Hak yolda olabilmek, hak yolda ölebilmek

"Tarihin seyri içinde nice Firavunlar, nice Nemrutlar, nice Ebu Cehil misali kâfirler Hakk’a karşı başkaldırmış Hakk’a isyan etmişler, lakin bunların her biri Hakk’ın karşısında hak ile yeksan olmuşlardır." Şule Yüksel Şenler yazdı.

Hak yolda olabilmek, hak yolda ölebilmek

Neler söylenmiştir ki “Hak” hakkında bugüne kadar, neler yazılmamıştır ki… Tâ ezelden beridir yani insanlığın nüvesi olan Âdem’le  başlamış bu dava, devirler süresince hep “Hak” diye devam etmiş, günümüze kadar da Hak olarak özünden bir şey kaybetmeksizin tazeliğini korumuş ve o ölçüsü hiçbir zaman, zemin ve mekân değişmez olan “Hak”, tâ kıyamete kadar da yine aynı canlılık ve hakkaniyetiyle hakkını koruyacaktır biiznillah.

Çünkü bu dava, “Hakk”ın davasıdır. Ne eskir ne çürür ne kuvvetli sadmelerle de olsa ne yıkılır ne çöker Hak! Değil mi ki bu davanın müdebbiri Allah Teâlâ’dır ve değil mi ki O, bizatihi Haktır, o hâlde Âdem’le  başlayan İslâm davası, hak olarak Yüce Hakk’ın muhafaza, idare ve murakabesi altında elden ele, dilden dile ilerleyerek menzile ulaşıp mihrakına yerleşecektir.

Tarihin seyri içinde nice Firavunlar, nice Nemrutlar, nice Ebu Cehil misali kâfirler Hakk’a karşı başkaldırmış Hakk’a isyan etmişler, lakin bunların her biri Hakk’ın karşısında hak ile yeksan olmuşlardır.

Bilinen bir gerçektir ki güneş balçıkla sıvanmaz. Ve yine aynı tarihî seyir içinde hakkı i’la yolunda çekilen nice eza ve cefalara katlanan fedailer, hak uğruna korkusuzca başını ve canını veren şehidler vardır. Hak ile batılın bu ezelî mücadelesinde hak, her zaman muhteşem ve muhkem mevkiini, vakar, heybet ve şaşasını muhafaza etmiş batıla asla râm olmamıştır.

Nasıl olsun ki… Zira sair semavî kitaplarla birlikte “Kur’an” haktır. Kendinden evvelki peygamberle birlikte “Resulullah” haktır. Vadolunan “kıyamet günü” haktır. Olanca letafetiyle “cennet” ve olanca gazabıyla “cehennem” haktır. Nihayet bütün bu hak olanları ve nicelerini halk eden ise Hallâk-ı Âlem olan Cenab-ı Hakk’tır!

Hakkı yaratan “Hakk” olduğuna göre şuur sahibi bir insan için Hakk’a teslim olmak ve hak yolda ölmekten daha ulvî bir lezzet düşünülebilir mi?

İşte bu ulvî neşeye talip olanlara Rableri katından sunulan mesaj:

“And olsun asra ki muhakkak insan kat’i bir ziyandadır. Ancak iman edip de salih amel işleyenler, bir de birbirlerine (gerek itikat gerek amel cihetinden inkârı mümkün olmayan hakikatleri) hakkı ve (günahlardan kaçınmakta sebatı) sabrı tavsiye edenler müstesnadır. (Bunlar ebedî saadete kavuşacaklardır.)”1

İnsanlara hakkı ve sabrı tavsiye etmekle ebedî kurtuluşa hak kazananlar yüce Rabbimiz tarafından bir diğer vaad yüklü müjde ise şöyle:

“İçinizden insanları hayra çağıracak, emr-i bil ma’ruf (iyiliği emir) ve nehy-i anil münker (kötülükten alıkoyacak) bir zümre bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”2

Görülüyor ki insanın bizatihi kendisinin hak yolda bulunması, ebedi kurtuluşuna medar olamıyor. Ebedî kurtuluşa nailiyet, rıza-i ilâhiyeyi kazanmakla, rıza-i ilâhi’yi tahsil ise hak yoldan sapmış şaşkın beşeriyeti hak yola yani İslâm’a davetle mümkün.

Ve sen; bir zamanlar hakkı i’la yolunda Viyana kapılarına kadar at süren benim şanlı milletim! Hani o mücahid emr-i bil ma’ruf kervanların, hani o şaha kalkmış küheylanlar gibi kendinden geçercesine şehadet meydanlarına atılan serdengeçtilerin nerede? Nerede o beşerin kurtuluşu için malını, mülkünü, ana ve babasını, kardeşini, evladını, yarını, yaranını, canını, cananını feda eden o necip millet evlatları, o Hakk kahramanları nerede?

Bakınız büyük İslâm şairimiz Mehmet Akif’in mısralarında bu acı hakikatler, 60-65 sene öncelerinden hislerimize tercüman olurcasına ibretli serzenişle nasıl dile gelmiş:

Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz;

Gelmişiz dünyaya, insanlık nedir öğretmişiz…

Kapkaranlıkken bütün afakı insaniyyetin,

Nur olup fışkırmışız ta sinesinden zulmetin.

Bir taraftan dinimiz, ahlâkımız, irfanımız;

Bir taraftan seyre makrun adlimiz, ihsanımız.

Yükselip akvâmı almış fevc fevc ağuşuna…

Hepsi dalmış vahdetin ahengi cüşa cüşuna.

Emr-i bil ma’ruf imiş ihvan-ı İslâm’ın işi,

Nehy edermiş bir fenalık görse kardeş kardeşi.

Kimse haksızlıktan etmezmiş tegafül ihtiyar;

Ferde râci sadmeden efrad olurmuş lerzedar.

Bir neyiz seyreyle artık, bir de fikret neymişiz?

Din de kürkün aynı olmuş; ters çevirip giymişiz!

Nehyi ma’ruf, emr-i münkerdir gezen meydanda bak!

En metin ahlâkımız yahut görüp aldırmamak!

Yıktı bin kalem namusu, bizler uymadık,

“Susmak evladır” deyip sustuk... Sanırsın duymadık!

Kustu bin murdar ağız şer’in bütün ahkâmına,

Ah! Bir ses yükselseydi bari nefret nâmına!

Ve bu mısraların üzerinden yarım asrı aşan bir zaman geçmiş bulunuyor. Sanki zaman aletinin akrep ve yelkovanı olduğu yerde takılıp kalmış, hiç ilerlememiş gibi… Eski zaman durmuş, her şey aynı yerinde aynı biçimde… Din hâlâ ters çevrilip giyilen kürk misali ters yüz edilip durmakta… “Nehy-i ma’ruf” iyilikten men etmek ve “emr-i münker” kötülüğü emir ve tavsiye ise hâlâ en revaçta bir dinsizlik modası hâlinde yaygın mı yaygın geziyor memleket sahamızda.

Hâlâ şiarımız değil midir “görüp de aldırmamak”? “Binlerce mel’un kalem namusumuzu”, ahlâkımızı, dinimizi, imanınızı insafsızca “yıkarken” biz hâlâ aynı gaflet içre değil miyiz, söyleyin? Ve söyleyin, bütün bunca işlenen sayısız şenaat karşısında boynumuzu âdeta korkak kaplumbağalar gibi içimize çekerek: “Susmak evladır”, “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın!” felsefesiyle afakı titreten, koskoca ulvî dinimizin temellerini çatırdatan, ahlâkımızı, imanımızı yıkan o korkunç hengameleri sağırcasına hâlâ duymamazlıktan gelmekte değil miyiz?

Ey bugünün genç-yaşlı, kadın-erkek, “Ben Müslümanım!” diyen nüfus kâğıdı Müslümanları! Ve ey uğruna şehid kanları dökülmüş şu mübarek toprakları tepen insanlar topluluğu! Cevap verin, konuşun ve itiraf edin olanca samimiyetinizle: “Kusarken bin murdar ağız şeriatımızın, hak olan Kur’an’ımızın bütün hükümlerine…”, “Hak, haklının en mukaddes malıdır!” diyerek: “Ah! Bir ses yükselebiliyor mu hâlâ birimizden nefret namına?”

Heyhat! Görünen köy kılavuz istemez, derler. İşte meydan ve işte bütün suskunluğumuzla biz ve hâlimiz.

Evet, bütün bu saydıklarımızla görülüyor ki hâlimiz, 60-65 sene önceki hâlimizin aynen devamıdır. Şayet milletimiz, bu gaflet, zillet ve uyuşukluğunu üzerinden atmak için silkinmez, Hakk’a boyun eğerek yüceliği devirler gibi taze bir şevkle doğrulup hak yola, Hakk’ın yoluna yönelmezse yeniden bir değil, aradan bin tane 60 yıl da geçse, emin olunuz ki asla belini doğrultamaz… Ve gerek sair devletler gerekse Allah Azimüşşan indinde “Dinin geri bıraktığı değil, dinini geri bırakmaktan dolayı geri kalmış”, ezik, hakir ve hor görülerek hep böyle zillet içinde kalır, gider bu millet.

Demek oluyor ki fert ve toplum olarak insanoğlu gerçek değerini hak yolda olabildiği, gaflette olanları hak yola alabildiği ve nihayet göz kırpmadan hak yolda ölebildiği nispette kazanabiliyor.

Hakk’a tâbi olarak hak yolda olanlara ve en şerefli ölümle o yolda ölmeyi göze alanlara bizden binlerle dua ve selam…   

Dipnot:

1 Asr Suresi, 2-3

2 Âl-i İmran Suresi, 104

Kaynak: Mektup Dergisi, Yıl 4, Sayı 48, Ocak 1989 / Şule Yüksel Şenler

Yayın Tarihi: 27 Kasım 2021 Cumartesi 11:00
banner25
YORUM EKLE

banner26