Düşünce ve Eylemi konuştuk!

Kalem dergisindeki Özdenören söyleşisini alıntılıyoruz.

Düşünce ve Eylemi konuştuk!

Rasim Özdenören’le

Düşünce ve Eylem üzerine

KALEM: Euzübillahimineşşeytanhirracim bismillahirrahmanhirrahim Elhamdüllillahi Rabbil âlemin vessalatu vesselamu ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain. Amma ba’d.

Hocam, düşüncelerim benim dış dünyaya karşı, muhatabıma karşı aldığım tavırdır diyorsunuz. Peki, nedir bu düşünce eylemi, açabilir misiniz? Bir insan ne yapmalıdır ki o adam düşünsün veya ne yaptığında o adam düşünür?

Rasim ÖzdenörenR.Ö: Bismillahirrahmanhirrahim. Şimdi insanın zihin yapısı fıtri olarak düşünmeye ve düşünceyi kabul etmeye yatkındır. Fakat bir meselesi olmadıkça insanın bu melekesi harekete geçmez. İşin en başında Hz. Âdem aleyhisselamın yaratılışının başlangıcında buna melekler itiraz ederler. Derler ki: “Ya Rabbim! Sen kan dökücü birisini mi yaratmak istiyorsun?”. Yani bizler kan dökmeyeceğiz o kan dökecek. Cenab-ı Allah da onlara der ki: “Sizin bilmediğinizi ben bilirim.” Neticede Âdem aleyhisselam halk edildikten sonra meleklere der ki (kendi cümlemizle söylersek): “Madem o kadar iyi biliyordunuz öyleyse eşyanın isimlerini söyleyin” der. Melekler der ki: “Ya Rabbi! Biz senin bize bildirdiğinden daha fazlasını bilmeyiz.” Âdem’e der ki: “Sen söyle.” Âdem isimleri saymaya başlar. Ve Cenab-ı Allah ikisinin arasındaki farkı böylece göstermiş olur. Eşyanın adını saymak demek onun bilgisine ulaşmış olma demektir, onun mahiyetini bilmek demektir. İnsanın düşünme melekesi, onun kıyas yeteneğinde gizlidir. Biz kıyas etmek suretiyle düşünürüz. Kıyas hatt-ı zatında belki yeni bir bilgi üretmez, fakat gizli olan bilginin ortaya çıkartılmasında yöntem olarak kullanılır. Kıyasın klasik bir örneği vardır: “Bütün insanlar fanidir / Sokrat insandır / O halde Sokrat fanidir.” Aslında burada biz yeni bir şey söylemiş olmuyoruz. İlk öncül bütün insanlar fanidir, diyor. Eğer biz Sokrat’ın insan olduğundan emin isek, Sokrat da fanidir, sonucuna varıyoruz.

Ancak buradan farklı çıkarımlara ulaşabiliriz. Mesela deriz ki Sokrat da benim gibi bir fani, o halde ondan korkmama gerek yok, ona isyan edebilirim ya da itaat edebilirim yahut onunla beraber yürüyebilirim, her ne ise çıkarımım. Burada meselesi olmak düşünmeye medar oluyor. Düşünme böyle bir şey. Ama neyi düşünüyorum ya da neyi düşünmeliyim diye sorarsan o zaman ben de sana şöyle bir soru ile cevap veririm; senin meselen ne? Ne üzerine yoğunlaşıyorsun, neyi kendine dert ettin? Ben sana ona göre cevap vereyim.

KALEM: Peki hocam, düşünmeyle malumat aktarma arasında ne gibi farklar var? Malumat aktaran herkes düşünüyor mudur?

R.Ö: Malûmat öğrenilmiş, belletilmiş münferit bilgi demektir. Düşünme ise creative bir işleve sahip.

KALEM: Yeni olan bir şey var.

R.Ö: Evet, yeni olan bir şey var. Hâlbuki malumat bilinen bir şeydir. Okullarda bilgi/malumat aktarılır. Bilgi olmadıkça düşüncenin muhteviyatı oluşturulamaz. İnşaat yapabilmen için inşaat malzemesine ihtiyaç vardır. Aynı bunun gibi düşünmenin malzemesi de bilgidir, malumattır.

KALEM: Felsefece düşünmek insanı bazı doğrulara ulaştırabilir fakat hakikate ulaşmak için derin düşünme ve tefekkür gerekir, diyorsunuz. Bu derin düşünme, tefekkür nedir, biraz daha açar mısınız?

R.Ö: Felsefece düşünme bize belli bir yöntem sunuyor. Felsefece düşünme uzun asırlar boyunca, son 100–200 yıl öncesine kadar hep sistem kurmayı öngörmüş. Belli bir sistem çerçevesinde düşünme Platon’dan, hatta daha önceki filozoflardan başlayarak Platon’da doruk noktasına ulaşmış. Platon’dan sonra, bir filozofun, Whitehead’in, dediği gibi bütün düşünce’ler Platon’a konulan dipnotlar haline gelmiştir. Bunların tamamı sistem kurmaya yönelik. Sistem kurmak cazip görünüyor olsa bile neticede o sistemin dışında kalan, hem bilgiyi hem düşünce tarzını yok sayıyor, dışlıyor, kısırlaştırıyor. Sistem her şeyi izah ediyor ama bir nokta geliyor ki pis bir gerçeklik güzelim teoriyi mahvediyor. Yanlış bilmiyorsam Batı’da Schopenhauer’la sistemli düşünme yıkılıyor, onun yerini serbest düşünme alıyor. Fakat o bile bunun dışında kalamıyor. Bugün filozoflar çok da sisteme bağlı değiller, sistem kurmuyorlar. Belki bu anlamda filozof da sayılmazlar. Gene Batı’dan örnek verecek olursak Sartre’ın, Camus’a göre sistem sahibi olduğunu söyleyebiliriz. Camus daha rahat, daha serbest davranıyor. Bize de yatkın gelen sistem kurmadan ziyade serbest olmaktır. Fakat burada serbest düşünmenin keyfî düşünme demek olmadığını vurgulamalıyız. O ayrı...

Derin düşünme deyiminin altında zımnen vahye uygun düşünme de var. Aslında Cenab-ı Allah’ın Âdem aleyhisselam’a isimleri saydırtması derin düşünmeye yönelik bir şey. Âdem aleyhisselam isimleri sayarken aynı zamanda o saydığı isimlerin, daha doğrusu o isme makes olmuş olan eşyanın mahiyetini, hakikatini kavramaya çalışıyor. Nitekim Efendimizin (s.a.v) bir hadis-i şerifinde dua makamında: “Ya Rabb! Bana eşyanın hakikatini öğret.” deyişini derin düşünme talebi olarak kabul edebiliriz.

KALEM: İslam hakkında İslam dışı dünyanın kullandığı “şiddeti kutsayan, radikal, fundamentalist” ve benzeri tanımlar yanında “akılcı, hoşgörülü, bilimci” gibi sıfatlamalardan bahsediliyor. Bu bağlamda Batılı manadaki “akılcılık” ile yani rasyonalizm ile Rabbimizin emrettiği “akletme” arasındaki fark nedir, bunlar aynı şeyler midir yoksa farklı şeyler midir?

Rasim ÖzdenörenR.Ö: Batı’nın İslam üzerine söylediği gerek sitayişkâr cümlelerinin, yakıştırmalarının gerekse eleştirel yakıştırmalarının hiçbirinin aslı, esası, İslam’a bir nispeti yoktur. Överken de yanlış içinde, severken de, döverken de yanlış içinde. Çünkü her halükarda anlamıyor, kendine göre bir anlam oluşturuyor. Kendine göre oluşturduğu o anlamı kutsuyor, benimsiyor veya reddediyor. Benimsiyor ise onu İslam’a yakıştırmak suretiyle onu övdüğünü düşünüyor. İslam onun övgüsünden de yergisinden de münezzehtir. Mesela diyor ki İslam müsamahakârdır, Batı böyle söylüyor. Gerçekten müsamahakâr mı? Bence bir soru bu. Hiç de öyle katı şekilde müsamahakârdır yahut amansızdır, bunların hiçbiri söylenemez. İslam bir orta/vasat dindir ve kendi terimleri ile düşünüldüğü takdirde anlamı ortaya çıkar. Kendi mantığını anlamaksızın ona izafe edilen yakıştırmaların, sıfatların hiçbirinin hiçbir değeri yoktur. Sövse de yerse de…

Akılcılık dedin. Batı felsefesinde kullanılan akılcılıkla, akletme arasında uzaktan yakından ilişki/irtibat yoktur. Akılcılığın anlamı, epistemoloji bağlamında bilginin kaynağı sorunu... Rasyonalizm, insan bilgisinin kaynağı akıldır diyor. Akıl bu bilgiyi nerden almış sorusuna da, doğuştan getirir cevabını veriyor. Biz de diyoruz ki hayır. Böyle bir şey yok İslam’da.

  1. Akletmek düşünmek, fikretmek demektir. Eğer akılcılıkla makul olma durumu kastediliyorsa İslam akılcıdır diyebiliriz; ama kasıt o değil. Kasıt bilginin kaynağı meselesi.   İslam bilginin kaynağı nedir sorusuna, vahiy cevabını veriyor. İkisinin arasında hiçbir şekilde irtibat yok.

KALEM: Müslümanların kendi bilgi kaynağı vahiyden hareketle yaptıkları amellerin, eylemlerin mesela tebliğlerin, emr-i bil maruf, nehy-i anil mümkerlerin altına sadece Müslüman adını yazmaları, imza olarak kullanmaları şucu ya da bucu diye yazmamaları sizce doğru mudur?

R.Ö: Eğer doğru anladımsa bu soruyu, İslam ve Müslüman kelimeleri kendi tanımı içinde tek başına yeterlidir. Bunların başka sıfatlarla tahkim edilmesine, başka sıfatlarla güçlendirilmesine ihtiyaç yoktur. Ama Müslümanlar kendi aralarında iletişim kurarken fikir ayrılıklarına düşebilirler. Aralarında içtihat farklılıkları görülebilir.

Keza âlim insan denilen, arif insan denilen veyahut da tasavvufta nefsin mertebelerinden birinde yer almış olan Müslüman’dan bahsedilebilir ve Müslüman’a ona göre bir sıfat yüklenebilir. Ama onun dışında yüklediğin sıfatlar keyfî olur, gelişi güzel olur, yakıştırma olur.

Şunu diyemezsiniz mesela, anarşist Müslüman, terörist Müslüman, ılımlı Müslüman, şedit, sivri, demokrat, laik, radikal Müslüman gibi… Bunların tümü dünyanın mevcut kurulu düzeni muvacehesinde Müslümanları kendi kullanımına nasıl uygun geliyor ise ona göre adlandırmanın tezahürü olarak görülmelidir. Bu tür sıfatlar dinden veya o dine mensup olan insanın mücerret o mensubiyetinden neşet etmiyor, insanın insan olma halinin bir neticesi olarak ortaya çıkıyor.

KALEM: Sistem kendi paradigması içine alarak eğer muhalefet olacaksa orada olmasını, sistem içi bir muhalefet olmasını istiyor değil mi?

R.Ö: Tabiî, evet. Yani mesela, ılımlı Müslüman deniyor, hâlbuki ılımlı Müslüman diye bir şey yok. Müslüman vasattır. Müslümanın nihai örneği kimdir, tek şahıs olarak bakıldığında? Rasulullah’tır (s.a.v). Rasulullah (s.a.v) acaba ılımlı bir Müslüman mıydı? Ilımlılık nedir peki? Ilımlılık; sıcakla soğuk suyu birbirine karıştırırsın ılık bir su elde edersin. Şimdi Peygamber Efendimiz (s.a.v) şiddetli yanı ile mülayim yanını bir araya getirdi ılık veya ılımlı bir insan haline mi dönüştü? Elbette hayır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) kendisine indirilmiş olan vahyin tebliğinde asla ve kat’a ılımlı değildi. Kendisine diyorlar ki: “Arkadaşım senin niyetin nedir? Senin niyetin başımıza geçmek mi, hanımlarımızdan birine göz mü koydun, servet mi elde etmek istiyorsun bir araya gelelim senin bu dileğini yerine getirelim!” Peygamber Efendimiz (s.a.v) de diyor ki: “Bir elime Ay’ı, öbür elime Güneş’i verseniz davamdan vazgeçecek değilim.” Bu ılımlılık mıdır? Burada ılımlılıkla sanıyorum tavizkâr olma durumu kastediliyor.

KALEM: Aslında yapmak istediği ılımlı Müslümanlık ile kendince şedid gördüğü, kendisine rakip gördüğü, bir sistem olarak ciddi muhalefet gördüğü yerleri törpülemesi, kendisine entegre etmesi.

R.Ö: Evet aynen onu yapmak istiyor. Kendisine nasıl mülayim gelecekse, kendi kurduğu dizgenin içine nasıl yerleştirebilecekse heykel gibi yontup yeni bir Müslüman imal etmek istiyor.

KALEM: 19. yy. ve sonrasında tüm dünyayı etkileyen moderniteden Müslümanlar da kendi çaplarında nasiplerini aldılar.

R.Ö: Maalesef.

KALEM: Bundan sonra İslâmî kavramlar yerine postmodern veya modern kavramlarla zihnimizi inşa etmeye çalışıyorlar. Bu kavramlar vesilesi ile yol bulmaya çalışıyoruz. Sizce sahih, doğru Müslümanca düşünme bu kavramlar ve bu kavramların anlam dünyaları ile mümkün müdür?

Rasim ÖzdenörenR.Ö: Bunun hiç mümkün olmadığını zaten yaşadığımız dünya bize gösteriyor. Bir Müslüman’ın yaşantısının örneği Asr-ı Saadet’te gösterilmiştir. Bu şu demek anlamına da gelmiyor; orda bir örnek var, bu örnek çok katı, kireçleşmiş, taşlaşmış bir örnek. O halde ben bunun dışına çıkmam, çıkamam diye bir şey de söz konusu değil. Bunlara dikkat etmek gerekiyor. Modern sosyolojinin anlamakta beceriksizlik gösterdiği hususlardan birisi de bu. Deniyor ki modern sosyolojide; insan zihinsen olarak, hayat tarzı olarak değişen bir ıraya sahip. Öyle bir niteliği var, dünya değişiyor, içerisi değişiyor. Öyle ise bu değişen dünyanın ve değişen insanların karşısında değişmeyen bir Müslüman nasıl dayanıklılık gösterecek? Bu dayanıklılığı gösteremez, kırılır, ufalanıp gider diyor. Hâlbuki Müslüman’ın kendi içinde değişmesi kendi ilkelerine göre söz konusu olur. Aynen demin söylediğimiz gibi ona telkin edilmiş olan, onun için başkalarının öngördüğü bir dünyaya adapte olma değişimi değil. Öyle bir değişim olursa Kafka’nın güzel bir hikâyesi vardır Metafor diye, oradaki hamam böceğine dönüşürsün. Müslümanlar da o hamam böceğine dönüşürler. Ama kendi bünyen içinde, kendi hayat tarzın içinde elbette değişirsin. Elbette Peygamber Efendimiz (s.a.v) zamanında yaşayan insanla ondan hemen sonra yaşayan Hz. Ebubekir (r.a), daha sonra Hz. Ömer (r.a) zamanında yaşayan insanların birbirlerine göre farklılıkları var. Hicaz’da yaşayan Müslümanlarla, Bağdat ahalisi ve Şam ahalisi arasında ve Mısır ahalisi arasında, Anadolu ve Hint ahalisi arasında, onların hayat tarzları arasında, hatta İslam’ı algılamaları arasında farklılıklar vardır. Buna İslam’ın cevazı var. İslam’ın temel ilkelerine muhalefet edilmedikçe onlara da muhalefet edilmesi söz konusu değil. Haramlar var, 3-5 tane haram. Bunların dışında her şey mubahtır. Aslolan da zaten ibahadır, mubah olan yani yapılabilir olandır. Allah’ın haram kılmadığı şeyi sen haram kılamazsın, ama takva olarak istenenden fazlasını yapmak gene farklı bir durum. Bunların hepsi birbiri ile ilişkili fakat aynı zamanda da ilişkisiz kavramlar. Hz. Ali’nin bir cümlesi var: “Allah beni dünyanın haramından men etti, ben onun helalinden de geçtim.” Bu, takvanın ifadesi. Helal nedir? Su içmek helaldir, yemek yemek helaldir mesela. Ama sen bu helallerden belli bir ölçüde vazgeçersen bu takvaya girer. Fetva olarak, şeriat olarak emredilmiş bir giyim kuşam tarzı var. Şeriat ne diyor? Erkeğin örtünmesi için göbek hizasından veya göbek üstünden diz kapağının altına kadar örtünebilirsin. Bu yeterli. Şu anda hepimiz Kırkpınar pehlivanları gibi ortaya çıksak bu şer’an caizdir. Ama dersen ki ben daha fazlasını yapacağım bu da takva ile alakalı, eğer o bilinç ile yapıyorsan, süslenmek için değil de bu amaçla. Cenab-ı Allah bana göbeğimden diz kapağıma kadar örtünmeyi öngörmüş ama sırtımı da örtsem herhalde daha uygun olur, göğsümü de örtsem daha iyi olur, başımı da örtsem daha iyi olur dersen, o niyetle yaparsan takvaya girer. Nitekim hanımların örtünmesi hususunda öngörülen bir giyim tarzı var. Yüz açık kalabilir, eller bileklerden aşağı, ayaklar bileklerden aşağı açık kalabilir deniyor. Ama kadın ben bunun daha fazlasını yapacağım, yüzümü de peçe ile örteceğim, bu niyetle bu bilinçle yapılırsa takva ile ilgilidir. Bunu şimdi modern insan anlayamadığı için itiraz ediyor, “bu ne umacı gibi” diyor. Onun mantığını kavrayamıyor. Haklı olarak veya haksız olarak kavrayamıyor. Onunla çünkü özdeşleşemiyor. O yaşama tarzının dünyasına giremiyor.

KALEM: Bilgi kaynağı ve düşünce ile eylem/amel arasında kopmaz bir ilişki vardır hiç şüphesiz. Hayatımızı en küçük ayrıntısına kadar denetleyen ve hayat algımızı iğfal eden, klas bir duruş sergilememizi engelleyen, Batılı paradigma karşısında bizde özgüven kaybına neden olan engeller var mıdır, varsa eğer bunlar nelerdir?

R.Ö: Şimdi modern bilim, başka deyişle Batı dünyası geldiği son aşamada kendi doğmalarını icat etmiş, o dogmaların içine hapsolmuş. O dogmaların perspektifinden bakıldığında gene kendi adlandırmasıyla yaklaştığımızda belli bir uygarlık düzeyine gelmiş, o uygarlık düzeyi bilimde şaha kalkmış gidiyor, teknoloji de şaha kalkmış gidiyor. Bir de kendimize baktığımızda ne bilimimiz var ne teknolojimiz var, bunu da Batı’dan dayak yiye yine anlıyoruz, görüyoruz. O halde diyoruz bu adamın dayağını yememek için hatta elimizden geliyorsa onunla denk şekilde boy ölçüşebilmek için biz bu adamın öngördüğü bilimi öğrenelim, biz bu adamın öngördüğü teknolojiyi öğrenelim. Ve kendimiz de o bilimin ve o teknolojinin istikametinde hayatımızı kurmaya ve bu yönde cedelleşmeye, Batı uygarlığına meydan okumaya hazır hale gelelim. Bu düşüncelerle hareket edilmiş, fakat Batı’nın icat ettiği bilim kendisi için fetiş haline geldiği gibi, İslam uygarlığı olsun veya İslam dışı uygarlıklar örneğin Çin olsun, Hint olsun onu benimsemek isteyen herkes için fetiş haline gelmiş bu bilim ve bu teknoloji anlayışı. Fetiş haline gelmesi ne demek, sen ona hâkim olmuyorsun o senin üzerinde hükümranlık kuruyor. Fetişin anlamı bu. Bugün onmaz bir şekilde bilim kendi tabu alanını, totem alanını inşa etmiş vaziyette. Onun dışına çıkamıyorsun. Bütün dünya Türkiye de dâhil Mısır, Suriye, Suudi Arabistan, Çin dünyanın her yerindeki insanlar bunu esas kabul etmiş, bu bilimi esas kabul etmiş, bu teknolojiyi esas kabul etmiş. Halbuki o teknoloji kendi ürünü değil, o teknoloji Batı’nın Thales’ten günümüze kadar gelen süreci içinde, o proses içinde hasıl olmuş birikimin ürünü. Deniliyor ki buna vaktiyle İslam bilginlerinin, İslam düşünürlerinin de katkısı olmuştur. Yani bunu övünerek söylüyor bazı müslümanlar. İmam Gazali, ondan önce İmam Farabi, İbn-i Sina olmasaydı Batının rönesansı olmazdı, diyorlar. O Rönesans olur muydu, olmaz mıydı, bir şey diyemem, ama tabloyu iyi değerlendirmek lazım. Mesela Farabi’nin yaptığı nedir? Farabi’nin yaptığı şey, âcizane benim görüşüm, Efendimizin s.a. (bilim veya ilim veya hikmet –bilim o tarihte henüz modernizmin dogmatik tanımı içinde mütalâa edilmiyor ve bu kelimelerin hepsi aşağı yukarı aynı manaya gelecek şekilde kullanılıyor) “Hikmet müminin yitik malıdır, nerde bulursa alır.” Hadisinin anlamını izledi. Böylece Grek felsefesini yitik malı olarak gördü. Onun içine girerek onda kaybolmadı, tam tersine onu tasarruf etti ve oradan elde ettiği malzemeye göre İslâm’da bazı kavramları değerlendirmeye çalıştı. Fakat orada kalmadı tabiî bu iş. İbn-i Sina da, aynen Farabi gibi Grek felsefesini müminin yitik malı olarak gördü ve kendi hekimlik ve düşünsel telâkkisini inşa ederken ondan istifade etti. Efendimiz (s.a.v) de vaktiyle Hendek savaşında Selman-ı Farisi hazretleri’nin “bu tür savaşlarda İran’da hendek açardık” demesi üzerine teklifi kabul edip uygulamıştır. Hendek ne? Hendek duvarın ters yüz edilmiş hali. Duvar örmek yerine hendek açardık, düşmanın bize ulaşmasını önlerdik. O hendekleri açıyorlar, Hendek savaşı çok ilginç bir savaştır. İki tarafın okçuları zaman zaman birbirlerine ok atıyorlar. Fakat birbirleri ile asla karşılaşmıyorlar, sadece tek tük meydan okumalar oluyor, soğuk oluyor. Neticede, Mekkeliler oranın soğuk iklimine alışık değil Müslümanlar bir süreden beri iyi kötü alışmış durumdalar, ondan sonra çekip gidiyorlar. Maksat, Hendek savaşının teferruatını hatırlamak değil. Sana uygun gelen bir alet, edevat, araç varsa onu tasarruf edebilirsin. Ama ondan sonra: “Bu hendek bizi kurtardı, biz bununla galip geldik, hendek ne mübarek şeydir” deyip şehrin orasına burasına gelişi güzel hendek açmaya kalkışırsan, yandı gülüm keten helva. Bizim yaptığımız böyle bir şey. Batı’nın teknolojisi var, Batı’nın bilimi var. Batı’nın bilimi var da, o bilim Batı zihniyetinin bir hâsılası olarak ortaya çıkmış. Üstelik Batı’nın bilimi bugün kendi içinde bir dogma haline gelmiş, fetiş haline gelmiş. Dokunmak istediğinde dokundurtmuyorlar, cıs oluyorsun. Mesela ben bazı hekim arkadaşlara Tıbb-ı Nebevi ile ilgilenmelerini tavsiye ettiğimde, cevapları:  “Git Allah’ını seversen, bunların bugünkü tıp anlayışında yeri yok.” oluyor. Anlamaya çalışmıyorlar.

KALEM: O kendinden, modern tıptan yola çıkarak anlamaya çalışıyor.

R.Ö: Evet. Ona göre anlamaya çalışıyor. Vaktiyle program yapan bir televizyoncu vardı. Hatay Dörtyol’a gidiyor, orada bir efsuncu varmış. Yılana, akrebe karşı insanları efsunluyor. O programı yapan şahıs elini akrebe sokturdu, o efsuncu da kolundan parmağıyla takip ediyor; şurana, omuzlarına kadar geldi, istersen dedi bunu kalbine kadar indirebilirim, korkma bir şey olmaz, dedi. Fakat programcı korktu, burada kalsın yeter, dedi. Farkına varıyor musun zehirin böyle yürüdüğünün, diyor; o da farkına varıyorum diye cevap veriyor. Tekrar bıraktığı yerden, omuzdan sıvazladı, akrebin soktuğu yerden zehirini çıkarttı. Bu bir vakıa. Bu vakıayı televizyonda gösterdi. 1978 yılı olmalı. Programcı bunu ekrana getirdi. Programda bu olayı tartışacaklar. Tabipler Birliği başkanı şahıs, başka profesörler toplandılar. Neticede programı yapan kişinin bir iddiası yok. “Akrep ilkin beni soktu, fakat adam beni efsunladıktan sonra elime, yüzüme, boynuma koyduğu akrepler bir daha beni sokmadı; derimin üzerinde bir cam üzerinde yürür gibi yürüdüler.” Diyor. Bunu da gösteriyor. Neticede Tabipler Odası başkanı profesör: “Böyle şey olmaz, bilimsel bir iş değil bu” dedi. Hâlbuki demesi gereken şey nedir?

Bilimsellik olayın sıfatı değildir, olayın kendisinde bir marifet yok, olay, vaka orda duruyor. O hekimin söylemesi gereken şey şudur: “Evet biz bu vakayı gördük fakat bunu bizim mevcut bilgilerimiz açıklayamaz. Biz bunu açıklayamayız.” Bunu o efsunu yapan şahıs da açıklayamayabilir. Açıklamaya kalkıştığında belki de saçmalar. Onun açıklanması başka bir bilimin, başka bir bilgi alanının içine girer. Yani biz her açıklayamadığımız şeyi bu bilimsel değildir diyerek reddetmeye kalkışırsak o zaman ne modern bilim yapabilirsin, ne de herhangi bir bilim yapabilirsin. Ama bu arkadaşlarımız ne diyor; olmaz böyle şey diyor. Bunun bizim bildiğimiz hekimlikte tabanı yoktur, diyorlar. Ben de diyorum ki bu tabanı yoktur dediğin şeyde insanlar şifa buluyorlar. Envai çeşit örnekleri var. Modern hekimlerin, modern hastanelerin “sen evine git, istirahatına bak, yavaş yavaş ölümünü bekle” dediği insanlara, o kerteye gelmiş insanlara bu yöntem uygulandığında iyileştiğini görüyoruz. O halde sana düşen nedir: “Bizim bilgimiz bunu açıklamaya yetmiyor, onu anlamaya çalışalım.” Demektir. Gene vaktiyle Türkiye’de bir başka hekim, bir pratisyen hekimdi zannediyorum, zakkumdan elde ettiği bir ekstre ile hastanelerden çaresizlikle taburcu edilmiş kanser hastalarını iyileştiriyor. “Sizin hastaneden attığınız insanlara biz Allah’ın izni ile bu ekstre ile şifa getirdik. İşte şu şu örnekler de var.” Diye meydan okuyor. Gene aynı hekimler... Efsuncunun karşısına çıkartılan profesör. Dedi ki “ Böyle şey olmaz, bu olmaz.” Diye itiraz ediyor. Anlamaya çalışmıyor. Pratisyen hekim de gerçeği gösteriyor, iyileşmiş olan hastalarını getirmiş, ellerinde raporlar var. Hastaneden hangi safhada taburcu edildikleri, ölüme terk edildikleri kesin olan hastalar iyileşmişler. Örnek olarak bunları gösteriyor. Profesör bunun üstüne ağız değiştirdi: “Peki, sen bunları uluslar arası tıp mecmualarında yayınladın mı? Yayınlamadıysan biz bunu kabul etmeyiz.” O da dedi ki: “Ben bir garip hekimim. Ben bunu buldum. Ben bunu size sunuyorum. Ben zakkumdan bir ekstre oluşturdum. Bunu nasıl oluşturduğumu da şimdi söylemem. Ama çıkarttığım ürün budur. Bunu bir defa tescil ettirdikten sonra açıklayacağız. Gizli kalacak bir şey değil. Ama şu anda açıkladığım takdirde bunun patentini benden evvel bir başka açıkgöz kendi üzerine alabilir. Eğer makale yazılacaksa bu sizin göreviniz. Bilim adamı olan sizsiniz, ben değilim. Ben sadece bunu buldum, bu işlemleri de yaptım. Örneklerimiz de burada.” Buna bilimsel değil, bizim bildiğimiz bilimin verilerine uygun değil dediler. Adam halen Amerika’da, Amerikalılar bununla ilgileniyorlarmış.

Bu örneklerle nereden nereye geldik. İslam’a kendi mantığı içinden bakacaksın. Batı uygarlığına da kendi mantığı içinden bakacaksın. Yine başka bir şey hatırladım. Evliyaullah’tan birinin önüne çıkmış bir Müslüman: “Efendim, dua edin, ümmeti Muhammed kurtulsun.” Cevabı çok güzel; “Sen bana o ümmeti Muhammed’i göster, ben sana onların kurtulmuş olduğunu hemen müjdeleyeyim.”

KALEM: İman-amel, düşünce-eylem arasındaki ilişki arasında neler söyleyeceksiniz?

Rasim ÖzdenörenR.Ö: İman ve onun üzerinde durmak lazım. İman, gaip olanın var olduğuna inanmaktır. Gözümüzle görmüyoruz, ama bize diyorlar ki böyle bir şey var. Biz de onu söyleyene itimat ederek gözümüzle görmememize rağmen iman ediyoruz. Gözünle görsen zaten iman sferinden çıkıp, ilim sferine girer. Şu önümüzde duran cisimler bakın. Şu çatala telefon, telefona kaşık dersen bu tartışılabilir. Telefonun tanımı belli, çatalın tanımı belli, o tanımları ortaya koyarız, bunun telefon mu çatal mı olduğu hususunda karara varabiliriz. Ama imanın konusu olan kavramlar ve varlıklar bilimin konusu değil. Dediğiniz gibi zaten bilimin konusu olsaydı, iman sferinden çıkıp bilgi sferine girerlerdi. İslam’ın amentüsü, Allah’ın varlığından başlamak suretiyle devam eden amentü billahi ve melaiketihi ve kütübihi ve resulihi vel yevmil ahiri, hayrihi ve şerrihi.. bunların hepsi gayb. Her ne kadar Hz. Ali ben gözümle görmediğim Allah’a inanmam dediyse de... Onun gözüyle gördüğü Allah’ın ne olduğu kendisine malum. Allah görünen bir varlık değil. Ama mecazi olarak herkes diyor ki hatta Kur’an diyor ki gökyüzüne bak, aklet, bunlar acaba kendi başına mı oluştu? Bu aklet dedikleri şey kendi başına mıdır, değil midir? Bu da hem nisbî hem izafî bir olay. Mesela birisi bana diyor ki, şu yıldızları görüyor musun, peki bu yıldızlar o tavanda, o boşlukta nasıl duruyor? Bir Allah olmasa, O’nun emri olmasa orda durur mu? Bu beni inandırmaya yeterli bir argüman değil. Ben de ona itiraz ederim. Bu baştan beri zaten öyle duruyor, derim. Sonra biri çıkıp o yıldızların boşlukta durma olayını cisimler arasındaki çekim gücüne dayanarak izah edebilir. Bu çekişme ilânihaye devam eder. Ben zaten baştan beri böyleyim, derim. Benim yemek yemem, nefes almam, aldığım nefesi tekrar geri vermem, ya da yediklerimden arta kalanı ihraç etmem, bunların Allah’ın varlığı ile ne alakası var, bu gövdenin bir işlevidir desem buna karşı ne denebilir? Buna karşı hiçbir şey denemez. Yani gaip olan bir varlığın var olduğunu o sferin dışında kalan argümanlarla ispat etmek geçerli bir yöntem olarak kabul edilmemeli. Çünkü iki ayrı dünyadan bahsediyorsun. Biri diğerinin var oluşunun delili değil, olmaz, mantıken olması mümkün değil. Hani adamın biri Cenab-ı Allah’ı bin delille ispat etmeye çalışıyormuş. Onu işiten zat da demiş ki, demek ki o adamın Allah hakkında bin tane şüphesi varmış. Son tahlilde belki şunu demek istiyorlar: o inanıyor ve inancını temellendirmek istiyor. Fakat temellendirmek üzere kullandığı argümanlar yanlış… Yani aya, yıldıza bak, mevsimler değişiyor, görmüyor musun, yazdan kış çıkıyor, kıştan yaz… Bunlar bir düşünme tarzı, bir muhakeme tarzı olarak kabul edilebilir. Ama buradan kalkıp Allah’ın varlığına yol bulmanın mutlak olarak mümkün olduğu kabul edilemez. Bu kabul edilebilir olsaydı, bir yandan iman etmenin anlamı boşlukta kalırdı; bir yandan da iman etmeyen kişinin durumunu izah etmek imkân dışı kalırdı. Çünkü gösterilen nesnel durumun gerçekliğine bakarak herkesin iman etmesi gerekirdi. Oysa söz konusu ispat yöntemine rağmen inanan inanıyor, inanmayan da inanmamaya devam ediyor. Gaip olanın hazır olanın üstünde nesnel bir izi, arazı yok. Onu, ancak görebilen görüyor, görmeyene, görmek istemeye karşı hiçbir argümanın etkisi olmuyor. Öte dünyanın varlığı, bunu nasıl ispat edersin? Bunun hiçbir şekilde bir ispatı yok. Bir iman meselesi…

KALEM: Teslimiyet ister…

R.Ö: Evet. Teslimiyet ister. Yani şunu söylemek ispat değildir: “Kardeşim yapılan haksızlıklar adamın kesesine kâr mı kalacak, elbette öte dünya var ve öte dünyada bunun ceremesini çekecek” dendiğinde, muhakemeyi kendi asli sferinden ayırıp bir başka noktaya aktarıyorsun, biz bunun yanlış olduğunu söylüyoruz. Yani adamın zulmünün kesesine kâr kalıp kalmaması, öte dünyanın olup olmaması ile ilgili bir olay değil. Arz edebiliyor muyum?

Gaiptir, Allah’ın kendisi gaiptir, melekler gaiptir. Ama seni göreyim ki melekler gayb olmasına rağmen -inanan insan için söylüyoruz bunu- melekler varmış gibi hayatını tanzim edebilesin, hiç olmazsa sağ omzunda bir melek sol omzunda bir melek yapıp ettiklerini kayda geçiriyor, bu bilinçle hareket ediyor musun, etmiyor musun? Etmiyor isen senin için de onun varlığı yokluğu fark etmiyor demek. Ama melekler kendi varlıkları itibariyle gaiptir. Peygamber, peygamberin kendisi onun gövde olarak gördüğünde dokunuyorsun, onunla musafaha ediyorsun. Zaten diyor ki ben de sizin gibi bir insanım, ben de sizin gibi bir beşerim. Baktığında onu hazır zannediyor ama peygamberliğin kendisi de gayb. Kendimizi mevcut inanç sistemimizden yalıtalım ve düşünelim bir adam kalkıp ben peygamberim diye ortaya çıksın. Peki, neye göre inanacağız veya reddedeceğiz, meçhul. İnanırsın veya inanmazsın. Yani peygamberliğin kendisi gayb. Asr-ı saadet’e döndüğümüzde bir adam çıkıyor, bu sizin taptıklarınız puttur, bunlar taştır, bunların hiçbir faydası yoktur, diyor. Etme eyleme arkadaş, faydası yoktur diyorsun ama bizim geçim kaynağımız bu. Burada 360 tane put var, bu putların salikleri var. Bunların her biri Arabistan’ın dört bir tarafından geliyorlar, ticaret yapıyoruz, para kazanıyoruz, onları memnun ediyoruz, onlar tekrar geliyor. Bu değirmen, bu çark böyle dönüyor. Nasıl bunlara faydasız dersin? Yok, faydasız diyor. Öyleyse diyorlar, bir sene biz senin taptığına tapalım, bir sene de sen bizim taptığımıza tap. Hangisi faydalıysa onun üzerinde karar kılalım. Efendimiz (s.a.v) de diyor ki: Alan da kaçan mı? Çünkü onun taptığı putların dünyevi menfaati görünüyor, insanlar Kâbeyi ziyarete geliyor, putları ziyarete geliyor, oraya para bırakıyorlar. Orada bir hayat çarkı dönüyor, ötekinin teklif ettiği Allah’ta görünürde herhangi bir dünyevi menfaat yok. Hac henüz farz kılınmamış, bir sene ona tapacaklar ve burada tabiî çok ince çıkarımlar var. Allah sınanmaz. Yani bir bakıma Allah’ı sınayalım anlamına geliyor Kureyş’in teklifi. Nitekim aynı şey diğer peygamberler için de geçerli, mesela Hz. İsa (a.s) için de teklif ediliyor. Şeytan çıkıp geliyor diyor ki; “Ey İsa madem bu kadar itimat ediyorsun, madem Allah da seni bu kadar seviyor, kendini şu uçurumdan at, eğer dediğin doğruysa Allah seni yarı yolda tutar, yahut kucaklar seni aşağıya yavaşça indirir, kurtulursun. Yok, öyle bir Allah yoksa sen de kurtulursun, biz de senden kurtuluruz.” Hz. İsa’nın (a.s) cevabı muhteşem: “Tanrı sınanmaz.” Yani ben buradan kendimi aşağıya atayım da o da beni kurtarır, demek ki varmış diyelim. Hayır, o onun takdiri ben onu bilemem. O beni kurtarır mı, kurtarmaz mı? Ben onun yerine geçip de onun yerine bir mükellefiyet altına giremem. O onun takdirinde olan bir şey. Hâlbuki sen bana diyorsun ki onun takdirini üstlen. Hayır, Allah’ı sınayamam, Allah sınanmaz. İşte Peygamberlerin ve Efendimizin de (s.a.v) zımnen söylediği şey Allah sınanmaz, bir elime ayı bir elime güneşi verseniz, bir başka şekilde söylenmiş, davamdan vazgeçmem dediği şey bu. Peygamberin kendisinin de gayb olduğunu söylüyoruz. Birisi kalkıp söylüyor ben peygamberim, bunu bana Allah vahyetti. Göster bakalım şu vahyi bir görelim. O da ayetleri, kendisine gelen ayetleri gösteriyor. Diyorlar: “Kardeşim sen akıllı bir adamsın, biz zaten biliyoruz. Sen böyle cümleleri söyleyebilirsin. Buradan oraya yol gitmez. Her ne kadar bu güzel cümleler bizim şimdiki şiir tarzımıza benzemiyor, ikinci yeni bir şiir bu, ama bu beni ikna etmiyor.” Etmez, çünkü ona gaybın argümanlarını sunamazsın, gaybın argümanları da gayb’da kalır. Hazırın argümanları gaibin varlığını reddetmeye de yetmez, cerh etmeye de yetmez, ıspata da.

KALEM: Her ikisi de gayb değil mi hocam?

R.Ö: Tabiî. Gayba iman da, onu inkâr da bir kabul meselesi, bir önkabul… Onu öyle kabul ederek kendi dünyanı kuruyorsun.

KALEM: Olmadığına iman da gayb, olduğuna iman da gayb. Adamlar ama olduğuna imanı düşüncesizlik, aptallık olarak gösteriyor. Hâlbuki kendisi de olmadığını ispatlayamıyor.

R.Ö: İspatlayamaz, çünkü o da belli bir kabulden hareket ederek konuşuyor. Olmadığına ilişkin bir önkabulü esas alıyor. Biz tekrar gayp konusuna dönersek, kitap da gayb. Kitab’ı Gutenberg’in matbaasından çıkan kitap diye düşünme. Onu görüyor, ama Kur’an-ı Kerim’de Kitap diye anılan bir kavram var, o nerde? O yok ortada. Levh-i Mahfuz’da kayıtlı olduğu söylenen Kitap nerede? Levh-i Mahfuz’da. Levh-i Mahfuz nerede? Yandı, bitti kül oldu gibi bir şey. Ona ya itibar edersin ya etmezsin.  Başka? Öte dünya zaten gayb. Hayır ve şer. Hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine inanmak. Bu Batı dünyasında asla kavranamamış, kavranamadığı için de insanları Ateizm’e, Nihilizm’e sürüklemiş. Batı’da ne kadar sapkınlık varsa Hristiyanlık’tan sonra, şu veya bu ölçüde bu kavramın, bu hayır ve şer kavramının layıkıyla algılanmamasından ileri geliyor. Orada şöyle bir açmazla karşılaşıyorlar, teorik bir problem var. O problemi bir türlü çözemiyor. Diyorlar ki Allah tanımı icabı mükemmeldir. Mükemmel olan bir varlık da iyidir. İyi olan bir varlıktan da hep iyi şeyler sadır olur. Ama biz dünyamızda görüyoruz ki iyi olmayan şeyler de var. Sel afetleri var, zelzele, kasırga var, med ve cezir zamanında suyun indiği çıktığı zamanlar bazı faydaları görülse de getirdiği zararlar var. Hayvanlar birbirlerini yiyor, insanlara baktığında, insanlar birbirlerini boğazlıyor. İnsanlar birbirinin canına, malına, ırzına tecavüz ediyorlar. Birbirlerinin haklarını ihlal ediyorlar. Bunları da Allah yaratıyor ise böyle bir Allah kötülükleri ve şerli şeyleri de yaratıyor ise bu durum, bizim baştaki faraziyemizi ihlal ediyor, yani tam iyi değil. Tam iyi olmayınca, eksiklik olunca O’na, böyle eksikli olan bir şeye Tanrı diye itibar etmenin anlamı kalmıyor. Öyle ise ya Tanrı yoktur ya da vardır. Ama bu mülâhaza sahiplerinin kafasına göre bu realitelere baktığımızda Tanrı yok gibi gözüküyor. Batı, zikrettiğimiz mülâhaza tarzıyla kötülük, teodise probleminin üstesinden gelemiyor ve inkâra sapıyor…

Rasim ÖzdenörenKALEM: Ya da yaratmış her şeyi bırakmış, kendi katında duruyor diyenler de var.

R.Ö: O da 18. yy.’ da deist olanlar…

KALEM: Tanrı yarattı, saldı.

R.Ö: Evet. Saldım çayıra Mevlam kayıra hesabı. Allah da bu kâinatı yarattı, bu insanları yarattı, çayıra saldı, ne halleri varsa görsünler hesabı. Deistler de bunu söylüyor. Yarattı, elini eteğini çekti, Allah onların yapıp etmelerine karışmaz. Bu kâinatta tabiat düzeni içinde afetler falan olmuş olmamış o Cenab-ı Allah’ın takdirinde değildir. O onun dışındadır. Bu da deist mülâhaza… Bu da bir başka farklı Tanrı inancı.

Netice itibariyle hayır ve şerrin kendisi de gaybdır. Gayb olması ne anlama geliyor? Bizim hayır diye gördüğümüz veya şer diye gördüğümüz şeyin mahiyetini biz elimizle tutup, gözümüzle görüp kavrayamayız. Sel oldu. Bu felaket midir, yoksa nimet midir? Zelzele oldu. Bu felaket midir, nimet midir? Son tahlilde biz bunun ne olduğunu bilemeyiz. Yani bir an için öldük diyelim. Felaket midir, kötü bir şey midir, yoksa mevcut nizamın temadisi için zorunlu bir vakıa mıdır? Ölüm olmasaydı acaba hayatın bir anlamı olur muydu? Yani ölüme kendi başına şer diyebilir misin? O da çünkü gayb. Ölüm olmasaydı hayatın bir anlamı olur muydu? Olmazdı. Hayat tümüyle anarşiye dönerdi, ölüm olmasaydı. Madem ölmeyeceğim, o halde ben istediğimi yapabilirim. Herkesi asıp kesebilirim. Herkese kötülük yapabilirim. Nasıl olsa ucunda ölüm yok, nasıl olsa ucunda hesap yok. Ama ölüm vakıası senin hayatını zenginleştiriyor, sana bir sorumluluk getiriyor, ilahire. Yani hayır ve şer o da gaybtır. Dolayısıyla biz herhangi bir vukuata bir enstantanede baktığımızda gördüğümüz şeyin hayır olduğuna da şer olduğuna da kanaat getiremeyiz.

Bizim nisbî ölçülerimize göre hiç kimse kuburda yaşamak istemez, değil mi? Oranın kokusu, oranın yaşama şartları farklı. İnsanın yaşama şartına uygun değil. Ama Cenab-ı Allah öyle varlıklar halk etmiş ki, sıçan gibi, iyi ki de halk etmiş, onların cenneti o kubur. O, kuburda beslenerek hayatını devam ettiriyor, onu yiyerek tabiatta belli bir dengeyi sağlıyor. Onu yemek suretiyle bize kötü gelen kokuları ifna ediyor. Yani bizim için kötü olan koku öteki hayvancık için bir cennet. Onun cenneti de o. Bizim cennetimiz de ona cehennem geliyor. Delikten kafasını çıkartıp aydınlığa ulaştığında hemen tekrar kendi karanlığına gidiyor, kendi cennetine gidiyor mübarek. Bunlar da izafidir, onu anlatmaya çalışıyorum.  

KALEM: Son sorumuzu soralım hocam inşallah. Batı paradigmanın rahiplerinin yetiştirdiği üniversitede okuyan Müslümanlara zihinsel hicretlerini gerçekleştirebilmeleri için neler önerirsiniz? Ya da kralın çıplak olduğunu görebilmek için ne yapmak gerekir?

R.Ö: Kendi İslam’ına sahip çıkmak dersek, bir tek cümle ile yeterli olur mu bilmiyorum. Kendi İslam’ına sahip çıkacaksın, onu layık-ı veçhiyle yaşayacaksın. Kendi paradigmanı esas alacaksın, senin için öngörülmüş paradigmayı değil. Hali hazırda müslümanlar ne yapıyor? Müslümanlar aslında şaşkın bir vaziyette...

Ne yapmalı sorusunun İslâm’a sahip çıkmaktan başka bir cevabını bilmiyorum ben. İslâm’a sahip çıkmaksa onu yaşamakla kaim. İslâm’ı yaşamadan apriori olarak onun hakkında ahkâm kesmenin pratikte de, teoride de bir faydası olmaz. Mesele felsefe meselesi değil, bir hayat tarzını yaşanılır kılma meselesi, o da, talep edilen hayat yaşanılarak elde edilir.

KALEM: Teşekkür ederiz.

R.Ö: Eyvallah.

Kalem dergisinden alıntılanmıştır.

 

Melih Koşucu

Yayın Tarihi: 01 Haziran 2009 Pazartesi 18:38 Güncelleme Tarihi: 08 Haziran 2009, 10:50
YORUM EKLE
YORUMLAR
Melih Koşucu
Melih Koşucu - 13 yıl Önce

Rasim Baba sağolsun o gün ikrama boğmuştu bizi. Hey gidi günler be. Zaman ne de çabuk geçiyor monna...

Mustafa Fikret
Mustafa Fikret - 13 yıl Önce

Rasim Baba'nın o güzel üslubu söyleşide görülüyor. Muhabbet tadı, sohbet doygunluğu ile tatlı tatlı okutuyor kendisini bu söyleşi..
İyi çalışmalar.

sadık
sadık - 13 yıl Önce

dünyabizimde okuduğum en güzel söyleşi buydu.

Melih Koşucu
Melih Koşucu - 13 yıl Önce

Bu söyleşiyi okumak elbette güzel ama dinlemesi daha güzeldi be. Her sayıda Rasim Babayla söyleşi mi yapsak ne?

banner19

banner36