Gulgule-i ulum-u maarif bir nükteden ibaret

Yetkin İlker Jandar, Mustafa Hazım Efendi’nin Dramalı Ahmed Hamdi (Tek) Efendi’ye ve diğer ihvanına yazdığı mektuplardan birini, bir mürşidin ihvanına hitaben yazdığı mektuplara misal olmak üzere aktarıyor..

Gulgule-i ulum-u maarif bir nükteden ibaret

3. Devre Melamiliğinin en az bilinen silsilesi, Mürefteli Abdullah Hulusi Efendi ve talebelerinin silsilesidir. Abdullah Hulusi Efendi, Seyyid Muhammed Nur’ül Arabi Hazretleri’nin önde gelen halifelerindendir. İstanbul Fatih’te, Kadı Çeşmesi semtindeki Büyük Otlukçu Yokuşu’nun nihayetinde kurulmuş olan Moravi Elhac Osman Efendi Medresesi’nde kırk yılı aşkın bir süre baş müderrislik vazifesinde bulunmuştur. Âlim, fazıl ve salih bir zât olan Mürefteli Abdullah Hulusi Efendi, Molla Cami’nin Mir’at’ül Akaid’ini Türkçe tercüme ve şerh edip, Seyyid Şerif Cürcani’nin Tarifat’ı ile beraber bastırmıştır.

Ayrıca Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan Sultan Abdülmecid devrine kadar olan sultan, sadrazam, şeyh’ül islam ve kaptan-ı deryaların tarihçesine dair Esmar’ül Hadaik adlı bir eseri de vardır. Hicri 1302’de İstanbul’da Hakk’a yürüyen Mürefteli Abdullah Hulusi Efendi, Topkapı Maltepesi’nde Melamiler sofasına, Sarı Abdullah Efendi’nin ve Lalizade Abdullah Efendi’lerin ayakucuna defnedilmiştir. Mürefteli Abfullah Hulusi Efendi’nin baş müderrisi olduğu Moravi Elhac Osman Efendi Medresesi, aynı zamanda bir Melami tekkesi vazifesi görmüş, bu medresede vazifeli olan Dramalı Mustafa Hazım Efendi, bilahare Abdullah Hulusi Efendi’nin hilafetine nail olmuştur.

Uzun yıllar şeyhi ile birlikte aynı medresede müderrislik vazifesinde bulunan Dramalı Mustafa Hazım Efendi, aynı zamanda Fatih Camii yakınındaki Haydar Paşa ve Kıbrıslı Abdullah Efendi medreselerinde de ders okutmuştur. Dramalı Mustafa Hazım Efendi, zaman zaman memleketi olan Selanik vilayetine bağlı Drama Liva’sına giderek irşat vazifesinde bulunmuş, Drama’da olduğu dönemlerde İstanbul’daki ihvanı ile mektuplaşmıştır.

Mustafa Hazım Efendi’nin Dramalı Ahmed Hamdi (Tek) Efendi’ye ve diğer ihvanına yazdığı mektuplar, bir defter halinde Dramalı Ahmed Hamdi Efendi’nin talebesi merhum Ahmed Sadık Yivlik Efendi’ye intikal etmiştir. Bu mektuplar Ahmed Sadık Yivlik Efendi’nin hususi kütüphanesi ile birlikte Yivlik ailesi tarafından muhafaza edilmektedir.

Dramalı Mustafa Hazım Efendi’ye ait bu mektuplardan birisi, Ahmed Sadık Yivlik Efendi tarafından sadeleştirilerek Latin alfabesine aktarılmıştır. Bir mürşidin ihvanına hitaben yazdığı mektuplara misal olmak üzere, söz konusu mektubu naklediyoruz:

Bir mürşidin ihvanına hitaben yazdığı mektup

“Nazargah-ı ârifânelerine;

Ey vücud-u ulvi, bu gece saat sekiz dokuz sıralarında (ezani saat tabir olunan eski saate göredir) âdetim üzere yatağımdan kalktım, sonra şöyle bir köşeciğe çekildim, oturdum. Gecenin üçte ikisinden sonra uyanık bulunmayı çok severim. Meşrep bu ya, herkesin bir merakı olur. Benim de gecenin böyle ağyardan hâli bulunduğu, yani Hak’tan gayrinin bulunmadığı bir zamanda, sessiz sakin olarak mülahaza ve tefekkürde bulunmak derdimdir. Hatta ahbablarımızdan biri; “Gece uyanık olup da günah işlemek, hayvan gibi uyumaktan hayırlıdır” der idi, Hak rahmet eylesin, hatırıma geldi.

Hakikaten gecenin üçte ikisinden sonraki zamanın kudsi kıymeti takdir edilemez. Fakat ne yazık ki, o gönül ihya eden, süsleyen kıymete pek az mazhar olabiliyoruz. Zamandan ve mekândan münezzeh olan Zât-ı Ecell-ü Â’lâ, mele-i lâhûttan yani lâhût âleminden dünya semâsına nüzul edip, tövbe eden yok mu, istiğfar eden yok mu, necat, kurtuluş isteyen yok mu, diyerek seslendiğini, Allah yolunun rehberleri bize bildirip dururken, gafletimizden dolayı uyuşukluk, üzüntü ve ümitsizlik içinde yuvarlanıp durmak, doğrusu kula yakışmayan hallerdendir. Her ne ise, geçelim, zira bu itâb ve tekdirler nefsime çok ağır geliyor.

İşte şu kesin hakikat üzerine fakiriniz de bu gecenin o sessizlik ve sakinlik zamanında bir müddet kendi kendime dua ve yalvarmakta bulundum. Bir müddet de kendi benliğime dönerek fikir ve hayallerimle meşgul oldum. Bu ruhani meşguliyetimde bütün bütün yalnız bulunmaklığımı gönlüm istemedi.  Melek yüzlü zât-ı âdilâneniz ile beraberce, şu şevk ve muhabbet coşan mecliste beraberce sâfâlanmayı arzu ettim. Onun üzerine bu mektubu karalayıverdim. Sakın tasdi’ etmeyeyim, yani başını ağrıtmış olmayayım, çünkü mesleğim yâr olmaktır, bâr (yük) olmak değildir. Hayallerimi, düşündüklerimi arz edeyim derken baş ağrıtmayayım. Pekiyi bilirsiniz ki, zât-ı âli-i âdilâneleri gibi ümmetin hayırlısı ve güzel hâl sahibi olanla iki dakikacık sohbet meclisinde olmak, fakirce dünyalara değer bir nimettir. Musahabet yani sohbet etmek ruhun gıdası olmakla beraber vicdanın genişlemesine, kalbin ve kalp gözünün açılmasına, düşünce ve fikirlerin genişlemesine büyük tesiri ve umumi yardımı vardır.

Zaten âlemde sohbetten daha tesirli ve muhabbetten daha devamlı ne meziyyet düşünülebilir. Tarik-i ma sohbetest, yani yolumuz sohbet yoludur diyen büyükler, elbette bu söz ile bize müessir bir ders vermek isterler değil mi? İslam’ın ilk zamanlarında bulunan o kıymetli ümmete “ashab” unvan-ı zişânından başka ne isim ne sıfat verilebildi. Ashab, sohbet eden demektir, öyle ise bu sohbet rütbesi ve makamı ne kadar ulvi, ne kadar yüce ve kudsi bir makam-ı izzettir ki, bunun üstünde daha büyük iftihar ünvanı olsa idi, ashab-ı güzin rıdvanullahi aleyhim ecmaine o ünvan verilir idi.

Madem ki, sohbet mertebesi en yüce bir makamdır, madem ki şimdi de yine öyledir, madem ki Hatem’ül Enbiya (SAV) manevi hayat ile haydır yani yaşıyordur, madem ki o güzel Şeriat-ı Ahmediye kıyamet saatine kadar bâki olup devam edecektir,  neden biz o semavi nefhadan neş’elenmiş olmayalım, neden o sayılamayacak kadar bol olan İlahi nimetten faydalanmış olmayalım. Sübhan’ın ihsanı, Rabbimizin inayet ve yardımı ezelden ebede kadar daimdir. Feyyaz-ı Mutlak’ta, yani feyz saçan Hak-ı Mutlak’ta, vermemezlik, cimrilik nasıl düşünülebilir? Bu kabil mi, olur mu? Cûd-u İlahi, yani Allah’ın ihsanı, Rabbimizin merhameti umumidir, cümleye şamil ve aittir. Zira O’na hudut ve son, imkân dairesine girer mi?

Hakikat nazarında Kur’an hükümleri olan semavi kanunlar mensuh olamaz, yani bu hükümler iptal olunamaz. Yalnız (mensuh ayetlerdeki) bu neshin oluşu zahirleri itibariyledir. Zamanın icapları, dünyanın ahvali ve insanların yönetilmesiyle alakalı olmaktadır. Yoksa hakikatte İlahi kanunlarda nesh yani iptal olmak olmaz. Bu nasih mensuh bahsi uzun bir bahistir, burası yeri değildir. Biz sohbetimize devam edelim. Şu kadar diyebilirim ki eşyada, varlıklarda asıl olan kemal üzere mükemmel yaratılıştır. Noksanlık görüştedir, fıtratta yani yaratılışta değildir. Zira yaratılış hep mükemmeldir.

Yüce ariflerin yüce eserlerinde görmekle memnun ve mesrur olduğum hakikatlerin özünü hülasa olarak arz edeyim; Şöyle ki nübüvvet bunlara göre iki kısımdır; (Not; İbn Arabi’nin Fütuhat-ı Mekkiyye’de izah ettiği nübüvvet-i teşrii ve nübüvvet-i mutlaka kavramlarına işaret ediliyor) Biri nübüvvet-i teşriiye (nübüvvet ve risalet), diğeri nübüvvet-i tarifiye (velayet)dir. Nübüvvet-i teşriiyeden olan peygamber yeni bir şeriat ile gelir. Nübüvvet-i tarifiye (velayet) ile gelen ise fehm-i cedit ile yani yeni bir idrak ve mana ile gelir.  “Benden sonra peygamber gelmeyecek” hadis-i şerifi nübüvvet-i teşriiyeyi, yani yeni bir şeriatla gelen bir peygamberin artık gelmeyeceğini kesin olarak beyan buyurdu ve yeni bir şeriat kapısı kapanmış oldu. Artık o kapının açılma ihtimali dahi kalmadı.

Fakat nübüvvet-i tarifiye (velayet) yani fehm-i cedit ile, yeni bir mana ve idrak ile geliş kapısı ilâ maşallah açıktır. Bu fehm-i cedit ile gelenler her an ve zaman daim ve mevcuttur. Ümmetin saf ve temiz yüce zatları bu kapıdan ümitlerini kesmezler. O inayet ve ihsan kapısından girmek isterler. Başka emelleri ve başka maksatları yoktur. Gece gündüz feryad-ı figanı, hep o irfan devletine ve hazinesine nail olmaktır, başka değil.

Subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmul hakîm, (Melekler, Ya Rabbi sen hamd ü sena ve teşbihe layıksın, bizde senin bize öğrettiğinden başka bilgi yoktur, Sen Âlim ve Hakim’sin dediler – Bakara Suresi 32. Ayet-i Kerime) deyip istek ve ricalarını Rabbimin Rububiyet katına arz ve takdim eylerler. Nasıl arz etmezler ki, nasıl o inayet kapısından ümitli olmazlar ki. Gecenin üçte ikisinden sonraki vakitte dünya semasına nüzul eder, mutlak yüceliğin lisanı ile kullarını dergâh-ı ceberuta, yani yücelik makamına davet ederse, o kapı nasıl kapanır, bu kabil mi? Buna imkân var mı? Saf ve temiz arifler arasında Cenab-ı Hak’ın Ashab-ı Leyl isminde bir takım has insanları vardır. Bunlardan biri diyor ki; “Cenab-ı Hak beni cennet ile iki rekat namaz arasında muhayyer bıraksa, yani beni bana bıraksa, geceleyin kılınan iki rekat namazı cennete tercih ederim. Çünkü cennette nefsin hazzı vardır, iki rekat namazda ise Rabbimin emri mevcuttur. Emri ifa etmek, nefsin hazzının devamını arzu etmekten, has kula göre bin kat daha tercih edilir” Akıl ve idrake sığmaz bir söz. Beğenirsen al, beğenmezsen bana sal, huz mâ safa veda’ mâ keder.”

Hicri 1339’da Hakk’a yürüyen Dramalı Mustafa Hazım Efendi, Kartal Soğanlık kabristanına defnolunmuştur. Mustafa Hazım Efendi’nin yanına daha sonra kerimesi Semiye Hanım, ihvandan Dramalı Muallim Salih (Tüzün) Efendi, Salih Efendi’nin eşi Gülsüm (Tüzün) Hanım, ihvandan Reşat Saim (Eren) Efendi, Reşat Efendi’nin eşi Sabiha (Eren) Hanım, ihvandan Dramalı Ahmed Hamdi (Tek) Efendi ve Ahmet Hamdi Efendi’nin ihvanından İskilipli Ahmed Sadık Yivlik Efendi’ler defnolunmak suretiyle küçük bir hazire meydana getirilmiştir. Mustafa Hazım Efendi’nin ihvanına yazdığı diğer mektuplardan bazı nükteleri naklediyoruz, umulur ki bir gün bu mektupların tamamının neşri mümkün olur:

“Bu gulgule-i ulum-u maarif, bir nükteden ibarettir; Vücud Bir’dir, ziyade değildir. Beyhude yorulma, üzülme.”

“Ey hakikatı arayan kardeşim! Eşyanın hakikatını bilmek istersen, evvela bir hakiki meslek yolcusu insan-ı kâmilin bendesi yani mensubu olmaya çalış. Onun nazar-ı iksirine mazhar ol. Her müşkülün hallini ve çözümünü ondan bekle. Ondan alamaz isen Şeyh-i Ekber Efendimizin eserlerine müracaat et. Vahdet-i Vücud namındaki eserini anlamaya ve hazmetmeye çalış. O mukaddes eser bütün müşkülleri çözücü ve Hak yolcularına en güzel hidayet yolu olup, sırları açıcı ve hikmetleri beyan edicidir. Hüviyet-i Mutlaka sahasının marifet sofrasıdır. Gözünü aç da oku. Fakat zahiri baş gözünü bırak, irfan gözü ile bak. Kendini at, ortada Hakk’ı bırak. Görüş ve bakışlarını O’na havale et. Zira gören O, görünen de O’dur, başkası değil. O hayalden ibaret olan benliğinden sıyrıl, o vehimleri ve hayalleri at. Vahdet dairesine gir ki Rububiyet alameti olan Hakk’ın nazarı ile, görüşüne hayret ışıkları saçılsın.”

“Şu bulunduğumuz âlemde, şu umumi hengâme, gürültü ve şamata içinde, ruha gıda olacak, cana safa verecek bir zevk-i ruhani varsa, o da zann-ı fakiranemce sohbet-i arifâne, muhabbet-i safiyâneden ibarettir.”

Yetkin İlker Jandar aktardı

Yayın Tarihi: 28 Eylül 2019 Cumartesi 07:00 Güncelleme Tarihi: 26 Eylül 2019, 13:24
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
fatma sena
fatma sena - 9 yıl Önce

Kıymetli paylaşımınız için teşekkürler, Allah razı olsun.

Mustafa Küçük
Mustafa Küçük - 2 yıl Önce

Emegi gecenlerden Allah razı olsun.
Dünya bizim.

banner26