banner17

Falih Rıfkı Atay: Bizim Neslimizin Ölüleri Eyüp Mezarlığı'na Layık Değil!

İstanbul’da mezar yeri mi bitti de Zincirlikuyu Mezarlığı açıldı? Atatürk’ün en yakın adamlarından Falih Rıfkı Atay, İstanbul’un neden yeni bir mezarlığa ihtiyacı olduğunu 1921 yılında 'Yeni Nesiller İçin Bir Mezarlık' yazısıyla açıklıyor.

Falih Rıfkı Atay: Bizim Neslimizin Ölüleri Eyüp Mezarlığı'na Layık Değil!

1930’lu yıllarda İstanbul’un mezarlık ihtiyacını karşılamak adına yer arayışına girişildi ve o zamanlar şehrin dışında bulunan Şişli ile Beşiktaş’ın arasındaki yerin, yani Zincirlikuyu mevkiinin asrî mezarlık olmasına karar verildi. 1935’te mezarlık hazır olsa da 12 Nisan 1937’ye kadar kimse buraya gömülmedi, çünkü ünlü bir şahsiyetin vefatı bekleniyordu. Mezarlığa ilk defnedilen bu “şanslı” meşhur kimse ise Abdülhak Hâmit Tarhan olmuştur ve mezarlık Mustafa Kemal’in katılımıyla “hizmete” açılmıştır.

Peki, burada şunu sormak lazım: Karacaahmet ile Eyüp Sultan dolmuş muydu? Asrî mezarlıkların nasıl “laik” amaçlar güdülerek inşa edildiği malum. Ancak bu kadim mezar yerlerinden ayrılışın fikri bir alt yapısı da var.

Dergâh dergisinin 16 Mayıs 1921 tarihli üçüncü sayısında (Dergâh dergisinin Mayıs 2016’da çıkan 315. sayısının ilavesi), Falih Rıfkı Atay’ın mezarlık meselesine dair muhakkak okunması ve değerlendirilmesi gereken “Yeni Nesiller İçin Bir Mezarlık” başlıklı bir yazısı mevcut. Bu yazıyı buraya alıntılıyoruz.

Yeni Nesiller İçin Bir Mezarlık

Yedi sekiz seneden beri İstanbul’da eski Türk üslubu revaçtadır. Evkaf’ın inşa ettiği birkaç büyük binadan başka bazı meskenlerde, belediye barakalarında, “Cenyo”nun karşısındaki dükkânların üstünde bu modanın ne kadar sirayet ettiği görülür. Seyr-i Sefain acentesinin pirinç gişeleri bile Türkkârîdir.

Fakat eski Türk eserlerinden aldığımız çizgiler, şekiller ve süsler, dalından kopardığımız gül gibi, yeni yapılar üzerinde solup zeval buluyor; eski çini renklerinin sırrını bir türlü anlayamadığımız gibi eski Türk üslubunun esrarengiz hususiyetleri de gözümüzden kaçıyor.

Gözümüzden yanlış bir tabirdir. Biz eski mimarinin ruhunu ve havasını anlayamadık. Yeni Cami sebilinin saçağını eskisinin tıpkısına taklit etmişler, fakat yeni saçak sebilin üstünde eğreti, ariyet, yabancı duruyor. Henüz birçoklarımızın evlerinde sakladığımız eski Türk eserleri bizim havamıza bir türlü ısınmıyor ve bizim evimize bir türlü sinmiyor. Halınızı ister duvara, ister tavanınıza asınız, ister yere seriniz. Bu hâlâ muallaktadır, sizin evinizin değildir.

*        *        *

Eyüp mezarlığını gezenler, bu kabristanın başlı başına bir eser olduğunu sezmişlerdir. Fakat bu eser kabristanın neresindedir? Orada tane tane taşların belki hiçbir kıymeti yok. Bu taşların üstüne oyulmuş beyitlerin ekserisi bayağı ve manasız şeyler söylüyor. Oradaki türbeler birer mimari harikası, parmaklıklar güzel demircilik numuneleri değildir. Fakat Eyüp Mezarlığı ölüm memleketidir. Koca İstanbul, o kadar hay u huyu, o kadar izdihamı ile bu memleket kadar yaşamıyor. Ölülerimizin Eyüp Mezarlığı’nda, asırlardan beri bozulmamış, rüzgâr esmemiş, insan ciğerlerine girip çıkmamış, kendilerine mahsus, ancak ölülerin kabirler üstünde büyüyen yabani nebatlarla teneffüs ettiği bir havası var. Bu hava bizim sesimizden, şeklimizden, bakışımızdan ürküyor.

Sanatkârlarımız Eyüp’ü anlayamadılar. Türk kelimeleri üzerinde envai ustalıklar yapan şairlerimiz, bu seziş bahsinde Unkapanı’nın gâvur taşçılarından çok geridirler. Geçenlerde Müslüman mezarlarında şair, edip, müverrih, geçen neslin Türk münevverlerinden bazılarının mezarlarını seyrettim. Hissettim ki bizim oturduğumuz İstanbul gibi eski İstanbul Müslümanlarının yattığı memleket de bozuluyor. Bu şairler taşlarının üstüne kitabelerini Edebiyat-ı Cedide Türkçesiyle, rik’a harflerle ve yeni imla ile yazmışlardır, kabirlerinin kenarlarına tohumlarını Avrupa’dan getirdiğimiz çiçekleri ekmişler, ezeli serviler arasında yeni ağaçlar türüyor.

Müslüman ölülerinin bir edebiyatı vardı, kitabeler üzerinde bu şiirleri adeta okumadan anlıyorduk. Taze gelinler, ihtiyar dedeler, küçük yetimler, daha uzaktan taşın ve şiirin garip bir revişi, bir hususiyeti ile belli olurdu.

Türk üslubunun en samimi tecellisi belki camiden, handan, yalıdan, çeşmeden ziyade kabristanlarda görülür. Suriye ile Hicaz’da bunca Müslüman kabristanları dolaştım; hiçbirinde Karacaahmet’in akşam üstü güneşi ve ufku ürperten heybetine rast gelmedim. Acaba “heybet” doğru bir vasıf mıdır? Gurupta Üsküdar semtinin o karaltılı köşesine bakarken duyduğumuz şey, bana henüz kelimelerde manası, resimde çizgisi, musikide sesi keşfedilmemiş esrardan biri gibi gelir.

Türkler köylerindeki çeşmelerinin başına söğüt, makberelerine servi dikiyorlardı. Bu iki ağaç, eski kasaba çarşılarını ılık, müsterih bir gölgeye bürüyen çınar gibi Türk dehasının ihtimal uzun İstanbul minareleri kadar şayan-ı hayret bir buluşudur.

Belki cüretkârane bir fikirdir: Fakat biz kendimiz için şehrin başka bir yerinde başka bir mezarlık bulmalıyız. Evkaf Hanı, vakıa eski Türk üslubunun bir bid’atidir. Fakat hiç olmazsa Süleymaniye Camii’ni bozmuyor. Nice asırlardır nice bin Türk neslinin Eyüp sırtında teneffüs ettiği havayı, kemiklerinin tozuyla besledikleri nebatları, bütün nüsgunu onların çürümüş naaşlarından emen servileri bozmaya ne hakkımız var? Bu hürmetsiz, hissiz ve zevksiz neslin tahribatı önünde mezar taşları olsun bir hudut olamaz mı? Bir padişah, bir sanatkâr, bir şair Eyüp’ün bu sessiz sırtları üstündeki ölüler arasına naçiz bir tane gibi karışıyor. Mezarlıkların bu sükûtu içinde çirkin bir yaygaraya benzer taşlar dikmek ve yeni hitabetimiz, yeni imlamızla esrarengiz servi rüzgârlarını ürkütmek hodkâmlıkların en şenîi değil mi?

Bu neslin ölüleri Eyüp Mezarlığı’na layık değildir. Gülünç mezarlarımız için Şişli sırtlarında veya Amerikan Koleji arkalarında bir mezarlık arayalım.

Falih Rıfkı Atay, Dergâh dergisi, sayı 3, 16 Mayıs 1921.

 

Alıntılayan: M.Murtaza Özeren

Güncelleme Tarihi: 13 Ocak 2018, 11:03
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20