Etkili yazarlık konuşması!

Türk Edebiyatının öncü ismi Rasim Özdenören'in 7 Aralık 2009'da TYB Edebiyat Mevsimi'nde yazarları temsilen yaptığı konuşmayı alıntılıyoruz.

Etkili yazarlık konuşması!

YAZARLIK ÜZERİNE KONUŞMA

(İstanbul Yazarlar Birliği Şb.)

07 Aralık 2009

Bugün bu kürsüde bana verilen fırsatı yazar olmanın anlamı üzerine yoğunlaştırmak istiyorum.  Nedir ya da kimdir yazar?

Hemen söyleyeyim: yazar, okuyan adamdır.

Öyleyse okuma nedir?

Okuma, insanda ve eşyada içkin bulunan anlamı ortaya çıkartmaktır.

İnsan nedir sorusunun cevabını aramaktır.

Eşya nedir sorusunun cevabını aramaktır.

Bu cevap, insanın ve eşyanın anlamında mündemiçtir, orada durmaktadır. Ama o anlamı oradan birisi bizim için çıkartıp ortaya koymadıkça o anlam orada durmaya devam eder. Bu yüzden onu birinin bizim için okuması gerekir.

Ancak herkes kendi okumasının sonucunu bizim önümüze getirir. Bu yüzden herkes o anlamı kendine göre okur.

Demek ki, okumanın bazı biçimleri olduğunu söylüyoruz.

Elbette. Bilim adamının okuma tekniği ile şairin okuma tekniği, şairin okuma tekniği ile öykü yazarının, romancının, tiyatro yazarının okuma biçimi birbirine benzemez. Ressamın okuma biçimiyle musikişinasın okuma biçimi ise tümüyle birbirinden farklıdır. Birincisi okuduğunu renklerle ve çizgilerle aksettirmeye çalışırken, ikincisinin malzemesi sestir. Musikişinas dünyayı melodisi ile okur.

Ama biz, yazardan bahsediyoruz. Dünyayı kelimeleriyle okuyan ve okuduğunu bize kelimeleriyle yansıtan adamdan...

Bu bağlamda yazar denildiğinde karşımızda bir tek kişinin durduğunu görürüz. Az önce andığım şair, öykücü, romancı, tiyatro yazarı gibi sınıflamaların felsefe bağlamında geçerli bir sınıflama olmadığını fark etmeliyiz. O sınıflama edebiyat bilimi açısından anlamlıdır ve o bağlamdaki tür ayrımları ancak edebiyat bilimi açısından değer ifade eder.

Bizim şimdi üzerinde durduğumuz felsefe bağlamı içindeyse, biz, yazarı dünyayı okuyan adam olarak görüyoruz. O, ister şairin perspektifinden okusun, ister öykücünün perspektifinden okusun, hepsi aynı kapıya çıkar. Çünkü o, yazar, eşyayı kendi zihninin ona verdiği birikimi kullanarak bir okuma biçimini denemek istemektedir.

Öyleyse, yazarın okuduğunun, bir başka söyleyişle okuduğunu kelimeleriyle yansıttığının muhtevası, onun kişisel birikiminin ürünü olarak dışa yansıyor.

Peki, yansıyan şey, orada, yansıdığı haliyle kalıyor mu? Elbette hayır! Çünkü onun bize armağan ettiği bu anlamı, her bir tekil okuyucu olarak biz de kendimize göre okuyoruz ve böylece o metni çoğaltmış oluyoruz.

Metin, yazarın dışında, orada duruyor. Tıpkı, kralın okumak üzere Arşimet’e verdiği altın taç gibi...  Kral, belli ağırlıktaki bir altın külçesini kuyumcusuna vererek ondan güzel bir taç yapmasını ister. Kuyumcu da istenileni yapar. Kral tacı beğenir. Ancak verdiği altından çalınıp çalınmadığını öğrenmek ister. Arşimet’e müracaat ederek bu güzel tacı bozmadan, onun biçimini değiştirmeden bunu anlamasını ister. O taç, şimdi Arşimet’in önünde okunmasını bekleyen bir metin olarak durmaktadır.

İşte önümüzdeki tabiat, karşımızdaki insan, ressamın tablosu, yazarın öyküsü, şiiri.. her şey, bizden, kendisini okumamızı bekleyen bir metin olarak durmaktadır. Onu okumasını becerebilirsek orada duran anlamı da keşfetmiş oluruz. Üst tarafı bu keşfin kayda geçirilmesi demektir...

Arşimet’in işi fevkalade zordu. Çünkü yazarın, yani okuyucunun işi zordur. Arşimet, başı ellerinin arasında günlerce kafa patlattı. Sonunda, hamamdayken, kurnaya bırakmış olduğu elinin kurnaya dökülen suyla yukarıya doğru yükseltilmekte olduğunu fark etti ve işte o anda, okumaya çalıştığı metin kendini ona açtı: bulmuştu! “Evraka!” diye hamamdan dışarıya fırladı.

Arşimet’in bulduğu şey şuydu:  özgül ağırlık. Suya batırılan bir cisim, kendi hacmine denk düşen suyun özgül ağırlığınca suyun yüzünde tutulur. Cismin ağırlığı, o hacimdeki suyun ağırlığından fazlaysa cisim suya batar, hafifse suyun yüzünde kalır. Öyleyse altının özgül ağırlığını bilirse, elindeki tacın metaline başka metallerin karıştırılıp karıştırılmadığını öğrenecektir.

İşte, konu diye baktığımız kavramı okumasını başarabilirsek, biz de onun anlamını, kendinde sakladığı anlamı başkalarına yansıtabiliriz.

Peki, bu işi bizim için kim üstlenir? Okuma işine istidadı –yönsemesi- olan kişi... O kişi kendinin kim olduğunu bilir. İşte, yazar, bizim için, biz okurlar için bu işi yapmayı üstlenmiş olan insandır.

O iş, özentiyle, ben de yapayım hevesiyle olmaz. O iş, gerçek bir istidadı gerektirir. Burada Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sındaki bir tabloyu anmak istiyorum. Romanın başlarında Raskolnikof meyhanededir. Derin düşüncelere dalmıştır. Öldürmek istediği kocakarı için zihninden gerekçeler icat etmeye çalışır. Onu bit olarak, tufeyli olarak görür. Napolyon’u aklına getirir. Napolyon binlerce, belki yüzbinlerce kişinin ölümüne sebep olmasına rağmen kimse onu katil diye yaftalamaz. Oysa kendisi bir bit kadar değeri olmayan bir kocakarıyı öldürse ona katil denecektir.

Raskolnikof, işte bu çelişkinin üstesinden gelmeye çalışırken, bitişik masada iki kişinin konuşmalarına kulak misafiri olur. Tesadüfen onlar da o kocakarı üzerine konuşuyordur. Birisi, bu kadının öldürülmesi gerektiğini söyleyince, öteki madem öyle söylüyorsun eğer söylediğine gerçekten inanıyorsan git onu öldür bakalım, diye meydan okuyucunca, iddia sahibi: “O iş başka, diye cevap verir, ben adalet adına konuşuyorum” der.

Raskolnikof, daha fazla dinlemez. Çünkü o, aradığı cevabı bulmuştur. O kadının öldürülmesi gerekmektedir ve o kadın gerçek bir bittir. Hemen harekete geçer, eve koşar, ceketinin koltuğuna bir ilmek yapar, baltasını oraya asar ve öldüreceği kadının evine yollanır ve onu öldürür.

Bu tablo, bize istidat –yönseme- dediğimiz kavramı yansıtıyor. O kadını öldürmeyi, o işi yapmayı, yazı yazmayı belki herkes düşünür, ama o işi ancak onu yapmaya istidadı olan kişi başarır.

***

Rasim Özdenören

İmdi, bu çatının altında kendini yazar olarak belirlemiş veya tanımlamış insanlarla bir aradayız. Onlar zor bir işi yürütmeye çaba gösteriyor.

Ben onlara soruyorum: sizin bir örgütünüz var mı? Siz çabanız karşılığını tahsil edebiliyor musunuz?

Yazarlık bu ülkede bir meslek haline gelebilmiş midir?

Yazarlık bir meslek ise yazarın ondan ekmek yiyebiliyor olması gerekir.

Kaç kişi ekmeğini yazarlıktan kazanıyor?

Burada, 1960 yılında Türkiye'de yaşanmış bir olay hatırlıyorum. Erksin Caldwell karısıyla birlikte bir dünya turuna çıkar. Programları şudur: kitapları dünyanın bütün dillerine çevrilmiştir. Gittikleri ülkelerden alacağı olan telif hakkını alarak Japonya’ya kadar gideceklerdir. Türkiye'ye gelinceye kadar hiçbir ülkede mesele çıkmaz. Türkiye’de onları bir sürpriz beklemektedir. Türkiye’ye geldiklerinde kitaplarının tercümesi karşılığında hak ettikleri ücreti talep ettiklerinde yayıncıdan böyle bir borç doğmadığı hususunda cevap alırlar. Çünkü o sırada bu ülkede yürürlükte bulunan bir yasaya göre menşe ülkede kitabın basımından itibaren on yıl geçmişse ücret ödenmeyeceğine dair bir hüküm vardır. Böylece Amerikalı yazar hüsrana uğrayarak memleketine geri dönmek zorunda kalır. Oysa aynı yazar, daha gençlik yıllarında yayınladığı bir tek öyküden aldığı telif ücretiyle ABD gibi bir ülkede bir yıl yaşayabilmektedir. Bir de, bizi –beni- düşünün: 35’in üzerinde kitabı yayınlanmış, üstelik satışı da olan kitaplardan hâlâ geçimini sağlayamamaktadır! Yan uğraşları olmasa belki de aç kalacaktır.

Sait Faik mesleğini soranlara “yazarım” dediğinde, “ne yazarsın?” sorusuyla karşılaşır! Benzer şekilde “Yazar kaç yazar!” şeklinde alaycı nükteler yapılır.

Birkaç gün önce Ankara’da yapılan bir toplantıda, 5. Ulusal Yayın Kongresi’nde yazarın kırılgan olduğu, onunla pazarlık yapılmaması gerektiği üzerinde duruldu. Ben de buradan, o fikre katkı olarak diyorum ki, yazar aynı zamanda mahcup bir insandır. O, biraz da kendimden pay biçerek söyleyeyim, telif hakkını istemesini de beceremez.

Burada belki Faulkner’ın bir konuşmasında vurguladığı fikirlere müracaat edebiliriz. O, yazarın ekonomik özgürlüğü üzerine şunları söylüyordu:

“Yazarın ekonomik özgürlüğe ihtiyacı yoktur. İhtiyacı olan tek şey bir kalem ve biraz da boş kâğıttır. Bildiğim kadarıyla beleş paranın yazarlığa olumlu etkisi yoktur pek. İyi bir yazar asla bir kuruma dahil olamaz. Bir şeyler yazmakla fazla meşguldür o. Birinci sınıf bir yazar değilse kendisini zamanım yok, ekonomik özgürlüğüm yok diye kandırıyordur. İyi sanat hırsızlar, içki kaçakçıları ya da at hırsızları arasından da çıkabilir. İnsanlar katlanabilecekleri zorluk ve fakirliğin miktarını keşfedemeyecek kadar korkaktırlar gerçekte. Ne kadar dayanıklı olduklarını keşfetmekten korkarlar. Hiçbir şey iyi bir yazarı yok edemez. İyi bir yazarı alt edebilecek tek şey ölümdür. İyi yazarın başarıya ya da zengin olmaya aldıracak zamanı da yoktur. (Başarı kadınsı bir şeydir ve biraz da bir kadın gibidir; karşısındayken köşenize çekilirseniz üzerinizden geçip gider. En iyisi ona elinizin tersini göstermektir. Belkio zaman sizin yerinize o dizlerinin üzerine çökecektir.)”

Buradaki ironi üzerine dikkatinizi yoğunlaştırmanızı istiyorum. Faulkner, yazarın paraya ihtiyacı yoktur demiyor, özgürlüğe ihtiyacı var, diyor. Özgür olmanın koşullarının ne olduğunun takdirini bize bırakıyor.

Öyleyse ona kim yardımcı olacak? Kim olabilir?

Bu soruların cevabını sizi tatmin edecek bir çerçeve içine yerleştirebiliyorsanız, mesele yok. Aksi takdirde sizi üstesinden gelmeniz gereken bir zorluk, bir mücadele bekliyor demektir. Şimdi onun savaşımına doğru yol almanız bekleniyor.

Bu uğurdaki çabanızda size başarılar diliyorum. Saygılarımla.

Rasim Özdenören

Asım Gültekin bu metni  Rasim Özdenören'den tyb ve dunyabizim için almıştır.

Yayın Tarihi: 08 Aralık 2009 Salı 07:44 Güncelleme Tarihi: 18 Aralık 2020, 15:13
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Emel Kuru
Emel Kuru - 11 yıl Önce

Katılamadığım için çok üzülmüştüm bilhassa Rasim Özdenören'i dinleyemediğim için... konuşmasını yayınladığı için düntabizim.com' teşekkürü bir borç bilirim...

Gülden Menekşe
Gülden Menekşe - 11 yıl Önce

Bu programların haberlerini siteden okuyup iç geçiriyorum.İstanbul dışında yaşamak böyle birşey... Ama bu paylaşımınız çok güzel bir süpriz oldu.Umarım bu haberlerin devamı gelir.Teşekkürler...

gülden sığındım
gülden sığındım - 11 yıl Önce

gerçekten işte sırf bunun için belkide bir rasim özdenöreni dinlemiş gibi olduğum için gerçekten kendimi orda hissettiğim için teşekkürler.dünya bizim.com mübtelasıyım...

banner26