Emin Saraç Hocaefendi ile Fatih Camii çevresinde...

İsmail L. Çakan, Mustafa Eriş, Murat Erker, Abdullah Sert, Ahmet Taşgetiren, H. Kâmil Yılmaz hocalar Altınoluk dergisi için M. Emin Saraç Hocaefendi ile Fatih Camii’ndeki ders halkaları üzerine sohbet etmişler. Altınoluk dergisinde 1988’de "Emin Saraç ile Fatih Camii çevresinde..." başlığı ile yayınlanmış bu söyleşiyi alıntılıyoruz.

Emin Saraç Hocaefendi ile Fatih Camii çevresinde...

"Ba'de harabi'l-Basra"

"Ba'de harabi'l-Basra..." Bu söz, Emin Saraç Hoca Efendi'nin dilinde, onulmaz bir tahassürün ifadesi... Hoca, bu söz üzerinde geçmişle günümüz arasında gidip geliyor. Oysa kendilerine sorduğunuz sadece Fatih Camiinde verdikleri dersleri ve tanıdığı hocaefendilerdi. Emin Hoca, koskoca bir dünyayı "Ba'de harabi'l-Basra" diye özetledi bize: Basra yıkılıp harab olduktan sonra... Emin Hoca, Fatih Camiini ve oradan gelip geçen Hoca efendileri anlatıyor. Önümüze elli yıllık farktan çizgiler koyuyor. Ondan sonra biz de anlıyoruz ki, memleket bir "Ba'de harabi'l-Basra" dönemi geçirmiş...

Emin Hoca diyor ki: "Biz artık o eski nesilden "selef-i salihinden" uzaklaşmış insanlarız. Onları biraz görür gibi olduk o kadar. Onları ne tarif edebiliriz, ne de misali olabiliriz."

Sonra Üçbaş Medresesini anlatıyor. Orada bekar hoca efendiler ikamet ederlermiş. Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılmış. "Orayı salih insanlar ihya etmiştir. İçinde camii de vardır. Ulemanın merkezi idi. Allah Teala bize de nasib etti, oradan feyz aldık. Geceyarısı oldu mu kalkılır, teheccüde kıyam edilirdi." Üçbaş'in hocalarından sayıyor Emin Hoca: Yakub Efendi, Murad Efendi, Abdullah Efendi'nin isimleri geliyor hemen hatırlarına... Sabah namazında, beyaz sarıklı hocaefendilerin, medrese öğrencilerinin Üçbaş'tan Fatih'e gelişlerini anlatıyor ki, sadece bu manzara, bir tahassüre kafidir. Alacakaranlık içinde beyaz kuğular gibi salma salma ilerleyen mü'minler... Her biri bir ilim deryası... Emin Hoca; “O zamandan beri çok şey değişti. Daha elli senesinin ulemasından bile kimse kalmadı. Şimdi o dersiamlar yok hayatta..." diye tahassürünü dile getirmekte haksız mı?

Kayyımı bile evliyaullahtan bir cami...

"Fatih, bugün Türkiye'nin manevi cephesi olacakken, harap olmuş durumda." diye hayıflanırken haksız mı? O ki, Bekir Haki efendileri görmüş, kayyımı bile velayet ufuklarında gezen Fatih insanlarını görmüş... İmamı, müezzini değil, kayyımları bile günümüzden yüz gömlek üstte insanlar...

"Baş kayyimi Süleyman Efendi, 60 senesini Fatih Camiinde geçirmiş bir insandı. Elinden Buhari-i Şerif düşmezdi. Devamlı Buhari okurdu. Camide kalırdı. Buhari icazetliydi 70-80 yaşında bir pîr-i fani... "Elhamdülillah, derdi, bu caminin her tarafında teheccüd kılmak bana nasib olmuştur." Hünkar mahfelinde abdestini alırmış. -Şimdi orası da tahrib edildi ya- Neyse, daha sonra aşağı inip, birinci saftan başlayıp, saf saf geçermiş. Bana ilk defa hadis okuma zevkini o tattırmıştı. Buhari-i Şerifin ilk cildini ben ondan okumuştum. Mustafa Asım Efendi geliyor Süleyman Efendiye "Senin icazetin alidir, silsile takip ediyor. Ben senin, huzurunda bir hafta okuyacağım. Bana icazet vereceksin." diyor.

Bir vasiyet ki

Sonra bir Mehmed Efendi vardı. Yine kayyım. Mehmed Efendi, elinde bir faraş, bir süpürge akşama kadar, camide dolaşır, toz alır temizlerdi. Cami pırıl pırıldı. Şimdi o işi, perşembeden perşembeye Fatih civarından gelen kadınlar yapıyor. Süleyman Efendi de, Mehmet Efendi de nur yüzlü insanlar... Bir iki kelime söylerler, fazla konuşmazlar. Mehmet Efendi vefat ettiği zaman, çocukları geliyor, "Babamızın dolabı nerede diye soruyorlar. Dolabı yukarda idi. Dolab açılıyor. Süpürgesi, faraşı orada duruyor. Çocukları "Babamızın vasiyeti var. Burada iki çuval temiz tozvarmış, onu kefeninin üzerine dökmemizi vasiyet etti." diyorlar. İşte öyle insanlar...

Bir sabah namazı

Emin Hoca Fatih Camiinin imamlarını anlatıyor. Sanki harabiyetimizi gözlerimizin önüne daha bir ayan beyan sermek istercesine...

Ömer Efendi, Halil Efendi vardı imamlardan... Ömer Efendi Esat Efendi'den icazetli. İlk defa ben, Sami Efendi Hazretlerinin kendisini ziyaret ettiği sırada görmüştüm. Siyah sakallı idi o zaman. Dersiamdı. Kurra idi Sonra Halil Efendi O da öyle. Halil Efendi sabah namazının birinci rek'atını kıldırıyor, ikinci rek'ata kalktığında ruhunu teslim ediyor. Ar-kasında dersiamdan Mehmet Ali Efendi var. İmameti hemen o alıyor, ikinci rek'atı ihlas-ı şerif ile tamamlıyor ve selam veriyor.

İşte Fatih Camiinin imamları ve cemaati...

Baş müezzin yine dersiamdan... Fatih camiinin ricali bunlar... şimdi nereden nereye geldik, ne cemaat ne imam, o zamanki nesilden eser yok.

Her köşede ilim...

"Ben geldiğim zaman Fatih camiinin bir köşesinde Buhari-i Şerif okunurdu. Öbür tarafta muhaddis İbrahim Efendi Müslim-i Şerif okutur. İki hadis kitabının aynı anda okutulduğuna şahidim. Kadî Beyzavi Tefsiri okunur. İhyayı Ulum okunur. Hidaye, Risale-i Kuşeyri okunur. Hep bunların cemaati var. Bunlar okunuyor, o cemaat de yükseliyor. Şimdi neyimiz kaldı?"

- O yıllarda bunlara müsade ediliyor muydu acaba? Hocaya bunu soruyoruz:

- Hepsi okunuyordu o yıllarda. Şimdi de okunur fakat bizim tembelliğimizden. Bugün hatta daha rahatlıkla olur. Ama maalesef camiye gönül veren, camiyi ihya etmek isteyen insan lazım. Hepsi memuriyet diye bakılıyor. Bir bedbahtlık mı demeli, bilemiyorum. Ümmetin içerisinde çok garip ahvalimiz var. Manevi hisler tedenni mi ediyor, ölüyor mu? Şimdi bakınız, Fatih'in hocalarının heykeli yaptırıldı. Akşamseddin'in, Molla Hüsrev'in, Molla Gürani'nin... Sonra da gidildi, belediye tebrik edildi. Halbuki bu münker bir ameldir, denmesi gerekmez mi?

"Atıf Efendi kardeşimiz kazandı..."

- Neden bu hale geldik Hocam?

Bu sorunun cevabı geniş Emin Hoca Efendi için. Çok şeyler söylenebilir. İşte bu söylenenlerden bazı notlar:

- Bizim neslimizdeki ihlassızlık manevi değerlere karşı aşk ve şevksizlik... Hubb-i dünya... Gaflete dalış... Tabiî, yönetimler tarafından hocalar tahkir edile edile, hocalar da, devlet ricali nazarında iyi olalım gibi hislerle hareket edince... gün gün çözülmüşüz. Devir İsmet Paşa devri. Cellatlar kol geziyor. Sabreden azimli Hocaefendiler de var. O zaman sebat edenler evliyaullahın ta kendileridir. Bir tarafta asılanların acısı gönüllerden çıkmamış, diğer tarafta hapislerde çürüyenler var. Ali Haydar Efendi, Atıf Efendi ile birlikte 6 ay Ankara'da hapiste kalmış. Ne sıkıntılar çekildiğini anlatır, bir taraftan da elini dizine vurarak "Atıf Efendi kardeşimiz kazandı" derdi. Fatih medreselerinde oda arkadaşıdır. Atıf Efendi Ali Haydar Efendi. İşte o dönem hocalarının şiddet karşısında gösterdikleri sabır, sebat ve azimet onlara bir heybet vermişti. Ömer Nasuhi Efendi çok konuşan bir kimse değildi. Gölgesi olan bir kimse idi. Heybetli bir kimse idi. Şimdi bizim ihtiram edecek halimiz kalmadı, çünkü gönlümüzde ihtiram kalmadı. Evvel emirde kendi akidemizin iktizası olan şeye ihtiram etmiyoruz. Biz eğer Rasûlullah -sallalahü aleyhi ve sellem efendimizin yolunu takip eder, ona temessük etmeye gönül bağlarsak, zaten bu bir manevi ihtiram ve ikramdır Cenab-ı Haktan...

Cenab-ı Hak bir kimseyi severse Cebrail'e haber verir: Falan kulumu sevdim, sen de sev, buyurur. Cebrail meleklere seslenir. O kulu sevmeleri için. O insan da yer yüzünde makbul olur... Böyle böyle muhabbet silsilesi halinde Cenab-ı Haktan insanlara uzanır...

Yeniden itibar kazanmak için...

- Bu itibar kaybı nasıl önlenecek? Nasıl yeniden ihtiram kazanacağız?

- Evvela kendi nefsimize dönüp, kendimizi ıslah edeceğiz. Rasulullah Efendimize ittiba edeceğiz. Kavlen, fiilen, her şeyimizle... Biz kendimizi ıslah etmedikçe bu iş olmayacak. Biz kendi kendimize nasıl tebliğ edeceğiz, ne yapacağız, bunun üzerinde düşünmemiz lazım. Camide namaz kılan 80 yaşındaki insanlarımızın Fatiha'da bir çok yanlışları var. Namaz kılarken bir çok yanlışları var. Bunlar aynı zamanda bizlerin kusuru. 60 yıldır camiye gelen insana, namazını, fatihasını tam manasıyla öğretememişiz. Yazık değil mi? Allah bizden sormaz mı?

Emin Hocaefendi'ye, kendi hocalarını soruyoruz. Bilhassa Ali Haydar Efendi ile ilgili hatıraları çok olmalı...

İki ali haydar efendi

- Bir devrede İstanbul'da iki Ali Haydar Efendi vardı. İkisi de aynı diyarın insanıdır. Batum Ahıska tarafından... Büyük Ali Haydar Efendi, Küçük Ali Haydar Efendi... Büyüklük, küçüklük yaş itibarıyladır. Yoksa her ikisi de fakihtir. Her ikisi de okumak için Erzurum'a inmişler...

Küçük Ali Haydar Efendi fakih bir insan. Müthiş bir zekası var. O yaşta alır meseleleri, saatlerce konuşur. 100 yaşını geçkin vefat etti. Hocamızdı. Kendisinden çok dersler okudum. Bana Şifay-ı Şerifi ilk defa okutan odur. Şifay-ı Şerifi okuturken hem ağlar, hem ağlatır.

Dört Nakşi kolu

Ali Haydar Efendi'nin aynı zamanda şeyhliği vardır. İstanbul'da Nakşiler dört koldadır. Biri Mustafa İsmet Efendi, ikincisi Ahmed Ervadi, üçüncüsü Es'ad Erbilî Efendi, dördüncüsü de Abdülhakim Efendidir ki son defa o gelmiştir. Ali Haydar Efendi Yahyalı Mustafa İsmet Efendi'nin Halifesi sayılır. Mustafa İsmet Efendi çok feyizli bir zatmış. 60 kadar halifesi vardır. Bir tanesi de Bahrullah Efendidir ki Erbaa'ya göndermiştir. Babam, dedem Bahrullah Efendiye intisab etmişlerdir. Ali Haydar Efendi o tekkenin şeyhiydi.

- Diğer hocalarınız kimlerdi efendim...

- Ömer Efendi, sonra Gümülcineli Mustafa Efendi, Hüsrev Efendi, hepsini hatırlarım. Ömer Efendi ile iki senede Telhisi ancak bitirebilmiştik. Nahiv okuduk. Bir kere eskiler Telhisi ezberlemeyi itiyat edinmişlerdi. Onun için Ömer Efendi, bize dersi ezbere Takrir ederdi. Bir gün evvelki dersi takrir eder, gelecek dersi izah eder, ondan sonra derse girerdi.

Yedi gün ders

Mustafa Efendi'den daha çok okuduk. O kadar ısrarlı idi ki Mustafa Efendi, haftanın yedi günü bizlerle meşgul olurdu. 7 gün, altı gün değil. Onun için ben dersi 7 gün takib ederim. En güzel şey her gün ders okumaktır. Bana manzum olarak bir nasihatleri var. Ondan bazı beyitler sizlere okumak isterim:

Gönül! gel talib-i dîdar-ı cemal-i seyyid-i ebrar olalım
Reh-i pâk-i Ahmed-i Muhtara kurban olalım

Tenvir eyleyelim dil-i muzlim-i biçaremizi
İnkilab ve fesat âlemindir bâkî-i nâm olalım

Sûret u zîbâyı cihana aldanmayarak
Mekteb-i ilmi ledünden nûşi ab-ı zülâl olalım

Terk idelim du cihanı taliplerine
Bizler tâlib-i dîdâr-ı cemal-i Yar olalım

Gidelim kûy-i mahbûbi Hûdaya essalat diyerek
Gubâr-ı pâyine yüzler sürerek dil-şad olalım

Yek zerre-i hâki kadem Hazreti akdesine
Sad hezâr canlar feda ederek zevk ile seyrab olalım

Recep 1304 Gümülcineli Mustafa Asım Efendi

Piyale Paşa'da bir cuma saati

Cuma günleri Mustafa Efendi ile camilere giderdik, yürüyerek. Her cuma bir camiye. Bir gün dedi ki, biraz uzakça, ama yürüyerek gideceğiz. Nereye? Kitaplarda okumuş, gidip de gördüğünden değil. Zaten hiçbir vasıtaya binmez. Gümülcine'den gelmiş, Üsküdar'a geçmemiştir hiç. Fatih'ten çıkmamıştır, iki defa Fatih kütüphanesini devretmiştir. Bilmediği fen yoktur. Kendisine ayaklı kütüphane denirdi. Neyse, Piyale Paşa'ya yürüyerek gittik. Yol boyunca arapça türkçe beyitler okuyor, izah ediyor. Bana da okutturuyor. Vardık ki, caminin içerisine keçiler dolmuş. Cami perişan. Ondan sonra yakında yetişecek cami de yok. Çok çok üzüldük.

O zaman felaket bir devirdi. Ezan okuyamıyorsun, Kur'an okuyamıyorsun. Suç. Şu devirde çok fırsat var, ama değerlendiremiyoruz. Zulmet şiddetini kaybetti ama millette bir şey kalmadı. Babamız, bizi gece yarısı kaldırır, ders okuturdu. Gizli gizli. Hapse götürdüler, geldi yine okuttu. Şimdi bizde o azimet var mı?

Emin Hoca, sonra Hüsrev Efendi'yi anlatıyor.

Tirmizi hatmi

- Hüsrev Efendi ile bir keresinde Tirmizi'ye başlamıştık. İzmir'den bir arkadaşı geldi. Hoca'nın sırtında çizgili bir pardesü var. Ancak pardesünün arkasında kocaman bir yama. Arkadaşı, kendisine herhangi bir yardım bulunmak isteğini bildiriyor. Hüsrev Hoca, "Peki, diyor, ancak şahsıma bir yardım istemem."

Git, bana şu kadar takım Tirmizi al. 15-20 takım. "Tirmizi"ler geliyor. Onları öğrencilerine dağıtıyor. Bir tanesini de benim için ayırıyor. "Bunun sahibi var" diyerek. O nüsha hala bendedir. Saklarım. Allah nasib etti, Mısır'a gittik geldik ve talebelerle Tirmizi'yi hatmettik. Hüsrev Hoca daima bizlere söylerdi: Hadis ve Fıkıhı ihmal etmeyeceksin. Bu iki ilmi birbirinden ayırmayacaksın. Hüsrev Hoca'nın resmini bulup basın. Hoca siması görsün bu millet. Hoca siması da kalmadı. Hoca siması unutuldu bizim neslimizde.

Ali Haydar Efendi'nin teşviki ile Mısır'a gittim. "Bu iş burada tamamlanmaz, git orada tamamla gel demişti." Orada, Zahid Efendi, Mustafa Sabri Efendiden dersler gördük.

Emin Hoca Efendi, "Ben, diyor, öteden beri hocaların yanına gitmeye çalışırım. Yaşlı insanlarla oturmaktan hoşlanırım." Şimdi Hoca Efendi, Fatih Camiinin geçmişe hasretle bakan sinesinde, bir ilim merkezi olarak, gençlere bir rehber olarak güzel hocalarının geleneğini sürdürmeye devam ediyor. Allah kendilerinden razı, olsun, sa'ylerini meşkur eylesin. Amin.

Konuşanlar: İsmail L. Çakan, Mustafa Eriş, Murat Erker, Abdullah Sert, Ahmet Taşgetiren, H. Kâmil Yılmaz

Kaynak: www.altınoluk.com.tr

https://www.altinoluk.com.tr/blog/makale-15300

Güncelleme Tarihi: 30 Mayıs 2020, 14:55
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ramazan Karasan
Ramazan Karasan - 3 ay Önce

Rabbim hepisinden iki dünyada razı olsun bizleri de bunlardan ibret alan ders çıkaranlardan eylesin inşAllah.

banner19

banner13

banner26