Emin Saraç Hocaefendi'nin nazar-i dikkatiyle "Bir peygamber mirası: İlim"

"İlim dendiği zaman aklımıza gelen ilk şey Allah celle ve âlâ’nın sıfatlarından birisinin “Alîm” olduğudur. Kur’an-ı Kerim’in bize öğrettiği doksan dokuz sıfatın her biriyle mütehallik olmamız için bize haddi hesabı olmayan tergib ve teşvikler vardır. İşte o tergib edilen sıfatlardan birisi de ilimdir." Emin Saraç Hocaefendi'nin Reyhan Dergisi'nde yayınlanmış olan mülakatını önemine binaen alıntılıyoruz.

Emin Saraç Hocaefendi'nin nazar-i dikkatiyle "Bir peygamber mirası: İlim"

İlim denildiğinde ne anlamalıyız?

Muhterem hосаm; hayatını cehaletle mücadele ederek geçirmiş ve bu yolda elinden gelen gayreti sarf etmiş olan Peygamber Еfendimiz (s.a.v), kendisini “Ben cehaletle savaşmak için gönderildim." ifadeleriyle tanıtmıştır. Ve bu savaşta kullanılacak olan en tesirli silahın İLİM olduğunu bizlere pek çok hadis-i şerifiyle de işaret buyurmuştur.

Peki, Efendimizin dâr-ı bekaya irtihalinden asırlar sonra O’na ümmet olabilme ümidiyle yaşayan bizler ilim denildiği zaman neler anlıyoruz, daha önemlisi neler anlamalıyız?

İlim dendiği zaman aklımıza gelen ilk şey Allah celle ve âlâ’nın sıfatlarından birisinin “Alîm” olduğudur. Kur’an-ı Kerim’in bize öğrettiği doksan dokuz sıfatın her biriyle mütehallik olmamız için bize haddi hesabı olmayan tergib ve teşvikler vardır. İşte o tergib edilen sıfatlardan birisi de ilimdir.

Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v) âlimin fazlını gökteki bedr-i münîr olan ayın on dördüne teşbih etmiştir. İlme teşvik babında Ebu’d-Derda (r.a) Hazretleri tarafından nakledilen şu hadis-i şerif de câlib-i dikkattir. Ne buyuruyor Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz: “Bir insan ilim yoluna girdiği zaman o kimse cennet yoluna girmiştir. O yolun sonu cennete ulaşır.” 

Hangi ilim?

Bu kadar medh ü senâya layık görülen hangi ilimdir acaba? İlimlerin en mühimi diyebileceğimiz ilim hangisidir? Tabi ki ilimlerin en mühimi “kale’llah, kale Rasûlullah” ile başlayanıdır. Bu ilimden kimse müstağni olamaz. Bu ilim herkes için “alâ merâtibihim” lazımdır.

Fakat herkesin bu ilimlerde derinlemesine malumat sahibi olmasını da bekleyemeyiz. Bu noktada ilimleri ikiye taksim edeceğiz: Bazı ilimler vardır ki herkes tarafından bilinme zarûreti vardır. Mesela kişinin farz ibadetlerini yerine getirecek kadar malumat sahibi olması onun üzerine farzdır. Amma bir de cemiyetin nizamını tanzim edecek, hatta bütün beşeriyetle alakalı meselelere ait ilimler vardır ki bunu da muayyen insanların öğrenmesi farz-ı kifayedir.

Bu insanların varlığı muhakkaktır zira bir memlekette âlim olmazsa o memleket dalâlete düşmüştür, karanlıkta kalmıştır. Ve o takdirde musibetler de o memleketin başına inmeye başlar. Zira en büyük musibet olan kıyamet, âlimler bittiği zaman başlayacaktır. Ulemanın böyle zevale doğru gitmesinin kıyamet alâmetlerinden birisi olduğu kitaplarımızda yazılmaktadır.

Tarihimiz ve ilme verilen ehemmiyet

Bakın bütün İslam tarihi boyunca neler yapmışlar ilim babında. Fatih Hazretleri’nin İstanbul’un fethinden sonra ilk yaptırdığı iş Tabhane Medresesi’dir ki önce onun temeli atılmıştır. Camiden evvel medreseyi başlatmıştır; ilme verdiği ehemmiyetinden dolayı. Bu cami-i şerif (Fatih Camii) beş yüz sene bu memlekete hem ulemasını hem de devlet ricalini yetiştirmiştir. İşte karşımızda gördüğümüz en son allâmeler: Ahmed Cevdet Paşa, Elmalılı Hamdi Efendi, Ali Haydar Efendi, Zahid Efendi, Mustafa Sabri Efendi, Ömer Nasuhi Efendi bu cami-i şerifin eserleridir. Bunların her biri bu memlekete çok büyük hayırları olmuş âlimlerdir. İlimsiz olan bir diyar dalâlete düşer, rehbersiz kalır perişan olur. Nitekim işte şimdiki halimiz, o güzel ilim erbabından mahrumiyetimiz ne büyük sıkıntılara sebep olmaktadır.

O insanlar nasıl yetiştiler? Bakınız eski ulemamızın tedrisinde, tekmîl-i nüsah denilen bir tabir vardır. Talebe, bir kitabı aldığı zaman başından sonuna kadar hazmederek, gayet muhkem bir şekilde okur. O sağlam okuyuşu sebebiyledir ki en son icazet aldığı, dersiâm olacağı zaman, kendisine birkaç ibare verilir, o da tahlil eder. Bunun müzakeresi heyet huzurunda yapılırken okuduğu ilimlerin hepsi o ibarelerde tatbik edilir. Yine hakkını verirse, o kimse tedris yapma ehliyetini kesb eder.

Bugünümüz… Durum ortada…

Bugün mekteplerde hiçbir kitabı kâmilen okuyamıyorsunuz maalesef. Bundan bin sene evvel yazılmış kitaplar bizim medreselerimizde tedris edilmiştir. Bakınız Teftazanî’nin eseri, Nesefî’nin, Sadru'ş-şerîa’nın eserleri bütün İslam dünyasının hepsinde aynı şekilde okunmuştur. Niçin? Müfredatın aynı olması vesileyle bütün İslam dünyasının fikirleriyle birleşiyor, ulemanın efkârı ile birleşiyor. Her yerde Hanefî fıkhının Hidâye'si, Kudûrî'si ve İhtiyâr'ı okunmuştur. Bugün müftülerimizin kaç tanesi Kudûrî'yi okumuştur. Olmayınca da bunlar ne ile fetva veriyorlar!

İnsanın bilmediğini bilmesi lazımdır. Bu çok güzel bir vasıftır. Bilmediğini bilmiyor ve kendisini allâme sanıyor ve başkasının sözlerini de itibara almıyor. Kendisinin bildiklerini her şeyin üzerinde zannediyor. Bu da yüz karasıdır.

Bugün hakikaten bize ilim eseri, iman eseri olarak bırakılan şu güzel diyarımız; onların ilim ve imanıyla fethedildi. Açın bakın ulemamızın sîretini; açın bakın Şakâik-i Nu'maniyye'yi veyahut Osmanlı Müellifleri vesaireyi ki bu diyar ne büyük âlimlere meydan olmuştur. Onların eseri olan Fatih İstanbul'u fethetmiştir. O ilmî kudreti mükemmel; çok ulemayı hesaba çekecek kadar muktedir bir kimseydi.

Biz bunların hepsinden mahrum bir vaziyetteyiz şu an. Bu ilmi ihyâ etmek için gayret etmek, zamanın en mühim vazifesidir. En sâlih ameldir.

Bu yolun olmazsa olmazı

Peki, bu ihyâ faaliyetine nereden başlamalıyız. Bu yolun olmazsa olmazı nedir hocam?

Bu yola adım atmak için evvela ilmin de esası olan Arapça'yı iyi bileceğiz. Cenab-ı Hak; kelamını, beşeriyetin son irşad fermanını Arapça üzerine indirmiştir. Bakınız Hindistan uleması kendileri Urdu lisanı konuşurlar amma eserlerini Arapça veriyorlar. Her yerde bu şekildeyken biz şimdi bütün ilimlerimizi fikirlerimizi Türkçe isâr ettik. Arapça da bilmeyişimiz bu memleketin cehlini biraz daha artırmaya sebep olmuştur. Hayır, öyle değil Arapça'yı bileceğiz; sarfı, nahvi bileceğiz. 

Eski usûle göre tekmîl-i nüsah lazım. Tekmîl-i nüsah Emsile'den başlar Şerh-i Akâid'de biter.

Talebede icazet istihkakı tahakkuk ettiği takdirde hocaefendi bu emaneti ona takdim eder. Ayrıca o icazetnamenin sonunda nasihatler vardır, yine icazet veren hocadan Rasûlullah'a (s.a.v) kadar bir silsile belirtilmektedir, bu silsile bizim rehberlerimiz, muktedâ bihlerimizdir. Bu icazeti almayı hak eden talebe, silsiledeki hocaların isimlerini gördükçe kendisi de onlara layık bir talebe olma gayretinde olur. Ben o yolu takip edeceğim diye elinden gelen gayreti sarf eder. İcazet nihayetinde Rahmeten li’l-âlemîn olan Hâtemu'l-Enbiya Efendimiz'e (s.a.v) ulaşır. Bu aradaki vasıtalar bizim O’na ulaşmamız içindir.

Yani sarfı okumadan, nahvi bilmeden, tekmîl-i nüsah yapmadan, ilimlerin kaynağı olan Kitabımızı anlayamayız. Bu şekilde tefsir yapamaz ve dinî mevzularda söz söylemeye muktedir hakiki âlimler yetiştiremeyiz.

İşte görüyoruz, böyle kimselerin tefsirlerinin hangisi işe yarıyor. İşte son tefsirde[1] görüldüğü gibi… Ben şahsen çok üzüldüm böyle bir tefsiri nasıl çıkardılar, insanlarımız bu kadar mı gaflete düştü.

Efendim, bizim çocukluğumuz zamanında bakıyye ulema vardı ki o eslâfın bakıyyesi olan ulemayı gördük. Ali Haydar Efendi, Ömer Nasuhi Efendi… O zamanki Bekir Hâki Efendi, Ali Yekta Efendiler. İşte âlimler böyle olur. İslam âlemine çıktık; Mısır'da 9 sene kaldım, Hindistan'a, Pakistan'a gittim. Senelerce Hicaz'da ulema cemiyetlerine, toplantılara çağrıldım. Ve bizi onlarla mukayese ettiğiniz zaman halimizi görüyoruz. Suriye’deki âlimler bugün Türkiye’mizde maalesef yok. İlmiyle, sülûküyle kendisini ispat edecek âlimlerimiz yok. Abdurrahman Şeref Bey oradaki âlimlerden “Osmanlı ulemasının sîret ve sureti işte böyleydi.” diye bahsederdi. Ne güzel sâlih âlimleri var.

Modern olacağız diyerek sünnet-i Enbiya olan sakalı hiçe sayıyoruz. Ne kadar ayıp bir şey ne kadar çirkin bir şey! Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), “Emeranî Rabbî/Bana Rabbim emretti.” diye Allah'ın emrinden bahsediyor, bizim ağalar ne diyor; efendim bu bir Arap âdetidir.  Peki, senin yaptığın da Hıristiyan âdeti. Ne diyeceğiz hadi bakalım o Arap âdeti diye onu sen söylüyorsan, senin yaptığın da İslam düşmanlarının âdetidir, peki buna ne diyeceksin.

İlmi elde etme yollarımız

İlmin iki vasfı vardır efendim: Bir kesbî tarafı bir de vehbî tarafı. Kesbî tarafı, hocaefendilerden aldığınız kelimâtı iyice zapt edip öğrenmeniz; vehbî tarafı da "Bildiğiniz ile amel ederseniz Allah bilmediklerinizi de ihsan eder. İttikâ sahibi olursanız Allah size öğretir." emrinin sırrında gizlidir. Bunun esbâbını yerine getirdikten sonra bir de şerh-i sadr ile verilen ilimler var. Bu ikisi de bir arada cem olunduğu zaman o kimse hocaefendi, âlim olur.

Yalnızca ilimle olmaz

Bilmek her şey değil demek hocam. Yalnızca ilimle arzulanan hedefe ulaşamıyoruz yani.

Tabii ki, bu işin temelini sağlam tutmak için ibadetlerimize ehemmiyet vereceğiz. İbadetlerimize farz namazlarımızdan başlarız. Kur'an tilaveti de mânevî bir kuvvettir ki o kuvvet âdeta arabanın, uçağın gitmesi için benzin ne ise odur.  Buradan başlarsak, takvaya ehemmiyet verirsek Cenab-ı Hak bizim önümüzü açar, inkişaf verir. Okuduklarımızı da anlamak hususunda bir basiret ve feraset sahibi oluruz. Vesvese-i şeytaniye ile kendimizi mağlup etmeyiz.

Bizim bazı insanlarımızı görüyoruz. Adamlar kendi hevâ u heveslerine göre ahkâm kesiyorlar halkımıza. Kendileri dâll oldukları gibi mudill de oluyorlar. Hem dalâlete düşmüş oluyorlar hem de başkalarını dalâlete düşürüyorlar. Bir iş ibadetle başlayacak takva ile başlayacak. Eğer ibadetsiz, takvasız ilme başlarsak onun akıbeti kötü olur.

Tatbik edilen ilim

Eski medreselerimize bakınız: Medrese ile cami bir araya getirilmiştir. Medresede oturup kalkıyor; camide ibadet ediyor, namaz kılıyor ve ders okutuyor. Bu vecih ile hakikaten o medreseden yetişen hocaefendi tam bu mesleğin ehli oluyor. Bugün maalesef, şimdiki hocalarımızın birçokları hiçbir vecih ile camiye gitmemiş, camiden uzak kalmış, cemaatle namaz kılmayı hiç kendisine, nefs-i emmâresine alıştırmamış, ondan sonra da bu insan ümmetin önüne geçince ne yapacak? Kendisi o âdetini takip ettiği zaman milletin üzerinde de hiçbir tesiri olmaz. O sebeple bunu insanların düşünmesi lazım.

Ben iyi hatırlıyorum bazı kardeşlerimiz hocasından aldığı dersi sanki teyp gibi, böyle fotokopi gibi alıyordu; fakat namaz kılmıyordu. Bir takım dünyevî şeyler aldılar ama neticesinde onların ilimleri halâveti olmayan, faydası olmayan bir hale geldi.

Talebelerimizi takva üzerine yetiştirmemiz, ibadetle, taatle teçhiz etmemiz zarûreti vardır. Bu şekilde başlarsa o ilimler hayırlı olur. Bakınız, eskilerimiz bir taraftan sarf-nahiv ile meşgul olurken, talebelere bir taraftan da ahlaken güzel olmaları için bir ders okuturlarmış. İkindi dersi ya da koltuk dersi olarak isim verirlerdi. Tarîkat-ı Muhammediyye, Ta’lîmü’l-Müteallim okutulurdu. Niçin? Talebenin ahlakı güzel olsun diye. Talebenin ahlakının güzel olmasını önceden hocalar nizama, düzene koymuşlardı. Bu kubbenin[2] altında yetişen ve kendini buraya vakfeden hocalarımızdan biri olan Hüsrev Efendi Hocamız derdi ki, “Tarîkat-ı Muhammediyye’yi on bir defa okuttum.” Talebeye okutuyor tabi ki. Şimdi var mı böyle ders okutan bir yer, talebenin ahlakı güzel olsun diye bir ders bizim ilahiyatlarımızda vesairede okunuyor mu, yok. Hele hele ehâdîs-i Nebeviyeyi ihmâl etmek, ona itibar etmemek de felaketlerin en büyüklerindendir. Ehâdîs-i şerîfeyi reddettikten sonra, ayet-i kerime anlaşılmaz hale geliyor. O zaman da ayet-i kerimeleri kendi sakîm ve akîm olan fikirleri ile anlaşılmaz bir hale getiriyorlar. 

İlk iş ailede

Güzel ahlak hususunda en büyük paylardan biri de aileye düşüyor diyebiliriz, değil mi?

Elbette, ilk iş evden ve aileden başlar. Onun için hocazâdelerin hoca yetişmesi çok hayırlı bir iştir. Çünkü o birçok eseri okumadan bilir. Kendi nefsimi düşünüyorum da ailemin, annemin, babamın, hocalarımın üzerimdeki etkisi büyüktür. Onlardan gördüğüm şeyler zihnimde sabit kalmış. İlim ya müdâreseden satırdan ya da hocaefendinin harekâtını görmek sûreti iledir ki o harekât da insan için ilimdir. Rasûlullah Efendimiz'in (s.a.v) harekâtının ashab-ı kirama ilim olduğu gibi. Fakat hoca ki; kendisi ibadetini yapmıyor ondan sonra efendim hangi unvana sahip olursa olsun… Bir kere namaz kılmıyor; öyle bir insanın hangi işini biz itibara alacağız. O da onları bildiği halde, bana okuttuğu halde tatbik etmiyor. O zaman efendim şeytanın vesvesesi geliyor: Sen de onun gibi ol canım, o da bak senin gibi okumuş da şu hale gelmiş.

Fetva vermek

Ve maalesef bu zihniyete sahip insanlar bugün dini mevzularda cemiyete yön veren insanlar olarak tanıtılıyorlar. Halkımız onların verdikleri fetvalarla baş başa bırakılıyor. Bu noktada fetva mevzuunu sormak istiyoruz hocam. Fetva müessesesi bugün metruk bir halde midir?

Fetva meselesi ayrı çok ince bir şeydir. Çok mühim çok da zor bir meseledir. Fetva vermeye cüret ve cesaret göstermek -hadis-i şerifte de beyan edildiği gibi[3]- cehenneme cesaretle atılmaya benzer. Onun için ashab-ı kiram bir fetvayı vermek için birbirlerine atfederlerdi. O ona, o ona havale ederlerdi. Herkes ben bu işin ehliyim, ben önce söyleyeyim demiyor çünkü olabilir ki benim zihnimde farklı şeyler olmuştur, isabet edemem diye kendisini vebale atmıyor. Zahid Efendi hocamızın Makalât'ında “Hutûratu’t-Teserrû’ fi’l-Fetvâ” (Fetvada Acele Etmenin Tehlikeleri) isimli makalesi vardır. Bu okunması gereken çok mühim bir makaledir.

İlim tâlibinde aranan vasıflar

Bu şuura sahip bir ilim talebesinin meydana gelmesi nasıl mümkün olabilir, ilme talip bir kişide hangi vasıflar aranmalıdır?

İnsanoğlu, benî Âdem, Allah'ın mümtaz bir mahlûkudur. Hadis-i şerifte "Her çocuk İslam fıtratı üzere doğar. Fıtrat-ı İslamiyye onda mevcuttur. Onun icaplarını yerine getirir ama anne babası Yahudi olursa onu Yahudi yapar, Mecûsi olursa onu Mecûsi yapar." buyruluyor. Fakat onu kendi haline bırakırsan, ona kimse tesir etmezse Allah'ın tevhidini o bulur diye kitaplarda yazıyor.  Çocuklarımızı filanın çocuğu falanın çocuğu diye ayırmadan Allah'ın halk ettiği o güzel yavruya güzel şeyler öğrettiğimiz takdirde netice alabiliriz. Onun için biz tahdit etmeyiz. Bazı çocuklar var ki kabiliyeti itibariyle hazır, aileden gelişi itibariyle, aileden aldığı bir takım güzel meziyetleri muhafaza etti ise o talebeyi tercih eder insan. Öne alır ki daha kolaydır bunu eğitmesi.

Meşhurdur Hz. Fatih devletin bütçesini tespit edeceği zaman en çok masrafı talebeye tahsis ettirirmiş. Demişler ki "Sultanım bu talebenin içerisinden ciddi yetişecek kimse ancak bunun onda biri kadardır." Fatih şöyle demiş: "İşte o onda birini bulmak için bu masrafın yerine koyulması lazımdır. Hiç tenkîs edilmeyecektir."  

Biz talebeyi, geldiği zaman ta’lim etmeye takat etmeliyiz, talebe reddedilmez, yeter ki talebe haylazlık yapmıyor olsun. Talebelerimizi hoş karşılayacağız, onlara şefkat edeceğiz. Bir anne baba evlatlarına nasıl muamele ediyorsa biz de öyle yapacağız.

Öğrenirken öğretme

Muhterem hocam, belirli bir yaşa ulaştığında anne baba tarafından çocuğa birtakım mesuliyetler verildiği malumdur. Bu mesuliyetlerle çocuk her geçen gün biraz daha büyür ve cemiyette kendi ayakları üstünde durabilecek seviyeye ulaşır. İlim talebesi için de böyle bir yol izlenebilir mi? Öğrenirken öğreten bir talebe düşünebilir miyiz?

O, çok çok güzeldir. Eskiden bir medresede bir odanın sahibi var onun yanına çömez diye bir kimse verilir, o çömez denilen kimse odanın esas sahibi olan büyüğüne karşı hizmet etmektedir. Mesela odayı silip süpürmekte, yemek hazırlamakta falan yardımcı olur ama o da ona ders okutur. O şekilde onu yetiştirir, yetiştirirken kendi de yetişir.

Bir başka husus daha vardı. Onu sonradan zem etmeye başladılar ama onun da mânâsı vardır. Üç aylar geldiği zaman tatil yapılır, Ramazan Ayı girdi mi ders devam etmez. Biz Mısır'a gittiğimiz zaman Ezher'de usûl öyleydi. Ramazan Ayı'nda ders tatil olur. Talebe tatbikata çıkar halk arasına dağılır; hafız ise mukabele okur, imamlık yapar; hafız değilse vaaz eder. O vaazı eden hoca olacak talebeleri halk o çağdan tanır. Hem halk onların hem de onlar halkın meziyetlerinden haberdar olurdu. Bunlar ileride halkın gönlünde yetişmiş hocaefendiler olur.  Biz yurtlarda orada burada çocukları kendi hallerine bırakıyoruz. Hazır yiyip içiyorlar. Fakat o meziyetlerde bir insan yetiştiremiyoruz.

Muhterem hocam, günümüzde bir ilim yolcusu için karşılaşılan problemlerden biri belki de en mühimi iktisadi sıkıntılardır. Hocam, selef ulemamız bu tehlikeli yolun önünü nasıl kesmişler acaba? Hayatlarını sadece okumaya mı tahsis etmişlerdi?

Eskiden bir usûl vardı efendim. Hoca başkasına muhtaç olmadan yetişmesi, kanaatle yaşaması için bazı sanatlarla meşgul olurdu. Hatta babam bana cilt yapmayı, kitabı teclît etmeyi öğretmişti. O zamanlar teclît yani kitab ciltleme bir sanattı. Sonra efendim saatçi olmak da bir sanattı. Hasan el-Bennâ’nın babası (Ahmed es-Saatî) hem büyük bir hadis âlimi hem de saatçiydi. Böylece geçimini sağlardı. Yemen’in San’a şehrinde Abdülmecid Zindanî’nin kurduğu bir medrese vardı, ismi Medresetü’l-İman’dı. Burada okuttuğu talebelere hem icazet veriyor ve bunların her birisine bir sanat öğretiyordu. Bunlar oradan ayrıldıktan sonra maişetini temin edecek fakat tedris ve ta’lim yapacak. Zindanî burada epeyce bir merhale kesb etmişti fakat gelin görün ki burasıyla da uğraştılar. İslam dünyasında hiçbir memleket yok ki onların ders programına müdahale edilmesin.

İstanbul’a geldiğimde…

Son bir soru ile sözü size bırakalım muhterem hocam. Yetişebildiğiniz, derslerinde bulunma imkânına sahip olduğunuz hocalarınızdan sizi en çok etkileyen bazılarını sizlerden dinleyebilir miyiz?

Ben İstanbul'a geldiğimde ilk hocam Ali Haydar Efendi idi. Bu camide istifade edebildiğim hocalarım arasında Gümülcineli Mustafa Efendi, Fatih Camii’nin baş imamı faziletli Ömer Efendi, Hüsrev Efendi ve Süleyman Efendi’yi - ki o, camiin baş kayyûmu idi - sayabilirim. Bu hocaefendilerden tederrüs etmek sûretiyle istifade etmişizdir. Bunlar bizzat ders aldığım hocalarımdandır. Bu hocalarımın hallerinin bizim üzerimizde çok büyük tesirleri olmuştur. Âdeta ben babamdan gördüğümü burada daha da te'kit etmiş oldum. Bizim evimizde, elhamdülillah, bir an'anemiz vardır. Babam, dedem, baba tarafım anne tarafım hep hocalardan müteşekkildir.

Ondan sonra Mısır’a gittiğimiz zaman Zahid Efendi, Mustafa Sabri Efendi, Yozgatlı İhsan Efendi gibi hocalarımızla bir arada bulundum. Sonra Ezher ulemasından hocaefendiler, mesela Muhammed Abdülvehhab Buhayrî hocamız… Ahmed Fehmi Ebu’s-Sünne hocamız… Çok kâmil ve mükemmel zatlardı. Onların dersleri, meclisleri bizi zevk yâb ederdi. O meclislerin zevkini hiç unutamam.

Efendim hocalarımın her biri benim için anlatılmaz ehemmiyete sahiptir. Allah cümlesine rahmet etsin.

Reyhan Dergisi, 2005/1, Sayı: 1; Mülâkat: Abdurrahman Kaya, Murat Ustakurt.

Dipnot:


[1] Bir heyet tarafından hazırlanan ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nca yayımlanan Kur’an Yolu isimli tefsir kastedilmektedir.

[2] Fatih Camii kubbesi kastedilmektedir.

[3] “Sizin fetva vermeye en cüretkâr olanınız, cehenneme atılmaya en cesaretli olanınızdır.” Dârimî, Mukaddime, 20.

Yayın Tarihi: 03 Mayıs 2021 Pazartesi 14:30 Güncelleme Tarihi: 03 Mayıs 2021, 14:44
banner25
YORUM EKLE

banner26