banner17

Emile öğrenci olarak putlaştırıldı ama...

Eğitim endişesinin, Batılı toplumlar nezdinde, sanki tek ortak bir ‘idea’yı şekillendirdiği görülür. Şahin Torun'un konuyla ilgili farklı yazısını ç-alıntılıyoruz..

Emile öğrenci olarak putlaştırıldı ama...

 

Montaigne, John Locke ve J. J. Rousseau, daha yakın bir zamanda ise Emile Durkheim ve Max Weber, eğitim konusunda en fazla düşünen Batılı düşünürler. Batılı eğitim tarihinde kökleri farklı biçimlerde de olsa Eflatun’a kadar geriye gider bu düşünürlerin.

Ve nihayet, bütün bu büyük ustaların fikirleriyle ortaya çıkmış birçok modern deneyime girişilerek postmodern düşünür İ. İllich’in ‘Şenlikli Toplum’ tasavvurundan neo-marksist Joel Spring’in ‘Özgür Eğitim’ine kadar genişleyip şekillenen bir Batılı eğitim endişesinin sürdürüldüğü gözlenir her zaman.

Bununla beraber felsefeden sosyolojiye, iktisattan tarihe, psikolojiden kültüre ve hatta insana ve topluma dair bütün bilimleri kapsayacak biçimde genişlediği gözlenen bu eğitim endişesinin, Batılı toplumlar nezdinde, sanki tek bir noktada ele alınabilecek kadar belirginleşen ortak bir ‘idea’yı şekillendirdiği görülür. Hangi biçimde olursa olsun ‘insan’ın ‘eğitilebilir bir hayvan’ olduğu düşüncesiyle bu hayvandan elde edilecek faydayı (pragma) maksimize etmeye endekslenen bu ideanın izleğinde ise, kimi zaman bireyin, kimi zaman devletin, kimi zaman toplumun, kimi zaman da dünyanın eksene oturtulduğu amansız bir arayıştır söz konusu olan.Emile, Rousseau

Bu bakımdan şairlerle güçsüzleri ‘site’den kovalayan Eflatun’la, ‘Emile’i eğitirken nesneler konusundaki yargı yeteneğini başka hiçbir erdemi sorgulamadan sadece yarar (pragma/fayda) ilkesini gözeterek öğretmeye çalışan Rousseau deneyimi arasındaki benzerliğe şaşırmamak gerekir.

Pragmatist/faydacı olduğu kadar da ilimden uzak…

Sözgelimi, Rousseau’yu birçok imkana sahip özel bir çocukla girişilmiş bir romans yazarı olarak eleştiren H. Legrand’a kulak verecek olursak “…Sadece nesneler konusunda olsa bile böylesine ‘yararcı’ bir düşünceyi yücelterek eğitilen bir çocuk, nasıl eğitilmiş olursa olsun aslında gerçekliğin cihanşumul toplamı demek olan ‘ilim’ düşüncesinden uzak bir şekilde eğitilmiş olacaktır…”

H.Legrand böyle söylese de, ne Rousseau’nun tarihin kendinden sonraki bütün zamanlarında büyük bir öğretici olarak anılmasına ne de  ‘Emile’in efsane bir öğrenci olarak putlaştırılmasına engel olamamıştır nitekim. Daha en başından, herhangi bir otoritenin koyduğu kurallara göre eğitilen herhangi bir insanın özgür olamayacağını ve köle gibi davranacağını öne süren Rousseau, ‘Emile’in eğitim macerasını, insan eğitimi ve kültürel gelişim konusundaki kendi özgün ve aykırı düşüncelerinin bir özeti gibi hazırlamıştır çünkü.

İlk bakışta, anne kucağından öğretmenin himayesine ve oradan da doğanın tam orta yerine bırakılan Emile’e bu evrede ne din, ne devlet, ne otorite, ne ahlak, ne bilim, ne de sanat ve kültür adına hemen hemen hiçbir şey öğretilmemiş ya da dikte edilmemiştir. Çünkü Emile’in özgür olması ve maddi ya da manevi bütün otorite ve baskılardan uzak tutulması amaçlanmıştır.

Bununla beraber, Emile’in hayatının hemen her evresinde saflık ve doğallığa ne kadar titizlenilmiş olursa olsun, Rousseau’nun da kaçınamadığı biçimde kesin bir Avrupalılık bilincinin verilmeye çalışılması ise hayli düşündürücüdür. Çünkü onca doğallığa ve saflığa rağmen Rousseau, Emile’i kaçınılmaz biçimde bir Batılı olarak yetiştirmiştir.

Saf ve doğal bir küçük burjuva… Cuma değil Robinson olmak…

15 yaşına kadar ‘Robenson Cruseo’dan başka bir şey okutulmayan bu saf ve doğal Avrupalı çocuğun en son tahlilde öğrenmesi gereken temel bilgi ise şöyle bir şeydir; nerede olursa olsun, isterse tek başına bir ıssız adaya düşmüş olsun, normal her Avrupalı insanın yapması gerektiği gibi, daha en başında ‘doğal’ bir ‘insan’ olarak ‘doğayı ele geçirmeyi’ ve bir ‘küçük burjuva’ olarak hem doğa hem de dünya karşısındaki rüştünü ispat etmeyi öğrenmesi gerekmektedir.

Emile, RousseauBundan dolayı da, bu kurgulanmış eğitim mucizesine aktarılan tüm bilgiler basit bir marangoz çıraklığı hariç kitabî olmaktan çok gözlem ve deneye dayalı ‘a-priori’/’tartışılmaz’ bilgilerdir. Genel olarak fizik ve coğrafya ekseninde kümelenen bu eğitimle verilmek istenen en önemli terbiye ise, Emile adındaki küçük burjuvanın kendi tahayyül ve muhakeme gücünü geliştirmesi yoluyla ele geçirdiği doğa üzerinde her daim ‘Robinson’ olarak kalabilmeyi ve dolayısıyla hiçbir zaman ‘Cuma’ olmamayı öğretmekten ibarettir.

Annesinden ayrılmış, öğretmeninin hizalandırdığı bir özgürlükle büyümüş, soğuğu üşüyerek, sıcağı yanarak, güneşi, ayı, yıldızları, ağacı, toprağı ve yağmuru yaşayarak öğrenen Emile’e  hazırlanan iç dünya ve zengin ruh işte bütünüyle bu gayeye yönelmiştir. O kadar ki, daha en başından dinsiz, imansız, kanunsuz, kuralsız ve aşksız bir halde büyüterek, saflığına ve doğallığına halel gelmesin diye onca çaba çaba harcayan Rousseau’nun, bu ‘hayali oğul’u birdenbire Yunan klasikleriyle Batılı tarih okumalarına yönlendirmesine de işte bu yüzden şaşmamak gerekir.

Artık delikanlılık çağına gelmiş bulunan Emile’e dostluğun, kahramanlığın, acımanın, erdemin ve ahlakın ne olduğu anlatılırken öğretilmesi ve öğrenilmesi gerektiği düşünülen hemen her değerin numuneleri Yunan düşüncesinden devşirilecektir. Bu temelden yola çıkarak hayata yürüyen Emile’e gösterilen Tanrı ise, zamanın dogmatik kilise öğretisine karşı olsa da, Rousseau’nun Emile’e dikte etmeksizin dikte ettiği yeni bir Tanrı’dır. Gerek Rousseau’nun ve gerekse hayali oğlu Emile’in bu Tanrısını incelemek hiç de boşuna olmayacaktır. Çünkü dönemin kilise eğitiminden sıkılan bir çok aydın için en savunulası Tanrı konumunda olan bu yeni Tanrı, hem doğal hem de oldukça kullanılışlı bir inancın müjdecisidir.

İşlevsel ve kullanılışlı bir yeni Tanrı’nın kulu…

Öte yandan, Voltaire’in de aralarında bulunduğu birçok filozofun ortak tanrısı olan bu yeni Tanrı, dinsizliğin ve spiritüalizmin revaçta olduğu bir dönem için dinsel rejim açısından da bir rahatlama kanalı açacak nitelikte olması bir yana, hiçbir dine karşı olmayışı ve adeta bir kesişim noktası üzerinde durması nedeniyle de hayli ilgi çekicidir…Emile, Rousseau

İşte tam da bu dönemin bir başka kahramanı ise cinsiyet farklarıyla oluşmuş küçük detaylar dışında Emile ile hemen hemen aynı eğitim çizgisinden gelen aranan sevgili ‘Sophie’dir. Sanki Emile için yetiştirildiği görülen Sophie de tıpkı Emile gibi bir küçük burjuva olarak yetiştirilmiş, tamamen doğal bir eğitimden geçirilmiş, duygusal ve düşünsel eğitimini tamamlayarak, hayata hazır hale getirilmiştir.

Tamamen farklı yetiştirilen bu iki insanın bütün aykırı ve ayrıksı özelliklerine rağmen toplum içerisinde bir yer edinebilecek durumda olup olmadıkları sınanacaktır öncelikle… Kadınlara, erkeklere, soylulara ve halka nasıl davranılacağını bilebilecek ya da toplumsal kurallara alternatif bir biçimde de olsa uyum sağlayabilecek bir terbiye ile yetişen bu iki genç insan sosyal yaşamın temeli olan aile kurumunu oluşturabilecek midir?

Okurun ne zaman olacak diye beklediği izdivaçla evlenen ve iki yıllık bir Avrupa turuna çıkarılan Emile, tam bir Avrupalı alternatifi olarak geriye döndüğünde ‘Sophie’ ile evlenmeyi hak edecek, bir yandan kendisi gibi güçlü ve hızlı koşabilen bir kadınla yaşamanın tadını çıkarırken, diğer yandan da zamanının bütün ünlü salonlarında arzı endam edebilecektir artık.

Avrupa Emile’e ve Sophie’ye hazır olmasa da onlar Avrupa’ya çoktan beri hazırdırlar çünkü…

 

 

Şahin Torun, Türk Edebiyatı dergisi, Temmuz 2007.

 

Fatma Ünal ç-alıntıladı

Güncelleme Tarihi: 11 Mayıs 2016, 13:41
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20