıp yere düşmedeviz. Hep gö­ğü özlemedeyiz. Evreni ışıklandırmadayız. Kendi ateşimizde kavrulmadayız. Ortadoğu'dayız.

O ânı ve heyecanı nasıl tarif edebilirim ki? Ne gü­zel bir zikirdi öyle o, da­mağımıza yapıştı kaldı ta­dı. Nasıl da çekti bizi içi­ne. Nasıl da titreşti cisim­lerimiz esma-i hüsnânın cesametiyle. Camiyi hınca hınç dol­duran gönüller nasıl da çağladı öyle, Nasıl bizi de sürüklediler arkalarından.

Hayır anlatamam. Bu şehre bir kere daha gelirsem bu halkaya gir­mek için gelirim. Ama ha­yır, anlatamam.

Gece yarısı Serdar'ın evine geliyoruz. Hama olay­ları olarak bilinen olayların aslında tüm Suriye'yi kuşatan bir başkaldırı ol­duğunu, binlerce insanın evlerinden alınıp götürüldüğünü ve çok kıyımlar ya­şandığını öğreniyoruz.

Gece üçte dostumuzla kucaklaşarak Şam'a doğru yola çıkıyoruz. Bir güne onca şey sığdırmanın key­fi ve şaşkınlığı sabaha dek bize eşlik ediyor.

 

Kemal Sayar, İkindi Yazıları sayı 117.

 

Mustafa Oğuz ç-alıntıladı

Güncelleme Tarihi: 05 Eylül 2012, 23:14
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20