Fatih Camii'nde bir ilim murâbıtı: M. Emin Saraç Hocaefendi

"Hocaefendi'nin gönül kapıları ümmete karşı ardına kadar açıktı. Taassuptan uzak, ama şahsiyetli bir duruşla Müslümanların her kesiminden insanı kucaklamıştı. Hindistan'dan Suriye’ye oradan Mısıra gönül bağını sürdürdüğü çeşitli çizgilerdeki birçok âlim ve fikir adamını, kendi iç dünyasında kavga ettirmeden yerli yerince ağırlamıştı." Derin Tarih Dergisi'nin "Muhammed Emin Saraç Hocaefendi'nin Hayatı" adlı kitap ekinden alıntıdır.

Fatih Camii'nde bir ilim murâbıtı: M. Emin Saraç Hocaefendi

Fatih Camii'nin ana avluya açılan Çorba Kapısı’ndan girildiğinde, hemen sağda, hazireye bakan demir parmaklıklı pencereler sıralanır. Kapının bitişiğindeki ilk pencerenin demirlerine tutunulup hazireye şöyle bir göz atılırsa, üzerinde elvan elvan çiçeklerin açtığı bir kabir dikkatleri hemen çeker. Bu kabir, ömrünü Fatih Camii'nde ilim ribâtında geçiren M. Emin Saraç Hoca Efendi’nin, ribâtını mahşer sabahına kadar sürdüreceği istirahatgâhıdır. Osmanlı ulemâsının hemen yanı başındaki kabri, yaşarken olduğu gibi vefatında da sanki onlara açılan bir kapıdır.

Nur saçan kandil

M. Emin Saraç, dedesi Üzeyir Efendi'nin, kütüphanesindeki Beyzâvî Tefsiri'nin başına düştüğü nottan anlaşıldığına göre 1 Ramazan 1347 / 11 Şubat 1929'da, Tokat'ın Erbaa ilçesine bağlı bir köy olan Tanobada dünyaya geldi. Dünyaya gözlerini açtığı ev, nesillerdir ilmin hizmetinde olan bir ulema ailesine aitti. Hocalarının, Arapçada kandil manasına gelen ve sonradan aileye soyadı olan “sirâc” lakabını verdikleri M. Emin'in büyük dedesi Ali Efendi, Batum kadısıydı. Önceleri Artvin'in Şavşat ilçesinin bugünkü Gürcistan sınırına yakın Meydancık kasabasında ikamet eden aile, oradan Tokat'ın Niksar ilçesine göç etmişti. Dede Üzeyir Efendi, Niksar'da Keşfi Camii medresesinde müderristi. Kendisi, Niksar'dan Erbaa'ya, Nakşi meşâyihinden Yanyalı Mustafa İsmet Garîbullah Efendi'nin halifesi, Bahrullah Efendi'nin davetiyle gitmişti. Bahrullah Efen diye intisap eden Üzeyir Efendi, Tanoba köyünde müderrislik yapmış, M. Emin'in babası Hâfız Mustafa Efendi de Bahrullah Efendi'nin tekkesinde yetişmişti. Devrin çalkantılı siyasî atmosferinden dolayı sakin bir ilmî hayat geçiremeyen Hâfız Mustafa Efendi, din darlığında samimi biriydi. Hâfız Mustafa Efendi, Artvin Şavşatlı bir hanımla evlenmişti. İşte M. Emin’in hikâyesi, ilim çınarlarının gölgeliğinde, mütedeyyin bir babanın ve sâliha bir annenin sekiz evladından biri olarak, bu bereketli hanede başladı.  

Aile büyüklerinin taht-i terbiyesinde...

Küçük M. Emin, erken tahsil hayatını, anne babasının gözetimin de ve dedesinin dizleri dibinde geçirmişti. İlk hatmini altı yaşında dedesiyle beraber yapmış, babasının riyasetinde hafızlığa başlamıştı. O günkü Türkiye'de Müslümanlar ve dini hayat üzerinde baskılar yoğun olduğu için hâfızlık eğitimi gizli yürütülüyordu. Hâfız Mustafa Efendi, evini tam bir Kur'ân medresesine dönüştürmüştü. Gece teheccüde kalkıyor, bütün ev ahalisini de beraberinde kaldırıyordu. O zikriyle meşgulken, ev ahalisi de Kur'ân hıfzını ikmal ediyordu. Kur'ân hıfzı için genellikle ya böyle evde gece saatleri ya da gündüz, ağaçlık ve dağlık alanlar tercih ediliyordu. Dini eğitim üzerindeki tasallut, her tarafta olduğu gibi Saraç hanesinde de tedirginliğe neden oluyordu. Bütün bu dikkatli yürütülen eğitim çalışmalarına rağmen, Hâfız Mustafa Efendi ve kayınpederi Üzeyir Efendi, çocuklara dini eğitim verdikleri ve evlerinde Arapça kitap bulundurdukları gerekçesiyle mahkemeye çıkarılmış ve yargılanarak hapsedilmişti. Çekilen bütün bu çilelere rağmen gösterilen sabrın ve azmin neticesinde, Mustafa Efendi'nin çocuklarının hepsi hâfız olacaktı.

On yaşına varmadan hıfzını tamamlayan M. Emin, ağabeyi Bahâeddin ile birlikte Niksar'da ve Merzifon'da mukabele okudu. İslâmî ilimler hususunda tahsil yapan çok az talebe olduğu için halktan büyük teveccüh görmüşlerdi. Hâfız Mustafa Efendi, çocuklarının İstanbul'a giderek iyi bir dinî eğitim almalarını ve büyük birer İslâm âlimi olmalarını istiyordu. Bu nedenle M. Emin'i ve ağabeyi Bahâaddin'i, İstanbul'un Fatih semtinde bulunan Ahıskalı Ali Haydar Efendi'ye göndermeye karar verdi. Ali Haydar Efendi, Bahrullah Efendi'nin mürşidi İsmet Efendi'nin vaktiyle vazife yaptığı dergâhın o dönemdeki şeyhiydi.

İlim için İstanbul’a sefer

1943'te ağabeyiyle beraber Tokat'tan ayrılan genç M. Emin, bir daha görmeyeceği annesiyle son kez vedalaştı. Bir yıl sonra ziyarete geldiğinde, annesinin ancak kabrini ziyaret edebilecekti. Annesi ve babası, oğulları uzun bir yolculuğa çıktığı için hüzünlü, bu yolculuk ilim tahsili amacıyla yapıldığı için de mutluydular. Çocuklarının zihinlerinde olumsuz bir iz bırakmamak, onların ilim serüvenlerini olumsuz etkilememek düşüncesiyle gözyaşlarını tutmuş, ancak onlardan ayrıldıktan sonra doyasıya ağlamışlardı.

İstanbul'a gelen iki kardeş önce Ali Haydar Efendi'nin Fatih Çarşamba'daki tekkesine gittiler ve selamlıkta üç ay kaldılar. Ali Haydar Efendi, hem tasavvufî hem de ilmî birikimiyle devrinde öne çıkan müstesna bir isimdi. Bu nedenle tekkesi, Tek Parti yönetimi tarafından sürekli takip ve gözetim altında tutuluyordu. Ali Haydar Efendi, çok sevdiği iki küçük misafirini, nispeten daha rahat eğitim görebilecekleri Fatih Camii'ne gönderdi. Fatih Camii'ne yerleşen iki kardeş, burada üç ay kaldılar. Sonraları kendisinden Arapça belağat kitabı Telhîs'i de okuyacakları Fatih Camii baş imamı Kastamonulu Ömer Efendi'den bu üç aylık sürede Kur'ân talimine başladılar. Genç M. Emin, bu süre zarfında, evinden çıkama yan Ali Haydar Efendiyi mutat şekilde ziyaret ederek kendisinden Şifâ-i Şerîf ve fıkıh kitapları okuyor, “her biri bir yıldız gibiydi” dediği Osmanlı bakiyesi ulemanın ders halkalarında diz çöküyordu. Üç ay Fatih Camii'nde kalan Saraç, buradan Karagümrük'teki Üç baş Medresesi'ne geçti.

Üçbaş Medresesi’nde, vakfiyesi gereği bekâr hocalar kalıyordu. Medreseye yerleşen M. Emin, bu hocalardan hem ilmen hem de dinî şuur anlamında istifade etti. Mısır'a gidişine kadar kaldığı Üç baş Medresesi'ni merkeze alarak çok bereketli bir tedris süreci ge çirdi. Fatih, ulemâ semtiydi. Semt hızla değişen dünyaya rağmen bu hasletini devam ettiriyordu. Fatih Camii'nde “vaaz” adı altın da İslâmî ilimlerin temel alanlarında derslere devam ediliyor, devrin baskıcı şartlarına aldırmaksızın evlerde ve müsait olan bütün mekânlarda ilim halkaları kuruluyordu. M. Emin, her biri ilimde birer umman olan Gümülcineli Mustafa Efendi, Muhaddis İbrahim Efendi, Arnavut Hüsrev Efendi gibi isimlerden Arapça, tefsir, hadis, fıkıh ve usul alanında kitaplar okudu. İlmî anlamda sağlam bir alt yapı edindi. Ayrıca kısa bir müddet Silistreli Süleyman Efendi'den (Hilmi Tunahan) sarf ve nahiv okudu. İlk hadis icazetini de Fatih Camii baş kayyımı olan Süleyman Efendi'den Buhari'nin birinci ve ikinci cildini okuyarak aldı.

"Evlâdım, sen Mısır'a git"

Ahıskalı Ali Haydar Efendi, çabasını ve zekâsını gördüğü Hafız Mustafa Efendi'nin emaneti M. Emin'e Mısır'ı işaret etti. Türkiye'deki siyasî atmosfer, ilmî muhitlerin tepesine karabasan gibi çökmüştü. Ahıskalı Şeyh Efendi'ye göre, Mısır'da eğitim almazsa, M. Emin'in içinde bulunulan şartlara göre ilmî anlamda çok fazla ilerlemesine imkân yoktu. Ali Haydar Efendiye derin bir muhabbet ve saygı duyan M. Emin, hemen Mısır'a gitmenin yollarını araştırmaya koyuldu. Ancak pasaport çıkarmak hiç kolay değildi. O günlerde Bağdat'ta bir Şeriat Fakültesi'nin kurulduğunu duymuştu. İstanbul'da karşılaştığı Cizreli Şeyh Abdurrezzak Efendi, bu hevesli ilim talebesine Bağdat’a geçişte yardım vaadinde bulundu. Küçük kardeşi Osman'la beraber yollara düşen M. Emin, çeşitli badireler atlattıktan sonra Cizre'ye kadar ulaşsa da burada gördüğü bir rüya nedeniyle Bağdat’a gitmekten vazgeçti. İstanbul’a, yol üzerinde memleketine de uğradıktan sonra, geri döndü. İstanbul'da tanıştığı bir hemşerisinin yardımıyla kendisinin ve kardeşinin pasaportlarını kısa bir sürede çıkardı. İki kardeş, 1950 seçimlerine sayılı günler kala Dersaâdet’ten ayrıldılar. Mısır Sefareti vize konusunda güçlük çıkardığı için, daha kolay vize veren Bağdat Sefareti’nden vize alarak, zorlu bir yolculukla Bağdat üzerinden Kahire'ye vardılar.

M. Emin, Kahire'de ilk önce imtihana tabi tutuldu. Dil konusun da iyi bir eğitim aldığı için lisan kısmından muaf olarak direkt lise eğitimine başladı. Kral Faruk’un Saraç kardeşler gibi tahsil gören öğrenciler için tahsis ettiği Bağdat Oteli'ne yerleşti. Mısır o günler de Osmanlı bakiyesi birçok önemli simayı barındırıyordu. Son şeyhülislâmlardan Mustafa Sabri Efendi, allâme Zâhid el-Kevserî ve Yozgatlı İhsan Efendi başta olmak üzere Mısır'da yaşayan bu mühim şahsiyetlerle tanışması, onlardan ders okuması ve onlara hizmet fırsatı kazanması M. Emin'e apayrı bir ufuk verdi. Lise kısmını başarıyla tamamladıktan sonra girdiği sınavı kazanarak Ezher'in ders ağırlığı İslâm hukuku olan Külliyetü'ş-Şerîa kısmına girdi. Usûlü'd-dîn kısmının karşılığı Türkiye'de “İlahiyat Fakültesi” olduğu için Türk öğrenciler daha çok bu bölümü tercih ediyorlardı. M. Emin'in Külliyetü'ş-Şerîa’yı tercih etmesi, her ne kadar çevresi tarafından -denkliği olmadığı için yadırgansa da Zâhid el-Kevserî onu bu konuda yüreklendirdi. İlim iştiyakıyla derslerine dört elle sarılan bu hevesli talebe, hem Osmanlı bakiyesi ulemadan hem de Ezher'in şeyhlerinden olabildiğince istifade etti. Daha sonra samimi dost olacağı Ali Yakup Cenkçiler, Ebul Hasen en-Nedvi ve Nûreddin Itr gibi nice isimlerle tanıştı. 1954 yılında Türkiye'de artık diplomalarının tanınmayacağı, askerliklerinin tecil edilmeyeceği ve pasaportlarının iptal edileceği haberi nedeniyle birçok arkadaşı eğitimini bırakma sına rağmen o sebat etti. Kevserinin vefatından 20 gün önce icazet verdiği son talebesi oldu.

M. Emin, Mısır'da Osmanlı zamanından kalma vakıfların sağladığı cüz'î imkânlarla ve ailesinden gelen, çoğu zaman da geciken destekle hayatını sürdürüyordu. Çok meşakkatlere katlanmış, geçim darlığının da etkisiyle bazı günlerini oruçlu geçirmek zorunda bile kalmıştı. Bu zorluklara göğüs geren Saraç, bereketli bir tahsil hayatından sonra Ezher'i tamamladı. İhtisas yapmak için bugünkü doktoraya denk olan kadılık okuluna yazıldı. Ancak Mısır'ın değişen siyasî atmosferi onun da ilmî serüvenini değiştirdi. Cemal Abdunnâsır ve arkadaşlarının oluşturduğu Hür Subaylar cuntası, Kral Faruk’u devirerek yönetime el koydu. Darbenin ardından oluşan olumsuz havadan Türk öğrenciler de nasiplerini aldı. M. Emin, 1958'de Abdunnâsir yönetiminin baskısıyla, her zaman hayırla yâd edeceği, sekiz yıl kendisine kucak açan Mısır'dan ayrılmak zorunda kaldı.

Türkiye'ye dönüş ve ilmî hizmetler

Türkiye'ye dönen M. Emin Saraç'tan haberdar olan İmam-Hatip liselerinin kurucusu Celâleddin Ökten, uzun zamandır aradığı, kendi yerine İstanbul İmam Hatip Lisesi'nde Arapça hocası olacak birini sonunda bulduğunu fark etti. Kendisi, vazifeyi devredip Medine'ye gitmek istiyordu. Arapça bir mektup okutup imtihan ettiği Emin Hoca'nın rüşdünü gördükten sonra, gönül rahatlığıyla muallimlik görevini ona bıraktı. Üç yıl burada ders okutan M. Emin Hoca, okulda tanıştığı Bulgaristan muhaciri Ahmed Davudoğlu’nu Sahîh-i Müslim'i tercüme ve şerh konusunda teşvik etmişti. Bu teşvikler sonucunda eserini hazırlayan Davudoğlu, kitap bittikten az bir zaman sonra vefat edecekti. Saraç önemli bir hayra vesile olmuştu. 1960'ta darbe günlerinde askere giden Emin Saraç Hoca, İzmir'deki acemilik eğitiminden sonra usta birliği için geldiği İstanbul'da eğitim faaliyetlerine hız kesmeden devam etti. Hem askeriyedeki arkadaşlarına hem de çeşitli vesilelerle buluştuğu Yüksek İslam Enstitüsü talebelerine sürekli dersler verdi.

Mısır'dayken aldığı bir mektupla gıyabında nişanlandığını öğrenen M. Emin Saraç, Kahire'den döndükten sonra Eminönü Müftüsü Ali Yektâ (Sundu) Efendi'nin kızıyla evlendi. Ali Haydar Efendi'nin tavassutuyla gerçekleşen bu izdivacın nikâh merasimi, Ali Yektâ Efendi'nin Fatih'teki evinde yapıldı. Merasimde devrin ilim, tasavvuf çevrelerinin önemli simaları hazır bulundu. Henüz dünya evine giren Emin Saraç Hocaefendi, Ankara Evkaf Müdürlüğü'ne çağırılmıştı. Burada Arapça ve Osmanlıca okuyabilen memurlar aranıyordu. İmtihanı başarıyla geçen Hocaefendi, ilmî muhitlerden uzak kalacağı düşüncesiyle bu vazifeyi kabul etmedi. Tam o günlerde bir tanıdığının davetiyle kendisine Hicaz yolu açılınca hacca gitti. Karadan yaptığı bu hac yolculuğunda Suriye'yi ziyaret ederek ömrünün sonuna kadar ahbaplığını sürdüreceği Abdulfettâh Ebû Gudde ile görüştü. Haccı esnasında Hindistanlı meşhur âlim Yusuf Kandehlevînin sohbetinde bulundu. Hacdan dönüşünden sonra kutsal topraklarda ettiği duaların da bir tezahürü olarak kendini yeniden ilmî hayatın içinde buldu.

Rahmetli M. Emin Saraç Hocaefendi belirli aralıklarla talebeleriyle toplanır, ilmi konuları müzakare ederdi.

M. Emin Saraç’ın, İlim Yayma Cemiyeti'nin Yüksek İslâm Enstitüsü talebelerine yönelik yaptığı yaz kursunda başlayan hocalığı, cemiyetin kurucularından İsmail Niyazi Kurtulmuş'un teklifi ile bir müddet devam etti. Fatih Camii ve Ekmekçizade Ahmed Paşa Medresesi’nde devam eden dersler, Hocaefendi'nin hemen bütün zamanını dolduruyordu. Özellikle Fatih Camii dersleri, kendisinin bu mabede muhabbetinin de en bariz göstergesi mahiyetinde aralıksız vefatına kadar devam etti. 1976'da Ali Yakup Cenkçiler ve Abdurrahman Gürses ile beraber, Diyanet İşleri Başkanlığı personelini eğitmek için kurulan Haseki Eğitim Merkezi'nde Tayyar Altıkulaç’ın isteğiyle üç yıl tedrisatta bulunan Saraç burada hadis ilminin önemli kaynaklarından Sünen-i Ebî Dâvûd’u okuttu. Oradaki talebeleri kendisine "Hocam” diye hitap ettiğinde, “Siz bizim gördüğümüz o dağ gibi hocaları görmediğiniz için bize 'Hoca' diyorsunuz” şeklinde mukabele ederdi.

Bir geleneği ihya etmek

Fatih Camii'nin ilmî hüviyetinin devamına vesile olan M. Emin Saraç Hocaefendi, burada hem ilim ehline, hem talebelere, hem de halka dokunmuştu. Her yaştan binlerce ilim meraklısı rahlesi önün de diz çökmüş, ilmî birikiminin yanı sıra hocalarından tevârüs ettiği edebi ve Osmanlı kültürünü de onlara aktarmıştı. M. Emin Saraç, tam anlamıyla Osmanlıdan Cumhuriyete geçişte bir köprü olmuştu. Civarlarında bulunduğu Osmanlı Devleti'nin son devir ilim adamlarının, beyefendilerinin hâfızasını kendinden sonrakilere canlı bir şekilde taşımıştı. Vefatına kadar aksatmadığı dersleri ve sıhhatinin izin vermediği durumlarda dahi asla talebelerine ilgisizlik göstermemesi, hocalarından aldığı usuldendi. Buhârî başta olmak üzere bütün Kütüb-i Sitte, Şifa-i Şerîf ve Riyâzu's-Sâlihîn gibi Müslümanlar arasın da asırlardır muhabbetle itibar edilen kitaplar, derslerinde defalarca okunmuştu. Yine defalarca okuttuğu kitaplar arasında Şerhü'l-Me nar, Telvih, Mültekâ, Kudûrî, 7Hazin Tefsiri, Nesefî Tefsiri, Beyzâvî Tefsiri, İhtiyar ve Hidâye de bulunmaktadır.

Üstad Buhayri'nin evinde

Hocaefendi'nin gönül kapıları ümmete karşı ardına kadar açıktı. Taassuptan uzak, ama şahsiyetli bir duruşla Müslümanların her kesiminden insanı kucaklamıştı. Hindistan'dan Suriye’ye oradan Mısıra gönül bağını sürdürdüğü çeşitli çizgilerdeki birçok âlim ve fikir adamını, kendi iç dünyasında kavga ettirmeden yerli yerince ağırlamıştı. Tercüme heyetinde bulunduğu Fî Zilâli’l-Kur'ân tefsiri onun bu ufkunu göstermesi açısından güzel bir örnekti. Bazı dostlarını ve talebelerini eser verme hususunda teşvik etmiş, kendisi ise mülakat ve makaleleri hariç kendini tamamıyla insan yetiştirmeye adamıştı. Yetiştirdiği talebelerini ders verme ve vaaz etmeleri hususunda yönlendirmiş, onların eliyle birçok dersin başlamasının hayrını bölüşmüştü. Talebeleri vasıtasıyla ahlâkı ve samimi duruşu üniversite kürsülerinden, cami mihraplarına her alanda makes bulmuştu. Baş ta dostları olmak üzere kendisine yapılan davetleri kırmamış, çeşitli İslâm beldelerine seyahat etmişti. Bunlardan Nureddin Itr'ın davetiyle Suriye'ye, Ebul Hasen en-Nedvînin davetiyle Hindistan'a yaptığı ziyaretler tam bir vefa tablosuydu. Uluslararası İslâmî toplantılara Türkiye'yi temsilen katılan M. Emin Saraç, adeta Türkiye'nin İslâm âlemine açılan kapısı olmuştu. İrtibatta olduğu âlimleri Türkiye'de ağırlaması da uzak diyarlara gidemeyen Türk talebeler için bulunmaz bir fırsattı.

M. Emin Saraç Hocaefendi, bereketli bir ömür geçirmiş, talebelerinin de aksakallı hocalar olup ders verdiği günleri görmüştü. Ömrünün sonlarına doğru, ilerleyen yaşının da etkisiyle çeşitli rahatsızlıklar geçirdi. Buna rağmen imkânlar ölçüsünde ders vermeye ve ziyaretçi kabulüne devam etti. Rahatsızlığı dolayısıyla evden çıkamadığı son iki senesinde de evde ders vermeye gayret etti. İlk önce talebeleri ders için evine geliyordu. Daha sonra talebelerine ders vermesi önce hastalığı, akabinde de korona salgını sebebi ile mümkün olmadı. Son iki sene her akşam, kayınpederinin ismini verdiği oğlunun evinde hane halkına Buhârî okutmaya gayret etti. Önceleri nefesi yetmediğinden tek bir hadis okuyarak dersi sürdürürken, sonraları ilk hadisin bir cümlesini okumakla da olsa ders vermeye devam etti. Buna da nefesi yetmemeye başlayınca derslere dinleyici olarak katıldı. Vefat ettiği cuma gününün gecesi de yine Buhârî dersi vermişti. Vefatından on gün kadar önce “Benim bu dünyada zevkim, ders almak ve ders vermek oldu” demişti.

19 Şubat 2021'de, arkasında açık bıraktığı hayır ve hasenat defterleri hariç, bu dünyaya ait defterleri kapandı. Çok sevdiği Fatih Camii'nden kalkan cenazesi, çizgilerinden aşkla yürüdüğü Fatih ulema sinin mezarlarının hemen dibine, hergün hayırla yad ettiği hocası Zahid el Kevser’inin diğer talebesi Ömer Hilmi Efendi'nin yanına defnedildi. Mahşer günü yeniden dirilişte Sultan Fatih'i, Fatih Camii'ni ve ilim semti Fatih'in ulemasını kendisine şahit tutmak üzere…

Kaynak: Derin Tarih Dergisi Kitap Eki

Yayın Tarihi: 07 Şubat 2022 Pazartesi 17:00 Güncelleme Tarihi: 08 Şubat 2022, 09:28
YORUM EKLE

banner19

banner36