Goethe’nin peygamber efendimiz hakkındaki mütalaası

Sebil Dergisi'nde geçtiğimiz aylarda Goethe'nin peygamberimiz ve nübüvveti hakkındaki görüşlerinin yer aldığı mütalaayı önemine binaen alıntılıyoruz.

Goethe’nin peygamber efendimiz hakkındaki mütalaası

Tetkiklerimize nazım san’ati nokta-i nazarından başlamak veya mevzu olan üzerine avdet etmek (aynen terceme) gerekir. Böylece hedefimize ulaşmış olacağız. İlk önce mezkûr fevkalâde insandan başlıyoruz anlatmağa. O’nun şiddetli ve tekrar tekrar iddia ve yemin ettiği gibi: O bir Peygamberdir, şâir değildir. Bundan dolayı da Kur’an-ı Kerim ilahi kanun kitabıdır, insan yapısı değildir. Tedrisat için veya haz (gönül şenliği) duymak için telâkki edilmemelidir. Şimdi biz Peygamberle şâirler arasındaki farkı daha yakından kinaye yoluyla anlatmak, ima etmek istiyoruz.

Biz diyoruz ki her ikisi de bir olan Allah’tan rikkate gelmişler ve coşmuşlardır. Fakat şair kendisine bahsedileni (tevcih edileni), hediyeyi (ihsanı) zevk içinde (istifade içinde) saçıp savurur. İstifadeyi ortaya koymak için (meydana çıkarmak için güç belâ söylemek) şan ve şerefi, ilâhî kanun kitabından elde etmek için (kazanmak için), veya olsa olsa müreffeh hayat içindir. Şair bütün gâyeleri unutup, çeşitli fikirleri arıyor olabilir, bu da onun şahsî kanaatinde ve ifadesinde sınırsız olduğunu gösteriyor.

Buna mukabil Peygamber sâdece belirli hedefi görür, gâyesine ulaşmak için en basit vasıtayı kullanır. Herhangi bir nizâmı umûma bildirmek istediği vakit, tıpkı bir sancakta olduğu gibi bununla milletleri bir araya toplar. Aslında şuna ihtiyaç duyulur, dünya (insanları) bir düstura inansın; öyle ise bu şahıs usandırıcı olacaktır ve öyle de olmak mecbûriyetindedir. Zira çeşitli fikirlere inanılmayacak olan şahıs tanınır.

Kur’an-ı Kerim’in bütün münderacatı (muhtevası) az ile istifa edip çok şey ifade etmektir. İkinci surenin başlangıcında olup, aşağıda olduğu gibidir. Şöyledir: “Bu, doğruluğu şüphe götürmeyen ve Allah'a karşı gelmekten sakınanlara yol gösteren Allah’ın kitabıdır. Onlar, gaybe inanırlar, namazı kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan yerli yerince sarfederler. Ey Muhammed! Onlar, sana indirilen kitaba da, senden önce indirilenlere de inanırlar; âhirete de yalnız onlar kesinlikle inanırlar. İşte Rab’lerinin yolunda olanlar ve saadete erişenler bunlardır. Şüphe yok ki inkâr edenleri, başlarına gelecekle uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de perde vardır ve büyük azap onlar içindir.”

Evet Kur’an-ı Kerim sûre sûre işte böyle devam edip gidiyor. İnananları ve inanmayanları aşağı yukarı böyle ayırıyor; Müslümanlara cennet, kâfirlere cehennem vadediyor. Emir ve yasakları târif ediyor, Hristiyan ve Yahudi dinlerinin uydurma hikâyelerini anlatıyor, her çeşit genişleme, aynı manayı veren sınırsız tekerrürler ve tekrarlar bu ilâhî kitabın yapısını teşkil ediyor. Bu kitap hem bizim umûmiyetle aynı şekilde gitmemizi istiyor, daima yeni bir şeyden tiksindiriyor, fakat daha sonra zikrediyor (ilgilendiriyor), hayrette bırakıyor ve nihâyetinde kendisine imân edilmeye mecbur kılıyor.

Her tarihçi için pek ziyade önemli olan Kur’an-i Kerim; ki O’nun içindekiler tarihe ışık tutmasından dolayı, devamlı kalmak zorundadır. Biz bunu mümtaz bir şahsiyetin sözleriyle ifade ediyoruz: “Kur’anın başlıca gâyesi ışık vermektir ve zâten de böyledir. Arap toplumu içinde o zamanlar yürürlükte olan dinlerden üç çeşitten birini kabul edenler, insanların aralarında pek çoğu karışmışlar, düşünmeden keyiflerince yaşıyorlardı ve papazsız, kılavuzsuz şaşkın gibi dolaşıyorlardı. Bu esnada bunların pek çoğu putperest ve geri kalan kısmı da ya Yahudi ya da Hristiyan idiler. Hristiyan ve Yahudilerin de bir kısmının son derece mülhid ve inançsız yaşadıkları vakidir. Oysa Hanif ehli olanlar anlayış (idrak) ve hürmet içindedir Onlar için bütün eşyalar kendiliğinden var değildir, Allah tarafından yaratılmışlardır.

En yüksek Hükümdar’ın, Hâkim’in yüceler yücesi, en emin şeriat kanununun tasdiki tahakkuk eden zahiri işaretleri, bir kısmı eskiden bir kısmını da yeniden içine alıp yerleştirmiş ve bunları tasavvur vasıtasıyla hem zamanla mukayyet hem de geleceğe âid mükâfaat ve mücazefaat ve mücazeadlarla telkin etmiştir. Allah elçisi ve nebisi olarak Muhammed (S.A.S.)’in onları itaat atına alıp birleştirmesidir, o tekrar edilen ibret vesikalarıyla, cennet vaadi ve geçmiş zamanlardaki kavimlerin akıbetlerini anlatarak ve nihayet Allah’ın gerçek dini (İslâm) yeryüzünde; hem ruhban içindeki papazlara, piskoposlara ve papalara hem de dünyevî mes’eleler içinde bulunan devlet ricaline İslam dinini tanımları için silâh zoruyla da olsa nesv-ü nemâ bulması ve tevsik (tescil) edilmesi için bütün gücüyle çalışmıştır.

Bu manzarayı göz önünde tutalım, böyle de Müslümanı ayıplamayalım. O Müslüman, Muhammed’den önceki zamanı cahiliye devri diye isimlendiriyor ve tamamen de buna kanaaat getirmiştir ki her şey İslam’ın tenviri ve hikmetiyle başlıyor. Kur’an-ı Kerim’in üslûbu, muhtevasına ve maksadına göre serttir, büyüktür, dehşetlidir, zaman zaman hakikati yücedir; böylece çivi çiviyi söker ve de kitabın kendini Kur’an-ı Kerim’in müessiriyetini (canlılığını) hiçbir kimsenin rencide etmeye hakkı yoktur. İşte bu sebepten dolayı da Kur’an-ı Kerim’in hakîki Müslümanlar tarafından mahlûk olmadığı ancak Cenab-ı Hakk’la beraber ezeli olduğu beyan ediliyor. Fakat bununla beraber (hal böyle iken) düşünen beyinler iyi bir yazı ve şiir türünün daha önceden var olduğunu iddia ediyorlar ve diyorlar ki eğer Cenab-ı Allah Kur’an-ı Kerim’i Muhammed (S.A.S.) aracılığı ile arzusunu bir hüküm halindeki kanunlarını vahyetmeseydi Araplar, tedricen kendi kendilerine böyle bir kademeye hatta daha yükseğine ulaşabilirler ve halis istilahları arı bir lisan içinde geliştirebilirlerdi.

Diğer bazı pervasızlar iddia ederler ki Muhammed Araplar’ın lisan ve edebiyatlarını bozmuş, böylece de o iddiacılar asla kafalarını dinlendiremediler. Cehlinden aldığı cesaretle cüretkârlığını tasdik ettirmek isteyen bir şair Muhammed’in söylediklerinin hepsini söylemek istermiş, işin doğrusu o şair kendi etrafında sadece bir miktar taraftar toplayabilmiştir. Bunun için de onu, alaylı lâkabıyla ‘’Mutenebbi’’ (yani nebilik taslayan) diye isimlendiriyorlar. Kur’an-ı Kerim daha önceleri de mevzuu bahs olunan bazı mes’eleleri zikretmiş ve bütün semâvî kitapların, eksikliklerini noksanlarını hiç çekinmeden rivâyet olarak naklediyor; artık bundan dolayı bu kitap hayata müessir olarak ebediyete kadar devam edecektir.

Kur’an-ın şöhreti eski ilâhi kitaplara göre teşkil olunmuş ve an’anevî âdetleri içinde muhafaza ediyor, onun içindekiler mükemmel ve pratiktir ve de bir milletin ihtiyaçlarına göre kaleme alınmıştır. -Artık bundan dolayı- Muhammed’in şiire karşı nefreti son derece mantıkî gözüküyor, Evet o, şiir içindeki bütün hezeyanları yasaklıyor. Bunlar birinin hayalidir, o vehim hakikatten imkânsızlığa kadar oraya buraya ve zıddına muallakta kalıyor ve hakikat olmayan bir gerçeği ve şüphesi ile sürüyor. Şarkın şehvâniyetine, birinin nârin hareketine, meşakkatsiz atâletine son derece uygundur. Bu havaî nesne mukaddes bir toprak üzerinde istikrarsızdır. Sasâniler zamanında bu durum nâmütenâhi bir şekilde kendini göstermiş ve çoğalmıştır, örnekleri serdettiği gibi “Binbir gece masallarının’’ tıpkı bize bir ip (yol) olarak ulaştığı gibi. Aslında onun mahiyeti şudur ki onların an’anevî gayesi yoktur ve bundan dolayı da insanı gerisin geriye götürmediği gibi bilakis insanı, kayıtsız şartsız' serbestliğe (başı boşluğa) sevk ediyor. Muhammed hiç çekinmeden bunun tam zıddı kâmilini ortaya koymak istiyordu. Bakin hele, Muhammed tarihî vak’aları İncil ve Tevrat'ın rivâyetlerini şöyle naklediyor, onlar şüphesiz olarak kayıtsız şartsız imanlarıyla Allah’a inanıyorlardı. Asla değişmez bir itikatla da Allah'a itaat ediyorlardı, aynı şekilde İslâm'ı da bir olan Allah’a isnat ediyor. Muhammed ‘’İncil’’ ve ‘’Tevrat’’ın dinî menkıbeler şekline sokulduğunu bildiğinden; şümullu bir şekilde Allah inancını, Allah’a imani, güveni ve itaati insanların anlayabilmeleri için mütemadiyen sarih ve kat’î olarak beyan ve ihtar etmiş: Muhammed'in kendisi de masal kabilinden bazılarını kendi maksadına hizmet edilmesine itina göstermek şartıyla müsade etmiştir. Onun kendisi hayranlığa lâyıktır, vakta ki Nuh, İbrahim ve Yusuf’ların vakalarını bu manada en ince teferruatına kadar anlatıyor ve Allah’ın hükmünü ortaya koyuyor.

Kaynak: Sebil Dergisi

Yayın Tarihi: 30 Mart 2021 Salı 16:00 Güncelleme Tarihi: 30 Mart 2021, 16:03
banner25
YORUM EKLE

banner26